Celâl Bayar, Reisicumhur ; Zatınızı tebrik ederiz. Cenâb-ı Hak sizi İslâmiyet ve vatan ve millet hizmetinde muvaffak eylesin. Nur talebelerinden, onların namına Said Nursî • • •
Emirdağ Lâhikası - II ·( 11 ) 0.86
Askeri Komutanlar, Valiler ve Devlet Ricalinin Risale-i Nur'a Tutumu
Celâl Bayar, Reisicumhur ; Zatınızı tebrik ederiz. Cenâb-ı Hak sizi İslâmiyet ve vatan ve millet hizmetinde muvaffak eylesin. Nur talebelerinden, onların namına Said Nursî • • •
Emirdağ Lâhikası - II ·( 11 ) 0.86
(Üstadımızın tebrik telgrafına Reisicumhur Celâl Bayar’ın telgrafla verdiği cevaptır.) Bediüzzaman Said Nursî, Emirdağ, Samimî tebriklerinizden fevkalâde mütehassis olarak teşekkürler ederim. Celâl Bayar • • •
Emirdağ Lâhikası - II ·( 52 ) 0.85
Yedinci Kısım Afyon hayatı Üstad Bediüzzaman Hazretleri Afyon Mahkeme koridorunda beklerken
Tarihçe-i Hayat ·Afyon Hayatı 0.85
Aziz kardeşlerim; Sakın bu fıkra nın vasıtasıyla o sırr-ı mahrem i fâş etme yin ve o risale yi de araştırmayın. Yalnız bu fıkra yı zararsız görseniz has lara gösterebilirsiniz. • • •
Kastamonu Lâhikası ·( 56 ) 0.84
Serâser nur olan umum Sözler’in hakikat ini beyan daki âli , gâli , el yetişmez makam-ı mânâ-yı mefhum unu, değil şimdi zamanın zındık ları, tâ eski inatçı ve bunlara müşabehet i olan firavunlar, nemrutlar anlasalardı iman ederlerdi, dedim ve size çok dua ettim. Ali • • •
Barla Lâhikası ·( 205 ) 0.83
Aziz kardeşim; Beni merak etme. Cenâb-ı Hak kın inayet i devam ediyor. Hem de dünya madem geçer, meraka değmiyor. Sen her günde belki yirmi defa duada tahattur edilirsin. S.A. • • •
Barla Lâhikası ·( 292 ) 0.83
Kalben rahatsızlığım dolayısıyla, Kurban Bayramına kadar Süleyman Efendi, Şamlı Hafız Tevfik, Abdullah Çavuş ve Mustafa Çavuş’tan başka kimseyi kabul etmiyorum. Affedersiniz, gücenmeyiniz. Said Nursî • • •
Barla Lâhikası ·( 279 ) 0.83
Yine şu fıkra Sabri’nindir. Nurları âlemi tenvir eden , kıt’ası küçük ve kıymeti pek büyük ve ulvî ve azîmü’l-meâl ve bizzat hatt-ı ekremî leriyle muharrer elmas risale lerini istinsah ve Yirmi İkinci Nur derya sına dalıyorum. Sabri • • •
Barla Lâhikası ·( 44 ) 0.83
Onuncu Şuâ Bu şuâ, On Beşinci Lem’a’dan itibaren buraya kadar olan risâlelerin fihristidir. • • •
Şualar ·Onuncu Şuâ 0.83
…
Fakat Risale-i Nur mânevî bir tefsir-i Kur’ânî olduğu için dedi: Bu zamanda bana daha lüzum var. Öteki cüz ler yerinde onlar yazıldı. Evet, İşârâtü’l-İ’câz, umum Risale-i Nur’un bir fihriste si, bir listesi ve o nur bahçesinin bir fidanlığı ve sırr-ı i’câzü’l Kur’ân ’ın bir menba ı olduğu görünüyor. Gayet ince ve derin olduğu için, şimdiye kadar âlimler pek azını anlamışlardı. Fakat kimin eline geçmişse, fevkalâde takdir etmiş ve “emsalsiz” demiş. Dehşetli eski harp içinde, avcı hattında, bazan da at üzerinde, îcaz daki i’câz ın en ince münasebât ını görmek ve onlarla tam meşgul olmak ve koca dehşetli harbin tehlikesi onu müşevveş etme mek ve incimad derecesindeki soğukta, avcı hattında o incecik i’câz münasebet lerini herşeyden daha ehemmiyetli görmek, Eski Said’in hakikaten hizmet-i Kur’âniye de harika bir fedakârlığıdır. Hattâ Yeni Said’in otuz beş senede, bu acip zamanda gazeteleri okumamak ve on sene İkinci Harbi bilmemek, sormamak ve idam niyetiyle hapisliğinde Kur’ân esrar ını yazmaktan vazgeçmemek ve bütün tehlikeleri hiçe saymaya nisbet en Eski Said’in o acip vaziyet inde o dehşetlere ehemmiyet vermeden İşârâtü’l-İ’câz nükte lerini yazdığı zaman gösterdiği ilmî ve mânevî fedakârlığını, Yeni Said’in bu otuz senedeki fedakârlığından daha harika görüyoruz. Saniyen: Bu İşârâtü’l-İ’câz’ın matbu nüsha sında hakikaten bir keramet var ki, tesadüf ihtimali yoktur. Onun için, bir def a daha aynı tarzda ve keramet li kıt’ada tab etmek ve Arabistan’a ve Pakistan gibi yerlere göndermek münasip görüldü. Fakat Eski Said, îcaz daki i’câz ı beyan ettiği ve en ince münasebet-i belâğat i beyan ı içinde gayet ince ve kısa, îcaz lı cümleleri bir derece izah ve Türkçeye tercüme etmek lâzım geliyor. İşârâtü’l-İ’câz’ın harikalarından birisi de budur ki: Herbir âyetin sair âyetlere münasebât ını ve her âyetteki cümlelerinin birbirine karşı nisbet ini ve nizam ını ve her cümledeki heyet lerin ve harflerin mânâ-yı maksud a karşı nisbet lerini ve teveccüh lerini gösterip, âyetlerin intizam ından ve cümlelerin nizam ından ve her cümlenin heyet inin nazmından bir lem’a-i i’câz göstermesidir. Âdetâ bir saatin saniyeleri sayan mil i ve dakikaları sayan yelkovanı ve saatleri sayan ibresi gibi, o nazım daki nükte leri beyan ve ondaki hak ikati burhan larla izah, hattâ bazan birtek harfte büyük bir hak ikati ifade etmesidir. Ve herbir âyetin hak ikatini gayet i’câz ile ve kat’î hüccet lerle ispat ediyor ki, şimdi yüz otuz risalenin çekirdekleri ve hülâsa ları hükmündedirler. Ve cümlenin ve cümledeki heyet lerin ve harflerin nükte lerini ve ifade ettikleri zımnî hüküm lerini, bilâ istