Risale'de Siyaset

Halk Partisi, Demokrat Parti, Menderes ve Risale-i Nur'un Siyaset Tavrı

Siyasetten Uzak Durmak - Meşrep ve Meslek 21 pasaj

Bu bölümde şu isimlerle geçer

ihlas · İhlas

Demokrat Parti Dönemi - Menderes ve Din Hürriyeti 10 pasaj



O vakit âlem-i İslâm ın teveccüh ünü kazandıkları gibi, başkalarının zâlimane kabahatları onlara yüklenmez fikrindeyim. Dindar Demokratlar, hususan Adnan Menderes gibi zatların hatırları için, otuz beş seneden beri terk ettiğim siyasete bir iki saat baktım ve bunu yazdım. Said Nursî • • •

Emirdağ Lâhikası - II ·( 103 ) 0.84

· · ·

Yedinci Kısım Afyon hayatı Üstad Bediüzzaman Hazretleri Afyon Mahkeme koridorunda beklerken

Tarihçe-i Hayat ·Afyon Hayatı 0.83

· · ·



Yoksa, sizin yapmadığınız eskiden beri cinayetleri nasıl eski partiye yüklüyorlarsa, size de yükleyip, Halkçılar ırkçılığı elde edip tam sizi mağlûp etmeye bir ihtimal-i kavî ile hissettim. Ve İslâmiyet nam ına telâş ediyorum. Hâşiye: Eskilerin lüzumsuz keyfî kanunları ve su-i istimal leri neticesiyle, belki de tahrik leriyle zuhur eden Ticanî meselesini ve ağır cezalarını dindar Demokratlara yüklememek ve âlem-i İslâm nazarında Demokratları düşürmemenin çare-i yegânesi kendimce böyle düşünüyorum: Nasıl ezan-ı Muhammediyenin (a.s.m.) neşriyle Demokratlar on derece kuvvet bulduğu gibi, öyle de, Ayasofya’yı da beş yüz sene devam eden vaziyet-i kudsiye sine çevirmektir. Ve âlem-i İslâm da çok hüsn-ü tesir yapan ve bu vatan ahalisine âlem-i İslâm ın hüsn-ü teveccüh ünü kazandıran, bu yirmi sene mahkemeler bir muzır cihet ini bulamadıkları ve beş mahkeme de beraat ine karar verdikleri Risale-i Nur’un resmen serbestiyet ini dindar Demokratlar ilân etmelidirler. Tâ, bu yaraya bir merhem vurmalı. O vakit âlem-i İslâm ın teveccüh ünü kazandıkları gibi, başkalarının zâlimane kabahati de onlara yüklenmez fikrindeyim. Dindar Demokratlar, hususan Adnan Menderes gibi zatların hatırları için, otuz beş seneden beri terk ettiğim siyasete bir iki gün baktım ve bunu yazdım. Said Nursî Ve bu hakikat e yakinen şahid olup tasdik eden Risale-i Nur talebeleri: Mehmed Çalışkan, Mustafa Acet, Hamza, Sadık, Halim, Raşid, Ahmed Hüsrev, Sungur, Tahirî, Nuri ve sair e Haşiye: Üstad diyor ki: Bu içtimaî , siyasî mesele mücmel olarak ihtar edildi. Ve tabiratta lüzumsuz, zararlı kelimeleri siz tebdil edebilirsiniz. Merkezlerden münasip gördüğünüz yerlere, su-i tesir yapmamak şartıyla gönderebilirsiniz. • • •

Emirdağ Lâhikası - II ·( 98 ) 0.83

· · ·

Kırk beş sene evvel 1 Dinî Ceride lerde neşredilen Eski Said’in o dindar meb’us lara hitaben bir makalesidir. Yaşasın Kur’ân-ı Kerîmin Kanun-u Esasî leri 26 Şubat 1324 (11 Mart 1909) Dinî Ceride , No. 73 Ey Meb’us an! Uzunluğu ile beraber gayet mûcez bir tek cümle söyleyeceğim. Dikkat ediniz, zira itnâb ında îcaz var. Şöyle ki: Cumhuriyet ve demokrat mânâsındaki meşrutiyet ve kanun-u esasî denilen adalet ve meşveret ve kanunda cem-i kuvvet , bu unvan ile beraber, asıl mâlik-i hakikî ve sahib-i unvan-ı muhteşem olan (1), ve müessir ve adâlet-i mahzâ yı mutazammın bulunan (2), ve nokta-i istinad ımızı temin eden (3), ve meşrutiyet i ve cumhuriyeti bir esas-ı metin e istinad ettiren (4), ve evham ve şükûk sahibini varta-i hayret ten kurtaran (5), ve istikbal ve âhiretimizi tekeffül eden (6), ve menafi-i umumiye olan hukukullah ı izinsiz tasarruf tan sizi tahlis eden (7), ve hayat-ı milliye mizi muhafaza eden (8), ve umum ezhan ı manyetizmalandıran (9), ve ecanib e karşı metanet imizi ve kemâl imizi ve mevcudiyet imizi gösteren (10), ve sizi muahaze-i dünyeviye ve uhreviye den kurtaran (11), ve maksat ve neticede ittihâd-ı umumîyi tesis eden (12), ve o ittihad ın ruhu olan efkâr-ı âmme yi tevlid eden (13), ve çürük mesâvi-i medeniyet i hudud-u hürriyet ve medeniyetimize girmekten yasak eden (14), ve bizi Avrupa dilenciliğinden kurtaran (15), ve geri kaldığımız uzun mesafe-i terakki yi sırr-ı i’câza binaen , bir zaman-ı kasır da tayy ettiren (16), ve Arap ve Turan ve İran ve Sâmi leri, yani beraber olanları tevhid ederek az zaman içinde bize bir büyük kıymet verdiren (17), ve şahs-ı mânevî-i hükûmet i Müslüman gösteren (18), ve kanun-u esasî nin ruhunu ve on birinci maddeyi muhafaza ile sizi hıns-ı yemin den kurtaran (19), ve Avrupa’nın eski zann-ı fasid lerini tekzip eden (20), Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ın hâtemü’l-Enbiya ve şeriat ının ebedî olduğunu tasdik ettiren (21), ve muharrib-i medeniyet olan ve anarşiliğe yol açan dinsizliğe karşı set çeken (22), ve zulmet-i tebâyün-ü efkârı ve teşettüt-ü ârâyı safha-i nuranî si ile ortadan kaldıran (23), ve umum ulema ve vâizleri ittihad ve saadet-i millet e ve icraat-ı hükûmet i, meşruta-i meşrua ya hâdim eden (24), ve adalet-i mahzâ sı merhametli olduğundan anâsır-ı gayr-ı müslime yi daha ziyade telif ve rapt eden (25), ve en cebîn ve âmi adamı en cesur ve en has adam gibi hiss-i hakikî-i terakki ile ve fedakârlık ve hubb-u vatan la mütehassis eden (26), ve hàdim-i medeniyet olan sefahet ve israfat tan ve havayic-i gayr-ı zaruriye den bizi halâs eden (27), ve muhafaza-i âhiret le beraber imâr-ı dünya etmekle sa’y e neşat veren (28), ve hayat-ı medeniye olan ahlâk-ı hasene ve hissiyat-ı ulviye nin düstur larını öğreten (29), ve her birinizi, ey meb’us lar, elli bin kişinin takaza sını, yani haklarını sizden dâvâ etmelerini hakkınızda tebrie eden (30), ve sizi icma-ı ümmet e küçük bir misâl-i meşru gösteren (31), ve hüsn-ü niyet e binaen âmâl inizi ibadet gibi ettiren (32), ve üç yüz milyon Müslümanın hayat-ı mâneviye sine suikast ve cinayetten sizi tahlis eden (33), ol Kur’ân-ı mukaddes in düstur ları unvanıyla gösterseniz ve hükümlerinize me’haz edinseniz ve

Divan-ı Harb-i Örfî ·Yaşasın Kur’ân-ı Kerîmin Kanun-u Esasîleri 0.83

· · ·

Aziz kardeşlerim; Sakın bu fıkra nın vasıtasıyla o sırr-ı mahrem i fâş etme yin ve o risale yi de araştırmayın. Yalnız bu fıkra yı zararsız görseniz has lara gösterebilirsiniz. • • •

Kastamonu Lâhikası ·( 56 ) 0.82

· · ·

Demokratlara büyük bir hakikat ı ihtar ! Şimdi Kur’ân, İslâmiyet ve bu vatan zararına üç cereyan var: Birincisi: Komünist, dinsizlik cereyan ı. Bu cereyan , yüzde otuz, kırk adama zarar verebilir. İkincisi: Eskiden beri müstemlekât ların Türklerle alâkalarını kesmek için, Türkiye dâiresinde dinsizliği neşretmek için, ifsad komite si namında bir komite . Bu da yüzde on, yirmi adamı bozabilir. Üçüncüsü: Garplı laşmak ve Hıristiyanlara benzemek ve bir nevi Purutluk mezheb ini İslâmlar içinde yerleştirmeye çalışan ve dinde hissesi olmayan bir kısım siyasîler heyetidir. Bu cereyan yüzde, belki binde birisini Kur’ân ve İslâmiyet aleyhine çevirebilir. Biz Kur’ân hizmetkâr ları ve Nurcular, evvelki iki cereyan a karşı daima Kur’ân hakikat lerini muhafaza ya çalışmışız. Mümkün olduğu kadar dünyaya ve siyasete bakmamaya mesleğimiz bizi mecbur ediyormuş. Şimdi mecburiyetle bakmaya lüzum oldu. Gördük ki, Demokratlar, evvelki iki müthiş cereyan a karşı bize (Nurculara) yardımcı hükmünde olabilirler. Hem onların dindar kısmı daima o iki dehşetli cereyan a mesleklerince muarız dırlar. Yalnız dinde hissesi az olan bir kısım garplı laşmak ve garplı lara tam benzemek mesleğini takip edenler ise, üçüncü cereyan a bir yardım ediyorlar. Madem o cereyan ın yüzde ancak birisini, belki binden birisini Purutlar ve Hıristiyan gibi yapmaya çevirebilirler. Çünkü, İngiliz iki yüz sene zarfında tahakküm ettiği iki yüz milyon İslâmdan iki yüz adamı Purutluğa çevirememiş ve çeviremez. Hem hiçbir tarihte bir İslâm, Hıristiyan olduğunu ve kanaatle başka bir dini İslâmiyete tercih etmiş olduğu işitilmediğinden, iktidar partisinde bulunan az bir kısım, dinin zararına siyaset namıyla üçüncü cereyan a yardım etse de, madem o Demokrat Partisi, meslek itibarıyla öteki iki cereyan-ı azîme nin durmasında ve def etmesinde mecburî vazifeleri olmasından, bu vatana ve İslâmiyete büyük bir fâidesi dokunabilir. Bu cihetten biz, Demokratları iktidar yerinde muhafaza etmeye Kur’ân menfaat ine kendimizi mecbur biliyoruz. Onlardan hayır beklemek değil, belki dehşetli, baştaki iki cereyan a siyasetlerince muarız oldukları için, onların az bir kısmı dine verdikleri zararı, vücudun parçalanmasına bedel , yalnız bir parmağı kesmek gibi pek cüz’î bir zararla pek küllî bir zarardan kurtulmamıza sebep oluyorlar bildiğimizden, o iktidar partisinin lehinde ehl-i din i yardıma davet ediyoruz. Ve dinde lâübali kısmını dahi cidden îkaz edip “Aman, çabuk hakikat-i İslâmiye ye yapışınız!” ihtar ediyoruz ki, vatan ve millet ve onların hayatı ve saadet i, hakaik-i Kur’âniye ye dayanmak ve bütün âlem-i İslâm ı arkasında ihtiyat kuvveti yapmak ve uhuvvet-i İslâmiye ile dört yüz milyon kardeşi bulmak ve Amerika gibi din lehinde ciddî çalışan muazzam bir devleti kendine hakikî dost yapmak, iman ve İslâmiyetle olabilir. Biz bütün Nurcular ve Kur’ân hizmetkâr ları onlara hem haber veriyoruz, hem İslâmiyete hizmette muvaffakiyet lerine dua ediyoruz. Hem de rica ediyoruz ki, bu memleketin bir ehemmiyetli mahsulü ve vatanda ve şimdi âlem-i İslâm da pek büyük fâidesi ve hizmeti bulunan Risale-i Nur’u müsadere lerden kurtarıp neşrine hizmet etsinler. Bu vatandaki dindarları kendine taraftar etsinler. Ve selâmet i bulsunlar. Said Nursî • • •

Emirdağ Lâhikası - II ·( 129 ) 0.82

· · ·

Saniyen: Şu zaman-ı isyan ve tuğyan ve küfran da mahz-ı inayet ve lûtf-u Hak olan, ümmet-i İslâmiye yi hakaik-i imaniye ye sevk ve irşada memur edilen zât-ı hakîmâneleri ni, bütün ümmet-i Muhammediye yi olduğu gibi, bu âciz i de nurlu Sözler’le tarîk-i nur a irşad buyurduğunuzdan dolayı hürmet ve minnet le daim yâd eder, dünyevî ve uhrevî murat larınızı hasıl eyleme sini Rahîm , Kerîm olan Allahü Zülcelâl Hazretleri nden abîdâne niyaz ve istirham eylerim. Hulûsi • • •

Barla Lâhikası ·( 13 ) 0.82

· · ·

اَزْفَيْضِ عَيَانَشْ هَمَه جَانْ نُورِ عُيُونْ بِفَرْمُودِ مَكَرْ حَضْرَتِ غَوْثْ ... دَرْحَقِّ حَضْرَتِ اَسْتَادِ شَوَدْ اَصْلِ مُتُونْ لاَتَخَفْ قُلْهُ حَبَذاَ رَمْزِ كِه كُفْتْ حَضْرَتِ عَبْدُ الْقَادِرْ ... نِعْمَ ذَانُطْقِ كِه كَرْدَسْتْ سَعِيدِ سَعْدِ نُمُونْ آنْ كِه دِيدَسْتْ پِسَنْدَسْتِ بَيَانْ مِى كَرْدَسْتْ ... حَقْ پَسَنْدَ سْتِ شَوَدْ تَشْنَهِ فَيْضَشْ اَفْزُونْ بَعْدَ زِينَ غَالِبِ بِيچَارَه دُعَا مِى كُويِيمْ ... بَادْ رَاضِى زِسَعِيدْ ذَاتِ خُدَاى بِيچُونْ هِمَّتَشْ عَالِىُو فَيْضَشْ هَمَه اَعْلاَ بَادَا ... بِدِهَدْ حَضْرَتِ حَقْ نَشْئَهِ غَيْرِ مَمْنَونْ تَافَلَكْ دَائِرُواِينْ اَرْضِ هَمِى شُدْ سَائِرْ ... عَظَّمَ اللّٰهُ لَهُ اْلاَجْرَ وَقَرَّتْهُ عُيُونْ غالب Açıklaması: 1- Kimim ben? Ben, gönlü kırık, sinesi dertlerle dolu, başında delilik sarhoşluğu (olan) âciz , güçsüz zavallı biriyim. 2- Gerçek dosttan (sevgiliden) ayrı olmanın üzüntüsünden çok gezip dolaştım, (lâkin), benim inleyen gönlüme yol gösterici (rehber) kimse yoktu. 3- Yıllarca ayrılığın elem inden perişandım, ne kafamın dengi bir dost, ne de sükûnet verecek bir (marifet) kadehi (vardı). 4- Günden güne gidişat ım daha da çıkmaza giriyordu, (öyle ki), gece gündüz başımdaki cinnet arz usu artıyordu. 5- Neticede, (Allah’ın) takdir eli iyiye, doğruya gitmeme hidayet etti, Allah dostlarının himmet i yüz gösterip imdada yetişti. 6- Gönlüm pîr im sayesinde huzur buldu, hülâsa, onun lütuf ve inayetinin saadet ine nail olarak emniyete kavuştum. 7- Baht sızlığıma, iyi talih imdada yetişti, biçare gönlüm onun feyz inden mennun oldu. 8- Onun nazar ı ile kara toprak yâkut a dönüşürse garipsenmez, (zira), onun bu nazar ı, Hak kın nurudur, efsane ve sihir değildir. 9- Ehl-i hak zemin inde, Allah’ın tecelli sinin nurları vardır, geçmiş ve gelecek onların nazar larında bir “nun”un noktası gibidir. 10- Geçmişte olanı, gönüllerinde bir kitab gibi okurlar, hâl ve gelecek hepsi aynı şekilde, onların derûnundadır. 11- Onların gönülleri, levh-i mahfuzda (mevcut) âyetlerin aynasıdır, o sebepten “Ol” deyince “olur” sırrı gönüllerinde gizlidir. 12- Gördüklerini ve söylediklerini (onlara) Allah öğretiyor, (onlar), Hak kın mükemmel ve ölçülü kudreti ve aletidirler. 13- İşte Tevrat sahifelerinde Mahmud’un övülmesi ve işte Zebur sahifelerinde Mesih’in ziyadesiyle vasfı. 14- Hz. Muhammed’in ashabının vasfı hepsi İncil’dedir, hepsi eşi ve benzeri olmayan (Allah’tan gelen) ne güzel görüşlerdir. 15- Bu sırrı, ehl-i velâyetten her zaman görürsün, gelecekten ve halden haber vermişlerdir. 16- Celâl-i Rumî, Gülşenî’nin haberini veriyordu, Şeyh-i Ekber ise, Mısrî’nin haberini verir... 17- Ahmed-i Camî, Ahmed-i Fârukî’den haber veriyor, ben hangisini sayayım, zira , sayılmayacak kadar çoktur. 18- Her biri bir haber söylemiş, remz ve işaret vermişlerdir, eskiler, sonra gelenlerden “olacak” diye müjde verdiler. 19-20- Özellikle, Allah adamı Hz. Abdülkadir, Gavs-i Âzam, “ol” der “olur” dairesinin kutbu, cihanın geleceğinin haberini vermiş, her ne görmüş ise münasib bir beyanla söylemiştir. 21- Parlak bir nazım la, “Kötülük ve fitne den mürid imi koruyan emin bir sığınak olurum.” dedi. 22- Cengiz ve Hülâgu’nun fitne sinden bahsetmiş. Onun sözünün remz i günümüze kadar bakıyor. 23- Bu devrin fitne sinin işareti, Onun sözlerinden anlaşılıyor. Yakîn ehli , Onun remz inden birçok sır bulmuştur. 24- Bu devrin fitne si, had dinden fazla olduğundan dolayı, kötülerin şer ve fitne leri Hâmûn (çölünün) Ceyhûn’u (nehri) gibi olmuş. 25- İlim ehli, hepsi derin derin düşünüyorlardı, din sahası Allah dostlarından bomboştu. 26- Feleğin gözü, (böyle) bedbin lik dolu bir kargaşa (ortamı) görmemiştir. Fırat

Barla Lâhikası ·( 194 ) 0.82

· · ·

Devlet Bakanlığına; Zatınıza vatan ve milletin mukadderat ı mevzu unda, gayet derecede ehemmiyetli, şeytanın bile zor düşünebileceği bir tarzda tertip edilen Demokratlar aleyhindeki bir plânı ifşa ediyoruz; şöyle ki: Bu vatanda dinsizlikle ve istibdad-ı mutlak ve eşedd-i zulme karşı yirmi yedi yıldır perde altındaki hususî neşriyat la harikulâde bir feragat-i nefis le mücahede eden Bediüzzaman Said Nursî’nin vücuda getirdiği muazzam Nur talebeleri câmia sının Demokrat Partiyi muhafaza ettiğini Halk Partisinin müfrit dessas ları anlamış, hattâ bir zamanlar gayet gizli olarak Nur talebelerinin kesretle bulunduğu mıntıkalara tetkik ve tecessüs için İsmet çıkarılmış idi. İşte, Anadolu’nun her tarafında harika bir kuvvet-i imaniye ile, fevkalâde bir fedakârlıkla bu milletin iman ve İslâmiyete hizmet edip cebbar lar saltanat ının esasından ve kökünden yıkılmasına medar olan Nur talebelerini Demokratlardan nefret ettirmek için, uhrevî ve dünyevî hayatlarının halâskâr ı olan, yüz binlerle ehl-i iman ı ve bir kısım yüksek tahsil gençliği ni tenvir ve irşad eden ve Arabistan’da ve Mısır’da büyük bir takdir ve tahsin e mazhar olan ve mübarekliğine hürmeten Peygamberimizin kabr-i şerif i ve Hacerü’l-Esved üzerine konulan Zülfikar ve Asâ-yı Mûsâ mecmua larının Isparta adliyesi tarafından yakılmasına karar verilmek gibi, arz ve semâvât ı hiddete getirecek ve mevcudat ı ağlatacak derecedeki bir hükmü haber aldık. Halbuki yüz on dokuz parçadan müteşekkil Risale-i Nur Külliyatından olan bu büyük mecmua ların parçaları da Risale-i Nur Külliyatıyla beraber 1944 senesinde Denizli Ağır Ceza Mahkemesinde müttefikan beraat verilmiş ve yüksek Temyiz Mahkemesi tasdik etmiştir. Kaziye-i muhkeme haline gelmiş ve bütün eserler, müellif-i muhterem ine ve sahiplerine iade edilmiştir. Son Afyon Mahkemesinde de Halk Partisi hükûmetinin komünist vekilinin hususî emirleriyle verdiği garaz kâr hükmü, kahraman Demokratların adliye vekili, eski Temyiz Mahkemesi nin âdil reis-i muhterem i esasından nakzetmiştir. Nihayet af kanunu ile, gaddarâne giriştikleri ve içinden çıkamadıkları iftira ve ittihamların üzerine perde çekmişler ve afla neticelendirmişlerdir. Hakikat bu merkezde iken ve şimdi eski hükûmete binler hak aretli neşriyat lar, bütün hürriyetle devam ederken ve dört yüz sahifelik gayet hak ve hak ikatlı bir mecmua nın iki sahifesinde bir âyetin tefsir ini, garaz ve bahaneyle medâr-ı mes’uliyet yapıp o mecmua nın imha cihetine gidilmesi, doğrudan doğruya eski zâlim parti hesabına şu maksad a matuf tur ki, yüz binlerle Nur talebelerini Demokratlar aleyhine çevirip, Demokrat Partisinin sessiz, sadasız , gösterişsiz, fakat dindarlıklarıyla gayet muhkem bir istinadgâh ını yok etmek ve Demokrat hükûmetini yıkmaktır. Bu müthiş ve şeytanî plânın akîm kalması için zât-ı âlî nize ehemmiyetle ihbar eder ve hürmetlerimizi arz ederiz. Üniversite Nur talebeleri namına Yusuf Ziya Arun • • •

Emirdağ Lâhikası - II ·( 25 ) 0.82

· · ·

Bu kişiler Celal Bayar (İzmir), Refik Koraltan (İçel), Adnan Menderes (Aydın), Fuat Köprülü (Kars) idi. Dört kişi verdiği için Dörtlü Takrir diye anıldı. Dörtlü Takrir, bir demokrasi isteğiydi. Ana fikri, bütün dünya hürriyet ve demokrasiye geçerken, Türkiye'nin de tek parti demokrasisinden kurtulması, serbest seçimler, basın hürriyeti idi. Ancak, CHP bu dört kişiye şiddetle karşı çıktı. Önce Menderes ile Köprülü partiden ihraç edildi. Sonra bunları savunan Koraltan atıldı ve arkasından Celal Bayar da istifa etti. Ancak 6 ay sonra Ocak 1946 'da ilk demokrasi hamlesini yapan bu dört mebus, Demokrat Parti'yi kurdular. (bk. Ömer ÖZCAN, Ağabeyler Anlatıyor-II)      Yazar: Sorularla Risale Kategorileri: S Okunma sayısı : 1.530 Sayfayı Word veya Pdf indir

Tanıyanların Dilinden ·SAİM KÖSEOĞLU 0.83

Tek Parti Dönemi - Baskı ve Mahkemeler 13 pasaj

Bu bölümde şu isimlerle geçer

Eskişehir Mahkemesi · Eskişehir mahkemesi

Kendi kendime bir hasbihaldir. (Bu hasbihali Ankara makamat ına işittirmeyi, ıslahtan sonra sizin tensibinize havale ederim.) Hâkim, kendisi müddeî olsa, elbette “Kimden kime şekvâ edeyim, ben dahi şaştım,” benim gibi biçarelere dedirtir. Evet, şimdiki vaziyetim hapisten çok ziyade sıkıntılıdır. Bir günü, bir ay haps-i münferit kadar beni sıkıyor. Bu gurbet ve ihtiyarlık ve hastalık ve yoksulluk ve zafiyetle, kışın şiddeti içinde herşeyden men edildim. Bir çocukla bir hastalıklı adamdan başka kimse ile görüşmem. Zaten ben, tam bir haps-i münferitte yirmi seneden beri azap çekiyorum. Bu halden fazla bana tecrit ve tarassutlarıyla sıkıntı vermek ise, gayretullaha dokunup, bir belâya vesile olmasından korkulur. Mahkemede dediğim gibi, nasıl ki dört defa dehşetli zelzele ler, bize zulmen taarruz un aynı zamanında gelmesi gibi pek çok vukuat var... Hattâ tahmin ederim ki; benim hukuk umu muhafaza ve beni himaye etmek için çok güvendiğim Afyon Adliyesi, Denizli Mahkemesindeki Risale-i Nur hakkında müracaat ıma bilâkis ehemmiyet vermedi, beni me’yus etti, adliyenin yangınına bir vesile oldu ihtimali var. Ben derim ki: Benim hakkımda vicdanlı ve insaniyet li olan bu kazanın hükûmeti, zabıta ve adliyesiyle beraber beni tam himaye etmek , en ehemmiyet li bir vazifesidir. Çünkü, yirmi senelik bütün eserlerimi ve mektuplarımı üç adliye ve merkez-i hükûmet dokuz ay tetkik ten sonra beraat imize ve tahliye mize karar verdi. Fakat, ecnebî menfaat i hesabına ve bu millet ve bu vatanın pek büyük zararına çalışan bir gizli komite , bizim beraat imizi bozmak için, her tarafta, habbeyi kubbe yaparak bir kısım memurları aleyhime evham landırdılar. Bir maksatları, benim sabrım tükensin, artık yeter dedirtsinler. Zaten onların şimdi benden kızdıklarının bir sebebi, sükût umdur, dünyaya karışmamaktır. Âdetâ “Niçin karışmıyorsun? Tâ karışsın, maksadımız yerine gelsin” diyorlar

Aleyhime hükûmetin bir kısım memurlarını evhamlandırma kta istimal ettikleri bir iki desise lerini beyan ediyorum. Derler: “Said’in nüfuz u var. Eserleri hem tesirli , hem kesretli dir. Ona temas eden, ona dost olur. Öyleyse, onu herşeyden tecrid etmek ve ihanet etmekle ve ehemmiyet vermemekle ve herkesi ondan kaçırmakla ve dostlarını ürkütmekle nüfuz unu kırmak lâzımdır” diye hükûmeti şaşırtır, beni de dehşetli sıkıntılara sokarlar. Ben de derim: Ey bu millet ve vatanı seven kardeşler! Evet, o münafık ların dedikleri gibi, nüfuz var. Fakat benim değil, belki Risale-i Nur’undur. Ve o kırılmaz; ona iliştikçe kuvvetleşir. Ve millet ve vatan aleyhinde hiçbir vakit istimal edilmemiş ve edilmez ve edilemez. İki adliye, on sene fasıla yla şiddetli ve hiddet li yirmi senelik evrak ımı tetkik at neticesinde, bir hakikî sebep cezamıza bulmaması, bu dâvâ ya cerh edilme z bir şahittir. Evet, eserler tesirli dir. Fakat, millet ve vatanın tam menfaat ine ve hiçbir zarar dokundurmadan yüz bin adama kuvvetli iman-ı tahkikî dersi vermekle, saadet ve hayat-ı ebediye lerine tam hizmette tesirli dir. Denizli hapishanesinde, kısmen ağır ceza ile mahkûm yüzler adam, yalnız Meyve Risalesiyle gayet uslu ve mütedeyyin suret ine girmeleri, hattâ iki-üç adamı öldürenler, onun dersiyle daha tahta bitini de öldürmekten çekinmeleri ve o hapishane müdürünün ikrar ıyla, hapishanenin bir terbiye medresesi hükmünü alması, bu müddea ya reddedilmez bir senettir, bir hüccet tir. Evet, beni herşeyden tecrid etmek , işkenceli bir azap ve katmerli bir zulüm dür ve bu millete gadir

Emirdağ Lâhikası - I ·( 6 ) 0.82

· · ·

Müdafaatın bir Haşiye sidir. Bu meal de adalet-perver Demokratlara istida yazabilirsiniz. Ben hastayım. Siz nasıl münasipse öyle yapınız. Avukatımızdan bir gün evvel aldığımız mektupta, kitaplarımızın suç mevzu u olan ve olmayanları, hiçbir kanuna uymayan bir tarzda, binler kelime içinde, bir risale de, birtek kelimeyi bahane edip, suç mevzu u yapmak, o risale yi vermemek suret iyle Nurların intişar ına garazkârane mâni olmak fikriyle, hem kararname lerini Mahkeme-i Temyiz ce bütün bütün bozan kararname de, suç mevzu u gösterdikleri bizim aleyhimizde olmadığı halde ve müddeiumuminin iddianame sine karşı hatâ-savap cetvelinde seksen bir hatâsını ve garazkâr lığını kat’î ispat ettiğimiz halde, şimdi aynı garazkârlık la ve dört yüz sahife Zülfikar risale sini, birkaç satır tesettür ve irsiyet hakkındaki, yüz bin tefsir in aynı mânâyı söylediklerine binaen , otuz kırk sene evvel yazılan cümlelerini suç mevzu u yapıp, o mecmua yı müsadere edip bize vermemek, dünyada hangi kanun buna müsaade eder? Hem Afyon’un mahkemesindeki eserler -tekrarat-ı Kur’âniye ve melekler hakkındaki iki parçacık müstesna olarak- bütün eserler iki sene hem Denizli, hem Ankara Ağır Ceza Mahkemesi beraat ine karar vererek, içinde suç mevzu u bulamadıkları ve bize iade etmeye karar verdikleri ve aynı eserler Isparta hükûmetinin bir vakit müsadere ile tamamen eline geçtiği halde, tamamıyla sahiplerine iade ettikleri, sonra da Zülfikar ’la Asâ-yı Mûsâ’yı ruhsatsız eski yazıyla neşir bahanesiyle dört seneden beri müsadere edildikleri ve aynen hiçbiri zâyi olmadan yüz yetmiş adet mecmua da bir suç mevzu u bulamadıkları için bizlere tamamen iade ettikleri ve bizim en mühim suçumuz olarak gösterdikleri, eski partinin bir kısım şeflerine hakikat namına itirazımızın yüz misli ziyade şimdi dinî mecmua lar, resmî ceride ler aynı itirazı şiddetle vurdukları halde, Risale-i Nur’un bir mahrem parçası, şimdiki zamanı tamamıyla tayin ettiği bir hakikat ini tefsir bahsinde ispat etmiş ki, “Ölmüş bir şeftir” demiş. İşte hakikat böyleyken, Afyon Mahkemesi, adalet namına değil, belki o ölmüş adamın muhabbeti taassubuyla, eski harfle de neşredilen kararname nin âhir inde, bizi mahkûm etmek için en mühim sebep savcının garazkâr lığı sebebiyle mahkeme heyeti demişler ki: “Said ve arkadaşları, Mustafa Kemal’e din yıkıcı, süfyan demişler ve kalblerdeki sevgisini bozmaya çalışmışlar. Onun için mahkûm ediyoruz.” Acaba ölmüş gitmiş bir adamın şahsına karşı bin defa böyle itiraz da olsa umum î bir dâvâ oluyor. Mahkeme-i adalet buna dair böyle bir hükmü vermek, elbette pek acip bir mânâ iş içinde var. Şimdi böylelerin elindeki dört defa Nur eserleri beraat kazandıkları ve şimdi Dahiliye Bakanı, evvelce Adliye Bakanı üç defa beraat ine ve suç mevzu u olmadığına ve bizi mahkûm eden Afyon kararını bozmasıyla, suç mevzu u olmadığına hüküm verdiği halde, şimdi bütün millet, adalet ve şefkat ve diyanete hizmet bekledikleri Demokrat hükûmeti zamanında, eski müstebit lerin dehşetli plânlarıyla Risale-i Nur’a karşı garazkâr larının keyfine bırakmak, Demokrat hükûmeti aleyhinde büyük bir hıyanet tir. Ve milletin tesellî-i ümidini kırmaktır. Benim Ankara’da bir vekilim Mustafa Sungur’dur. 17.11.1950 tarihli çektiği telgrafta, umum risale nin bize iadesine karar verilmiş diye müjde verdi. Ve âdil Adliye Vekili üç defa beraat verdiği ve şimdi de Sungur’un mektubuna göre, hem iadesine emir verildiğini ve “Şimdi telefonla haber vereceğim” söyledikleri halde, bu on altı senedenberi aleyhimizde olan iftiralar ve jurnaller hem

Emirdağ Lâhikası - II ·( 58 ) 0.82

· · ·



Hastayım, siz nasıl münasipse öyle yapınız. Avukatımızdan, bir gün evvel aldığımız mektupta “Kitaplarımızın suç mevzu u olan ve olmayanlarını tefrik etmeye çalışıyorlar” diye haber verdi. Şimdiye kadar yaptıkları gibi, yine hiçbir kanuna uymayan bir tarzda, binler kelime içinde bir risale de birtek kelimeyi bahane edip suç mevzu u yapmak, o risale yi vermemek suretiyle Nurların intişar ına garazkârâne mâni olmak fikriyle, hem kararname lerini Mahkeme-i Temyiz ce bütün bütün bozan o kararname de suç mevzu u gösterdikleri, bizim aleyhimizde olmadığı halde müddeiumumî nin iddianame sine karşı hatâ-savap cetvelinde seksen bir hatâsını ve garazkâr lığını kat’î ispat ettiğimiz halde, şimdi aynı garazkârlık la dört yüz sahife Zülfikar risale sini, birkaç satır tesettür ve irsiyet hakkındaki, yüz bin tefsir in aynı mânâyı söylediklerine binaen otuz kırk sene evvel yazılan cümlelerini suç mevzu u yapıp o mecmua-yı azîme yi müsadere edip bize vermemek, dünyada hangi kanun buna müsaade eder? Hem Afyon Mahkemesindeki eserler-tekrarat-ı Kur’âniye ve melekler hakkındaki iki parçacık müstesna olarak-bütün eserler iki sene ellerinde kalarak hem Denizli, hem Ankara Ağır Ceza Mahkemesi beraat ine karar vererek içinde suç mevzu u bulamadıkları ve bize iade etmeye karar verdikleri ve aynı eserler Isparta hükûmetinin bir vakit müsadere ile tamamen eline geçtiği halde, tamamıyla sahiplerine iade ettikleri ve sonra da Zülfikar ’la Asâ-yı Mûsâ’yı ruhsat sız eski yazıyla neşir bahanesiyle dört seneden beri müsadere edip aynen hiçbiri zayi olma dan yüz yetmiş adet mecmua da bir suç mevzu u bulamadıkları için bizlere tamamen iade ettikleri ve bizim en mühim suçumuz olarak gösterdikleri eski partinin bir kısım şeflerine hakikat namına itirazımızın yüz misli ziyade şimdiki dinî mecmua lar, resmî ceride ler aynı itirazı şiddetle vurdukları halde, Risale-i Nur’un bir mahrem parçası, şimdiki zaman tamamıyla tayin ettiği bir hadis in hakikat ini tefsir bahsinde şeflerin başı Lozan Muahedesinde hiçbir zaman hiçbir Müslüman hakikî Türkü, hiçbir Nasraniyete ve Yahudiliğe ve başka dine girmeyen ve İslâm kahramanları olan Türkleri Protestan yapmaya malûm Hahambaşı ile ittifak ederek rey veren o adam, bütün ulemâ-yı İslâm ın “Cevazı yok” diye ittifakan hükmettikleri halde, on cihetle kanunlarla onu bütün bu vatandaki mâsum Müslümanlara cebren giydirdiği ve tarih-i beşer de bu çeşit mânâsız acip bir cebr-i umumî yapmak ve hiçbir kanuna uymayan keyfî kanun namına kanunla onu bu millet-i İslâmiye ye cebren giydirmek; elbette o adama, o Lozan Muahedesinde verdiği dehşetli fikrini ispat etmiş ki, din-i İslâm a gayet muzır olarak hadis in haber verdiği adam bu zamanda o şeftir. İşte hakikat böyleyken Afyon Mahkemesi, adalet namına değil, belki o ölmüş adamın muhabbeti taassubu namına, eski harfle de neşredilen kararname nin âhir inde bizi mahkûm etmek için en mühim sebep, savcının garazkâr lığı sebebiyle, mahkeme heyet i demişler ki: “Said ve arkadaşları, Mustafa Kemal’e ‘din yıkıcı, süfyan’ demişler ve kalblerdeki sevgisini bozmaya çalışmışlar. Onun için mahkûm ediyoruz.” Acaba, ölmüş gitmiş bir adamın şahsına karşı bin defa böyle itiraz da olsa şahsî bir dâvâ oluyor. Mahkeme-i adalet buna dair böyle bir

Emirdağ Lâhikası - II ·( 37 ) 0.82

· · ·

Ahmed Galib’in Sözler hakkındaki Arabî fıkra sıdır. مُقِيمُ السُّنَّةِ بِاْلاِجْتِهَادِ - قِوَامُ الدِّينِ فِى يَوْمِ الْفَسَادِ سَلَلْتَ السَّيْفَ عَلَى الَّذِينَ ضَلُّوا - عَنِ الْحَقِّ وَهُمْ اَهْلُ الْعِنَادِ بَيَانُكَ كَانَ صَمْصَامًا شَدِيدًا - عَلٰى اَهْلِ الضَّلاَلةِ وَ اْلاِرْتِدَادِ وَنَادَيْتَ اْلجَوَانِبَ هَلْ اَجَابُوا - اِلٰى نَهْجِ الْحَقِيقَةِ وَالسَّدَادِ اَجَابَ اَهْلُ قَلْبٍ طَاۤئِعِينَ - وَتَهْتَزُّ الْقُلُوبُ بِالْوَدَادِ َلاَنْتَ دَعَوْتُهُمْ سِرّاً وَجَهْراً - لَقَدْ جَاؤُوكَ مِنْ اَقْصَى الْبِلاَدِ فَمَا اسْتَغْنَوْا عَنِ اْلاٰياَتِ طُرّاً - ِلاَنَّهُمْ اَتَوْكَ بِاِعْتِمَادِ رَأَوْا فِى نُطْقِكُمْ نُورًا جَلِيًّا - فَيَوْمًا بَعْدَ يَوْمٍ مُسْتَزَادٌ فَتَحْتَ عَلَيْهِمْ اَبوَابًا كَثِيرًا - مِنْ اَقْسَامِ الْعُلُومِ بِالرَّشَادِ جَزَاكَ اللّٰهُ مِنْ خَيْرٍ كَثِيرٍ - وَاَعْطَاكَ الصَّفَا فِى كُلِّ وَادٍ وَيَحْفَظُ قَلْبَكُمْ مِنْ كُلِّ هَمٍّ - وَاٰثَارَكَ مِنْ طَوْرِ الْكَسَادِ يُرَوِّجُ نُطْقَكُمْ فِى سُوقِ حِكْمَةٍ - بِاَنْوَارِ اِلٰى يَوْمِ التَّنَادِ اَلاَ لاَتَرْتَعِبْ عَنْ دَعْوَةِ النَّاسِ - فَبَشِّرْ قَلْبَهُمْ وَاللّٰهُ هَادِى AÇIKLAMA Sen ki içtihad ve mücahede yle, sünnet i ihya edip, ikame ettin, Şu asrın fesad gününde dini kuvvetlendirip, yücelttin. Mânevî kılıç çektin hak yoldan sapanlara, Ehl-i inad olup sapıtanlara Dalâlet ehline karşı sözlerin sanki şimşekten bir kılıçtı, Dinden dönenlerin önüne hem de ek şedîd çıktı. Her tarafa nida ettin, Hak ka gelin! Cevap verin! Nur a gelin! Hakikat yoluna girip, sıdk ve ihlâs ile her an sağlam durun! Hakta nur la giden ehl-i kalb , sana itaatle cevap verdiler, Muhabbetle dolan kalbler, aşk ve heyecanla coşup titrediler. Evet sen onları gerek gizli, gerek açık Hak ka davet ettin, En uzak beldelerden sana şevkle gelenleri nurlar a bend ettin. Hak yolunda gördüler seni, istemediler delillerle isbat, Çünkü inanmışlar doğruluğuna, sana etmişlerdi itimad. Sözlerinizde gördüler, kalbler aydınlatan zahir parlak bir nur , Gün be-gün artıyordu, kalblerde nur , yüzlere aksetmişti sürür. Açmıştın Hak ka giden çok kapıları, avam dan havass a kadar, Esma ve sıfat tan akseden, muhtelif ilimler tâ arş a kadar. Mücahedenize mükâfat en, Allah size versin hayr-ı kesir , Ağlayan gönlünüze, her yerde insin sürür ve safa-yı kebir . Korusun kalbinizi Allah, her türlü sıkıntı gam ve kederden, Korusun Mevlâ eserlerinizi, her türlü zıya’ ve heder den. Hakîm ismine mazhar Sözler , bulsun hikmet çarşısında itibar, Asrın karanlığını tard ile, nur landırsın kıyamet e kadar. Ey Üstad çekinme, Kur’ân’a çağır, insanları Hak ka et davet, Mükâfatı müjdele, kalbleri sevindir, Allah’tandır hidayet . Ahmed Galib • • •

Barla Lâhikası ·( 102 ) 0.82

· · ·

On Dördüncü Şuâ İfademin kısacık bir tetimme si Afyon Mahkemesine beyan ediyorum ki: Nazar ınıza ve kanun adaletine takdim edilen ifade mde bulunan, üç vech ile kanunsuz menzil imi basmak, beni sorguya çekmek ve tevkif etmek , üç büyük mahkemelerin hürmet lerini kırmak ve haysiyet ve adaletlerine ilişmektir, belki istihfaf etmek tir. Çünkü, üç mahkeme ve üç ehl-i vukuf un, iki sene, yirmi senelik kitaplarımı ve mektuplarımı inceden inceye tetkik inden sonra, ittifak la hem bize beraat verildi, hem kitaplarımız ve mektuplarımız iade edildi. Ve beraat ten sonra üç sene, fevkalâde bir inziva ve şiddetli bir tarassut altında, haftada yalnız zararsız bir mektup bazı dostlarıma yazardım. Dünya ile alâka m kesilmiş gibiydi ki, serbestiyet verildiği halde memleketime gitmedim. Şimdi aynı meselede o üç mahkemenin âdilâne hüküm lerini hiçe saymak gibi meseleyi tazelendirmek, onların şerefini kırıyor.

Şualar ·On Dördüncü Şuâ 0.81

· · ·



Bu mektupta bir ince meseleyi meşveret suret iyle reyinizi almak için gönderdik. Münasip midir? Değilse ıslah edersiniz. Saniyen: Risale-i Nur’da ispat edilmiş ki, insanların ayn-ı zulüm leri içinde kader-i İlâhî adalet eder. Yani, insanlar bazı sebeple haksız zulmeder, birisini hapse atar. Fakat kader-i İlâhî aynı hapiste başka sebebe binaen adalet ediyor ki, hakikî bir suça binaen o hapisle onu mahkûm ediyor. İşte, şimdi bu hakikat i gösteren, başıma gelen acip bir misal i şudur: Yirmi sekiz senedir müteaddit vilâyetlerde ve mahkemelerde benim mes’ul iyetime ve mahkûmiyet ime ve mahpusiyet im gibi zâlimâne işkence ve cezalarına gösterdikleri sebep, hiçbir emare sini bulmadıkları mevhum bir suçum şudur: Diyorlar: “Said, dini siyasete âlet yapmak ister ve yapıyor.” Halbuki bu dâvâ larına otuz senelik musibet li yeni hayatımda ve otuz büyük mecmua larımda bu suça müsbet bir delil bulamadılar. Halbuki böyle meselelerde bir mahkeme madem bulmadı ve mes’ul edemedi. Başka mahkemelerin musırrâne aynı meseleyi esas tutmaları, bütün bütün kanuna ve akla ve âdete muhalif bir hâlet tir. Belki siyaseti dinsizliğe âlet edenler kısmı, kendilerine bir perde olarak bu ittiham ı bizlere ediyorlar. Bununla beraber, dine hizmet itibarıyla taallûk eden eski altmış senelik hayat-ı ilmiye m kat’î bir hüccet ve yakîn bir delildir ki, bütün hayatımda temas ettiğim siyaseti ve dünyayı ve bütün içtimaî cereyan ları dine hizmetkâr ve âlet ve tâbi yapmak düstur uyla hareket etmişim. Mahkemelerde de hem dâvâ , hem ispat etmişim ki, değil dini siyasete âlet yapmak, belki birtek hakikat-i imaniye yi dünya saltanatına değiştirmediğimi kat’î delillerle ispat ettiğim halde, böyle yirmi vecih le hakikat e muhalif ve divane cesine büyük makamınızı işgal eden bir kısım adliye memurları ve siyasî adamlar bu acip hurafe gibi meseleyi hakikat zannedip yirmi sekiz sene bana zulmettiklerinin hakikî sebebini bugünlerde bildim. Sebebi bu ki: Bu enaniyetli zamandaki hizmet-i imaniye de en büyük tehlikem ve mânevî en büyük suçum ve cinayetim, bu zamanda hizmet-i Kur’âniye mi şahsıma ait maddî ve mânevî terakkiyat ıma ve kemâlât ıma âlet yapmak imiş. Cenâb-ı Hak ka hadsiz şükrediyorum ki, bu uzun zamanlarda ihtiyar ım haricinde hizmet-i imaniye mi, değil maddî ve manevî terakkiyat ıma ve kemâlât ıma ve azaptan ve Cehennemden kurtulmama ve hattâ saadet-i ebediye me vesile yapmama, belki hiçbir maksada kat’iyen âlet etmekliğime gayet kuvvetli, mânevî bir mâni görüyordum. Hayret, hayret içinde kalıyordum: Acaba herkesin hoşlandığı mânevî makamat ı ve uhrevî saadet leri a’mâl-i sâliha ile onları kazanmak ve müteveccih olmak, hem meşrû , hem hiçbir cihet-i zarar ı olmadığı halde, niçin böyle ruhen men ediliyorum? Rıza-yı İlâhîden başka vazife-i fıtriye-i ilmiye nin sevkiyle yalnız ve yalnız imana hizmetin kendisi ayn-ı ücret bana gösterilmiş. Çünkü, şimdi bu zamanda hiçbir şeye âlet ve tâbi olmayan ve her gayenin fevkinde olan hakaik-i imaniye yi fıtrî ubudiyet le muhtaçlara tesirli bir suret te bildirmenin bu dehşetli zamanda çâre-i yegâne si ve imanı kurtaracak ve kat’î kanaat verecek, bu tarzda, yani hiçbir şeye âlet olmayan bir ders-i Kur’ânî lâzımdır ki, küfr-ü mutlak ı ve

Emirdağ Lâhikası - II ·( 78 ) 0.81

· · ·



Yani, insan bir sebeple bir haksızlığa, bir zulme mâruz kalır, başına bir felâket gelir, hapse de mahkûm olur, zindana da atılır. Bu sebep haksız olur. Bu hüküm bir zulüm olur. Fakat bu vâkıa adaletin tecellî sine bir vesile olur. Kader-i İlâhî başka bir sebepten dolayı cezaya, mahkûmiyet e istihkak kesb etmiş olan o kimseyi bu defa bir zâlim eliyle cezaya çarptırır, felâket e düşürür. Bu, adalet-i İlâhî nin bir nevi tecellî sidir. Ben şimdi düşünüyorum. Yirmi sekiz senedir vilâyet vilâyet, kasaba kasaba dolaştırılıyorum. Mahkemeden mahkemeye sürükleniyorum. Bana bu zâlim ane işkenceleri yapanların bana atfettikleri suç nedir? Dini siyasete âlet yapmak mı? Fakat bunu niçin tahakkuk ettiremiyorlar? Çünkü hakikat-i hal de böyle birşey yoktur. Bir mahkeme aylarca, senelerce suç bulup da beni mahkûm etmeye uğraşıyor. O bırakıyor; diğer bir mahkeme aynı meseleden dolayı beni tekrar muhakeme altına alıyor. Bir müddet de o uğraşıyor, beni tazyik ediyor, türlü türlü işkencelere mâruz kılıyor. O da netice elde edemiyor, bırakıyor. Bu defa bir üçüncüsü yakama yapışıyor. Böylece musibet ten musibet e, felâket ten felâket e sürüklenip gidiyorum. Yirmi sekiz sene ömrüm böyle geçti. Bana isnad ettikleri suçun aslı ve esası olmadığını nihayet kendileri de anladılar. Onlar bu ittiham ı kasten mi yaptılar, yoksa bir vehme mi kapıldılar? İster kasıt olsun, ister vehim olsun, ben böyle bir suçla münasebet ve alâkam olmadığını kemâl-i kat’iyet le yakinen ve vicdanen biliyorum. Dini siyasete âlet edecek bir adam olmadığımı bütün insaf dünyası da biliyor. Hattâ beni bu suçla ittiham edenler de biliyorlar. O halde neden bana bu zulmü yapmakta ısrar edip durdular? Neden ben suçsuz ve mâsum olduğum halde böyle devamlı bir zulme, muannid bir işkenceye mâruz kaldım? Neden bu musibet lerden kurtulamadım? Bu ahval adalet-i İlâhiye ye muhalif düşmez mi? Bir çeyrek asırdır bu suallerin cevaplarını bulamıyordum. Bana zulüm ve işkence yaptıklarının hakikî sebebini şimdi anladım. Ben kemâl-i teessür le söylüyorum ki, benim suçum, hizmet-i Kur’âniye mi maddî ve mânevî terakkiyat ıma, kemâlât ıma âlet yapmakmış. Şimdi bunu anlıyorum, hissediyorum, Allah’a binlerle şükrediyorum ki, uzun seneler ihtiyar ım haricinde olarak hizmet-i imaniye mi maddî ve mânevî kemalât ve terakkiyat ıma ve azaptan ve Cehennemden kurtulmama ve hattâ saadet-i ebediye me vesile yapmaklığıma, yahut herhangi bir maksada âlet yapmaklığıma mânevî gayet kuvvetli mânialar beni men ediyordu. Bu derunî hisler ve ilham lar beni hayretler içinde bırakıyordu. Herkesin hoşlandığı mânevî makamat ı ve uhrevî saadet leri a’mâl-i saliha ile kazanmak ve bu yola müteveccih olmak hem meşru hakkı olduğu, hem de hiç kimseye hiçbir zararı bulunmadığı halde ben ruhen ve kalben men ediliyordum. Rıza-yı İlâhî den başka fıtrî vazife-i ilmiye nin sevk iyle, yalnız ve yalnız imana hizmet husus u bana gösterildi. Çünkü şimdi bu zamanda hiçbir şeye âlet ve tâbi olmayan ve her gayenin fevkinde olan hakaik-i imaniye yi fıtrî ubudiyet le, bilmeyenlere ve bilmek ihtiyacında olanlara tesirli bir suret te bildirmek; bu keşmekeş dünyasında imanı kurtaracak ve muannid

Emirdağ Lâhikası - II ·( 69 ) 0.81

· · ·



Benim hakkımda evham edenlere deyiniz ki: Biz, hizmet ettiğimiz bu adamın yirmi senelik hayatının bütün mahrem ve gayr-ı mahrem mektuplarını ve kitaplarını ve esrar ını hükûmet şiddetli taharriyat la elde etti. Dokuz ay, hem Isparta, hem Denizli, hem Ankara adliyeleri tetkik ten sonra, birtek gün cezayı, birtek talebesine vermeyi mûcib bir madde -beş sandık kitaplarında ve evraklarında- bulunmadı ki, hem Ankara ehl-i vukufu , hem Denizli Mahkemesi ittifak la beraat ine karar verdiler. Hem, bu zarurî işlerini ihtiyarlığına hürmet en gördüğümüz adam, mahkemece dâvâ etmiş ve bütün hazır arkadaşlarını şahit gösterip, tasdik ettirmiş ki: Yirmi senedir hiçbir gazeteyi ve siyasî eserleri ne okumuş, ne sormuş, ne bahsetmiş; ve on senedir, hükümetin iki reis inden ve bir vali ve bir mebus undan başka hiçbir erkân ı ve büyük memurlarını bilmiyor ve tanımıyor ve tanımaya merak etmemiş. Ve üç senedir Harb-i Umumîyi ne sormuş, ne bilmiş, ne merak etmiş, ne radyo dinlemiş. Ve intişar eden yüz otuz telifat ından, yirmi sene zarfında yüz bin adamın dikkatle okudukları halde ne idareye, ne âsâyiş e, ne vatana, ne millete hiçbir zararı hükûmet görmemiş. Beş vilâyet in dikkatli zabıta ları ve taharri memurları ve mahkeme işiyle iştigal eden üç vilâyet in ve merkez-i hükûmet in dört adliyelerinin ağır ceza mahkemeleri en ufak bir suç bulmamış ki, tahliye lerine mecbur oldular. Eğer bu adamın dünya iştiha sı ve siyasete meyli olsaydı, hiç imkânı var mı ki, bir tereşşuhat ı ve emâre leri bulunmasın? Halbuki mahkeme safahat ında hiçbir emâre bulamadılar ki, muannid bir müddeiumumî , mecbur olup vukuat yerinde imkânat ı istimal ederek mükerreren iddianame sinde “Yapabilir” demiş ve “Yapmış” dememiş. “Yapabilir” nerede, “Yapmış” nerede? Hattâ mahkemede Said ona demiş: “Herkes bir katl i yapabilir; bu iddianızla herkesi ve sizi mahkemeye vermek lâzım geliyor...” Elhasıl: Ya bu adam tam bir divane dir ki, bu derece dehşetli umûr-u dünya ya karşı lâkayt kalıyor; veyahut bu vatanın ve bu milletin en büyük bir saadet ine ihlâs la çalışmak için, hiçbirşeye tenezzül etme z ve ehemmiyet vermez. Öyleyse bunu tâciz ve tazyik etmek , vatan ve millete ve âsâyiş e bir nevi ihanet tir. Ve onun hakkında bu çeşit evham etme k, bir divane liktir. • • •

Emirdağ Lâhikası - I ·( 1 ) 0.81

· · ·



Şahsıma ait ehemmiyetsiz ve cüz’î bir maddeyi haşiye olarak beyan ediyorum: Madem Recep Bey ve Kara Kâzım seninle dost ve zan nımca eski Said’le de münasebetleri var. Onlardan iyilik istemek değil, belki bana karşı selef leri gibi mânâsız, lüzumsuz tazyik ve zulme meydan vermesinler. Hakikat en buranın maddî ve manevî havasıyla imtizaç edemiyorum. Sıkıntılarım pek fazla. İkametgâhımı hem dışarıdan, hem içeriden kilitliyorum. Her cihetle yalnızım. Ve bir cihette de komşusuz, sıkıntılı bir odada, hasta bir halde hayatımı geçiriyorum. Bazan bir günü, Denizli’de bir ay hapisten fazla beni sıkmış. Bu yirmi sene dehşetli zulümle hürriyetime ve serbestiyetime ilişmek artık yeter! Zaten iki sene mahkemelerin tetkikat ıyla ve aleyhimdeki münafık ların plânları akîm kalmasıyla kat’iyen tebeyyün etmiş ki, şahsımda ve Nurlarda bu vatan ve millete zarar tevehhüm etmek le daha kimseyi kandıramazlar. Ben de herkes gibi hürriyetime sahip olsam, belki tebdil-i hava için mutedil havası bulunan bu kazanın bazı köylerine gitmeme müsaadekâr bir iş’ar burada olsa, münasip olur. Size ve oradaki Nur dostlarıma çok selâm ve dua ediyoruz. 1 اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى Said Nursî • • •

Emirdağ Lâhikası - I ·( 145 ) 0.81

· · ·

Sekizinci Kısım Isparta hayatı Üstad Bediüzzaman’ın Barla’da 1950’den sonra kaldığı evin önden görünüşü

Tarihçe-i Hayat ·Isparta Hayatı 0.81

· · ·

Hem en acîbi budur ki: Başka mahkemenin müdde-i umumîsi benden sordu: “Mahrem Beşinci Şuâda demişsin: ‘Ordu dizginini o dehşetli şahsın elinden kurtaracak.’ Muradın, orduyu hükümete karşı itaatsizliğe sevk etmektir.” Ben de dedim: “Maksadım, o kumandan ya ölecek veya tebdil edilecek, ordu tahakkümünden kurtulacak demektir. Acaba, hem gayet mahrem, sekiz senede yalnız iki defa elime geçen ve aynı zamanda kaybedilen, hem âhirzamana ait bir hadîsin mânâsını küllî bir surette beyan eden, hem aslı eskiden telif edilen bir risale, hem birtek nefer görmediği halde nasıl sebeb-i ittiham olur?” Maatteessüf, o insafsızların o acip ittihamı iddianameye girmiş. Hem en garibi şudur ki: Bir yerde demişim: Cenâb-ı Hakkın büyük nimetleri olan tayyare, şimendifer ve radyoyu, büyük şükürle mukabele lâzımken, beşer etmedi, tayyarelerle başlarına bomba yağdı. Ve radyo öyle büyük bir nimet-i İlâhiyedir ki, ona mukàbil şükür ise, o radyo milyonlar dilli bir küllî hâfız-ı Kur’ân olup, bütün zemin yüzündeki insanlara Kur’ân’ı dinlettirsin. 1 Ve Yirminci Sözde Kur’ân’ın medeniyet harikalarından gaybî haber verdiğini beyan ederken, bir âyetin işareti olarak, kâfirler şimendiferle âlem-i İslâmı mağlûp ederler demişim. İslâmı bu harikalara teşvik ettiğim halde, bir sebeb-i ittiham olarak, “Şimendifer ve tayyare ve radyo gibi terakkiyat-ı hâzıra aleyhinde” diye, iddianamenin âhirinde, beni evvelki müdde-i umumînin garazlarına binaen ittiham eder. Hem hiçbir münasebeti olmadığı halde, bir adam Risale-i Nur’un ikinci bir ismi olan Risaletü’n-Nur tâbirinden, “Kur’ân’ın nurundan bir risalettir, bir ilhamdır” demiş. İddianamede başka yerin verdikleri yanlış mânâ ile, güya “Risale-i Nur bir resuldür” diye benim için bir sebeb-i ittiham tutulmuş. Hem müdafaatımda yirmi yerde kat’î bir surette hüccetlerle ispat etmişiz ki, bütün dünyaya karşı da olsa din ve Kur’ân ve Risale-i Nur’u âlet edemeyiz ve edilmez ve biz onların bir hakikatini dünya saltanatına değiştirmeyiz ve bilfiil öyleyiz. Bu dâvânın emareleri yirmi senede binlerdir. Madem öyledir; ben ve biz bütün kuvvetimizle deriz: 1 حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ Said Nursî • • • بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ 1 İddianameye karşı itiraznamenin tetimmesidir. Bu itirazda muhatabım Denizli Mahkemesi ve müddeiumumîsi değil, belki başta Isparta ve İnebolu müddeiumumîleri olarak, yanlış ve nâkıs zabıtnameleriyle buradaki acip iddianâmeyi aleyhimize verdiren garazkâr ve vehham memurlardır. Evvelen: Aslı ve faslı olmayan ve hatırıma gelmeyen bir siyasî cemiyet namını mâsum ve siyasetle hiç alâkaları olmayan Risale-i Nur talebelerine takıp ve o daire içine giren ve iman ve âhiretinden başka hiç bir maksatları bulunmayan bîçareleri, o cemiyetin nâşiri, ya faal bir rüknü veya mensubu veya Risale-i Nur’u okumuş ve okutmuş veya yazmış diye suçlu sayıp mahkemeye vermek ne kadar adaletin mahiyetinden uzak olduğuna kat’î bir hücceti şudur ki:

Şualar ·1936 ·On İkinci Şuâ

· · ·

Kur’ân aleyhinde yazılan, Doktor Duzi’nin ve sair zındıkların o muzır eserlerini okuyanlara, hürriyet-i fikir ve hürriyet-i ilmiye düsturuyla bir suç sayılmadığı halde, hakikat-i Kur’âniyeyi ve imaniyeyi öğrenmeye gayet muhtaç ve müştak olanlara güneş gibi bildiren Risale-i Nur okumak ve yazmak bir suç sayılmış. Ve hem, yüzer risale içinde yanlış mânâ verilmemek için mahrem tuttuğumuz ve neşrine izin vermediğimiz iki üç risalede yalnız birkaç cümlelerini bahane gösterip ittiham etmiş. Halbuki, o risaleleri -biri müstesna- Eskişehir Mahkemesi tetkik etmiş, icabına bakmış; ve müstesna ise, hem istidamda ve hem itiraznamemde gayet kat’î cevap verildiği ve “Elimizde nur var, siyaset topuzu yok” diye Eskişehir Mahkemesinde yirmi vech ile kat’î ispat edildiği halde, o insafsız müddeîler, üç mahrem ve neşrolunmayan risalelerin üç dört cümlelerini bütün Risale-i Nur’a teşmil eder gibi, Risale-i Nur’u okuyan ve yazanı suçlu ve beni de hükûmetle mübareze eder diye ittiham etmişler. Ben ve bana yakın ve benimle görüşen dostlarımı işhad ve kasemle temin ederim ki, bu on seneden ziyadedir ki, iki reisten ve bir mebustan ve Kastamonu Valisinden başka, hükûmetin erkânını, vükelâsını, kumandanları, memurları, mebusları kimler olduğunu kat’iyen bilmiyorum ve bilmeyi de merak etmemişim. Acaba hiç imkânı var mı ki, bir adam mübareze ettiği adamları tanımasın ve bilmeyi merak etmesin? Dost mu, düşman mı, karşısındakini tanımasına ehemmiyet vermesin? Bu hallerden anlaşılıyor ki, bil’iltizam herhalde beni mahkûm etmek için gayet asılsız bahaneleri icad ederler. Madem keyfiyet böyledir. Ben de buranın mahkemesine değil, belki o insafsızlara derim: Ben, sizin bana vereceğiniz en ağır cezanıza da beş para vermem ve hiç ehemmiyeti yok. Çünkü ben kabir kapısında, yetmiş yaşındayım. Böyle mazlum ve mâsum bir iki sene hayatı şehadet mertebesiyle değiştirmek, benim için büyük saadettir. Risale-i Nur’un binler hüccetleriyle kat’î imanım var ki, ölüm bizim için bir terhis tezkeresidir. Eğer idam da olsa, bizim için bir saat zahmet, ebedî bir saadetin ve rahmetin anahtarı olur. Fakat, siz, ey zındıka hesabına adliyeyi şaşırtan ve hükûmeti bizimle sebepsiz meşgul eden insafsızlar! Kat’î biliniz ve titreyiniz ki, siz idam-ı ebedî ile ve ebedî haps-i münferitle mahkûm oluyorsunuz. İntikamımız sizden pek çok muzaaf bir surette alınıyor görüyoruz. Hattâ size acıyoruz. Evet, bu şehri yüz defa mezaristana boşaltan ölüm hakikati, elbette hayattan ziyade bir istediği var. Ve onun idamından kurtulmak çaresi, insanların her meselesinin fevkinde en büyük ve en ehemmiyetli ve en lüzumlu bir ihtiyac-ı zaruri ve kat’îsidir. Acaba, bu çareyi kendine bulan Risale-i Nur şakirtlerini ve o çareyi binler hüccetler ile bulduran Risale-i Nur’u âdi bahanelerle ittiham edenler ne kadar kendilerini hakikat ve adalet nazarında müttehem oluyor, divaneler de anlar. Bu insafsızları aldatan ve hiç münasebeti olmayan bir siyasî cemiyet vehmini veren üç maddedir. Birincisi: Eskiden beri benim talebelerim benimle kardeş gibi şiddetli alâkadar olmaları, bir cemiyet vehmini vermiş. İkincisi: Risale-i Nurun bazı şâkirtleri her yerde bulunan ve cumhuriyet kanunları müsaade eden ve ilişmeyen ve cemaat-ı İslâmiye heyetleri gibi hareket etmelerinden, bir cemiyet zannedilmiş. Halbuki o mahdut üç dört şakirtin niyetleri cemiyet memiyet değil, belki sırf hizmet-i imaniyede hâlis bir kardeşlik ve uhrevî tesanüddür.

Şualar ·1936 ·On İkinci Şuâ

· · ·

Hürriyet-i fikir ve serbestiyet-i vicdan düsturu ile, Risale-i Nur’un bir kısım şakirtleri, idareye dokunmamak şartıyla rejim ve usulünüzü ilmen kabul etmezse ve muhalif amel etse, hattâ rejimin sahibine adavet etse, onlara kanunen ilişilmez. Risaleler ise, o gibi risalelere mahrem demişiz, neşrini men etmişiz. Hattâ bu defa bu hâdiseye sebebiyet veren risale, Kastamonu’da sekiz sene zarfında bir veya iki defa birtek nüsha birisi bana getirdi. Aynı günde kaybettirdik. Şimdi siz onu zorla teşhir ediyorsunuz ve iştihar da etti. Malûmdur ki, bir mektupta kusur olsa, yalnız o kusurlu kelimeler sansür edilir, mütebâkisine izin verilir. Eskişehir Mahkemesinde dört ay tetkikat neticesinde, yüz Nur Risalelerinde medar-ı tenkit yalnız on beş kelime bulmaları ve şimdi dört yüz sahifeli Zülfikar’ın yalnız iki sahifesinde irsiyet ve tesettür âyetlerinin otuz sene evvel yazılmış tefsiri bulunması ve şimdiki kanun-u medenîye uygun gelmemesi kat’î ispat eder ki, onun hedefi dünya değil. Herkes ona muhtaçtır. O dört yüz sahifelik herkese menfaatli Zülfikar iki sahife için müsadere edilmez. O iki sahife çıkarılsın, o mecmuamız bize iade edilsin; ve onun iadesi hakkımızdır. Eğer dinsizliği bir nevi siyaset zannedip, bu hâdisede bazılarının dedikleri gibi derseniz, “Bu risalelerinle medeniyetimizi, keyfimizi bozuyorsun;” ben de derim: “Dinsiz bir millet yaşayamaz” dünyaca bir umumî düsturdur. Ve bilhassa küfr-ü mutlak olsa Cehennemden daha ziyade elîm bir azabı dünyada dahi verdiğini, Risale-i Nur’dan Gençlik Rehberi gayet kat’î bir surette ispat etmiş. O risale ise, şimdi resmen tab edildi. Bir Müslüman el-iyâzü billâh, eğer irtidat etse, küfr-ü mutlaka düşer; bir derece yaşatan küfr-ü meşkûkte kalmaz. Ecnebi dinsizleri gibi de olmaz. Ve lezzet-i hayat noktasında, mâzi ve müstakbeli olmayan hayvandan yüz derece aşağı düşer. Çünkü, geçmiş ve gelecek mevcudatın ölümleri ve ebedî müfarakatları, onun dalâleti cihetiyle, onun kalbine mütemadiyen hadsiz firakları ve elemleri yağdırıyor. Eğer iman gelse, kalbe girse, birden o hadsiz dostlar diriliyorlar. “Biz ölmemişiz, mahvolmamışız” lisan-ı halleriyle diyerek, o Cehennemî hâlet, Cennet lezzetine çevrilir. Madem hakikat budur. Size ihtar ediyorum: Kur’ân’a dayanan Risale-i Nur ile mübareze etmeyiniz. O mağlûp olmaz, bu memlekete yazık olur. HAŞİYE O başka yere gider, yine tenvir eder. Hem eğer başımdaki saçlarım adedince başlarım bulunsa, hergün biri kesilse, hakikat-i Kur’âniyeye feda olan bu başı zındıkaya ve küfr-ü mutlaka eğmem ve bu hizmet-i imaniye ve nuriyeden vazgeçmem ve geçemem.

Şualar ·1936 ·On Dördüncü Şuâ

Meclis ve Milletvekilleri - Nur'a Sahip Çıkanlar 10 pasaj

(Üstadımızın tebrik telgrafına Reisicumhur Celâl Bayar’ın telgrafla verdiği cevaptır.) Bediüzzaman Said Nursî, Emirdağ, Samimî tebriklerinizden fevkalâde mütehassis olarak teşekkürler ederim. Celâl Bayar • • •

Emirdağ Lâhikası - II ·( 52 ) 0.83

· · ·

İfade Telepati nev’i nden, ruhumla şiddet-i alâka sı olan bir şahs-ı meçhul , muhtelif ve birbirinden uzak mevzu lara dair, birdenbire kibrit yakmak gibi seri sual ler soruyor. Ratb ve yâbis karışıyor. İntihap, karii n arzusuna tabidir. (...اَلْحَمْدُ ِللّٰهِ الَّذِى قَالَ:(وَلاَ تَنَازَعوُا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ رِيحُكُمْ وَاصْبِرُوا 1 Sual: Âlem-i İslâm ulema sının ortasındaki müthiş ihtilâfat a ne dersin ve rey in nedir? Cevap: Evvelâ: HAŞİYE Âlem-i İslâma gayr-ı muntazam veya intizam ı bozulmuş bir meclis-i meb’usan ve encümen-i şûrâ nazarıyla bakıyorum. Şeriattan işitiyoruz ki, rey-i cumhur budur, fetvâ bunun üzerinedir. İşte şu, bu meclisteki rey , ekseriyet in naziresi dir. Rey-i cumhur dan mâadâ olan akval , eğer hakikat ve mağz dan hâli ve boş olmazsa, istidadât ın rey lerine bırakılır. Ta her bir istidat , terbiyesine münasip gördüğünü intihap etsin.

Tulûât ·İfade 0.83

· · ·

Reşhalar بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ Tenbih Hâlık-ı Âlemi bize târif ve ilân eden deliller ve burhan lar, lâyüad ve lâyuhsâ dır. O delillerin en büyükleri üçtür. Birincisi: Bazı âyet lerini gördüğün, işittiğin şu kitab-ı kebir-i kâinat tır. İkincisi: Bu kitabın âyetü’l-kübrâsı ve divan-ı nübüvvet in hâtem i ve künûzu mahfiyenin miftah ı olan Hazret-i Muhammed Aleyhissalatü Vesselâm dır. Üçüncüsü: Kitab-ı âlem in tefsir i ve mahlûkat a karşı Allah’ın hüccet i olan Kur’ân’dır. Şimdi, birkaç reşha zımnında ikinci burhan ı tariften sonra sözlerini dinleyeceğiz. BİRİNCİ REŞHA: Arkadaş! Hâlık ımızı tarif eden, pek büyük bir şahsiyet-i mâneviye ye mâlik , burhan-ı nâtık dediğimiz, “Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm kimdir?” diye yapılan sual e cevaben deriz ki: Hazret-i Muhammed (a.s.m.) öyle bir zâttır ki, azamet-i mâneviye sinden dolayı sath-ı arz , o zâtın mescid-i aksâsıdır. Mekke-i Mükerreme onun mihrab ı, Medine-i Münevvere onun minber-i fazl-ı kemâl idir. Cemaat-ı mü’minîne en son ve en âli imam ve nev-i beşer in hatîb-i şehîr idir; saadet düstur larını beyan ediyor. Ve bütün enbiyânın reisidir; onları tezkiye ve tasdik ediyor. Çünkü, dini bütün dinlerin esasatına câmidir. Ve bütün evliyânın başıdır; şems-i risaletiyle onları terbiye ve tenvir ediyor.

Mesnevi-i Nuriye ·Reşhalar 0.82

· · ·

Bu yakınlarda Üstadımızın yanına ehemmiyetli iki miralay (ikisi de jandarma kumandanlarından), bir de ehemmiyetli bir meb’us (partinin müfettişlerinden) Üstadın yanına geldiler. Uzun bir sohbetten sonra, üçü de, kemâl-i teslimiyet le, Üstada dostluğa karar verdiler. Ve birisi, şimdiden Risale-i Nur talebesi olmuş. O meb’us (müfettiş-i umumî), Eski Said’in dostu imiş. Gittikten sonra haber aldık ki, bu zatın vasıtasıyla eski dahiliye vekili ve şimdi partinin kâtib-i umumi si olan Hilmi Bey, bilhassa hususî olarak Üstadın ziyaretine gelecek ve dostane bir suret te görüşecek. Onun için, Üstad da size gönderdiğimiz bu suret i aynen onun eline vermek, o mevzu da konuşmak için kaleme alınmış. Daha o gelmeden berâ-yı malûmat size göndermeye Üstad bize izin verdi. Hem Re’fet Beyin mübarek mahdum u Hüsnü’nün küçük risale sinin âhir ine duasını yazdı, onu da leffen gönderiyoruz. Cenâb-ı Hak ka hadsiz şükür olsun ki, hem Nurcu, hem ciddî dost, hem mütedeyyin bir kaymakam, şimdi buraya kaymakam olmuş. Eskide size gönderilen “Dahiliye Vekili ile Bir Hasbihal ” namındaki parçayı dahi gönderiyoruz. Onu da Üstad ona okuyacak. • • •

Emirdağ Lâhikası - I ·( 165 ) 0.82

· · ·



Aynı ruh, aynı ifade, aynı iman... Hadsiz şükür ve senâ olsun ki; Rabb-i Rahîm sizleri Risale-i Nur’a hâmi , nâşir , sahip, şakirt eylemiş. Bizlere pek çok ağır müşkilât içinde kudsî hizmete muvaffakıyet ihsan etmiş. Zaman ve zemin , sizlerle çok müştak olduğum uzun konuşmayı hoş görmediği için, kısa kesip ruh u can ımla herbirinize binler selâm. Mâşaallah , bârekâllah derim. Bu mübarek şuhur-u selâsede duanıza çok muhtaç kardeşiniz Said Nursî • • •

Kastamonu Lâhikası ·( 20 ) 0.82

· · ·

Onuncu Şuâ Bu şuâ, On Beşinci Lem’a’dan itibaren buraya kadar olan risâlelerin fihristidir. • • •

Şualar ·Onuncu Şuâ 0.81

· · ·

Bu defa bu biçare talebesine ihsan ettiği hediyeyi, gıyabî muhib lerinden Fethi Bey ismindeki komşumuzla okuyorum. Baştan başa mu’cize-i kübrâ-yı Ahmediye yi ilân eden On Dokuzuncu Mektubun tahsisen bendelerine irsal i, yeniden hayata avdet etmiş kadar müessir olmuş ve mütalâa sı rikkat damarlarımı tahrik ederek hayli ciddî gözyaşı akıtmaya vesile olmuştur. Hulûsi • • •

Barla Lâhikası ·( 11 ) 0.81

· · ·



Onun için, bütün ihanet ve hakaretlerinize beş para kıymet vermem; âsâyiş , idare lehinde sabır ve tahammül e karar verdim. Elbette dünya daimî olmadığı gibi, hâdisât ı da fırtınalı, daima değişir. Birkaç saat cinayetlerle, dünyevî ve uhrevî binler zakkum ve azap neticeleri var. O zaman, fâidesiz yüz binler teessüf diyeceksiniz. Ben, resmî makamat a ve bizimle tam alâkadar vazifedar lara yazdığım gibi, sizin gibi bedbaht lara dahi derim: Biz, Risale-i Nur’la, bu memleketin ve istikbal inin en büyük iki tehlikesini def etme ye çalışıyoruz ve bilfiil çok emare lerle, hattâ mahkemede de kısmen ispat etmişiz. Birinci tehlike: Bu memlekette, hariç ten kuvvetli bir sûret te girmeye çalışan anarşiliğe karşı sed çekmek . İkincisi: Üç yüz elli milyon Müslümanların nefretlerini kardeşliğe çevirmekle, bu memleketin en büyük nokta-i istinad ını temin etmektir. • • •

Emirdağ Lâhikası - I ·( 75 ) 0.81

· · ·

Aziz, sıddık kardeşlerim; Birden ruhuma gelmiş bir endişeyi beyan ediyorum. Ehl-i dalâlet, Risale-i Nur’un elmas kılıçlarına mukabele edemedikleri için, şakirt leri içinde, derd-i maişet cihet inden ve bahar mevsimi gaflet inden istifade ederek, meşrep ler veya hissiyat ları muhalefet inden zaif damarları bulup, şakirt ler içindeki tesanüd ü sarsmak istediklerini hissettim ve anladım. Sakın, çok dikkat ediniz, içinize bir mübayenet düşmesin. İnsan hatâdan hâli olamaz; fakat tevbe kapısı açıktır. Nefis ve şeytan, sizi, kardeşinize karşı itiraza ve haklı olarak tenkide sevk ettiği vakit, deyiniz ki: “Biz, değil böyle cüz’î hukukumuzu, belki hayatımızı ve haysiyet imizi ve dünyevî saadet imizi Risale-i Nur’un en kuvvetli rabıta sı olan tesanüd e feda etmeye mükellef iz. O bize kazandırdığı netice itibarıyla dünyaya, enaniyet e ait herşeyi feda etmek vazifemizdir” deyip nefsinizi susturunuz. Medâr-ı nizâ bir mesele varsa meşveret ediniz. Çok sıkı tutmayınız; herkes bir meşrep te olmaz. Müsamaha yla birbirine bakmak şimdi elzem dir. Umum kardeşlerimize birer birer selâm ederiz. • • •

Kastamonu Lâhikası ·( 149 ) 0.81

· · ·

Aziz, sıddık kardeşlerim ve benim hakkımda bu gurbette samimî akrabalarım Osman, Mehmed, Hasan efendiler; Sizin hâlisane bana ve Risale-i Nur’a karşı hiç unutulmayacak hizmetinize bir mükâfat-ı âcile olarak Hasan Feyzi ve sair talebelerin, Çalışkan hanedanına karşı fevkalâde teveccüh leri ve umum memlekette sizin şerefinizi neşretme leri ve ehl-i hakikat i size dost yapmakları cihetiyle , benden ziyade Risale-i Nur ve şakirt lerini himaye ve muhafaza etmek ve ehl-i siyaset in ve beni zehirleyen düşmanlarımın desise lerinden kurtarmak için gayet derecede bir ihtiyat , tam bir sadakat ve benim yerimde tam bir dikkatle mükellef siniz. Yoksa az bir hatâ, yalnız bana değil, belki binler mâsum şakirt lere ve şimdi parlayan şerefinize dokunacak. Benim vaziyetim ve verilen sıkıntılar altı vecih le kanunsuz olmasından, ileride mes’uliyetten kurtarmak için insafsız ve kanunsuz beni tâzip edenler, kendilerine bir bahane, bir vesile arıyorlar. Pek çok dikkatli olmanız lâzımdır. • • •

Emirdağ Lâhikası - I ·( 89 ) 0.81

Hükûmet ve Risale-i Nur - Adalet Talebi 22 pasaj

Bu bölümde şu isimlerle geçer

Kaymakam Bey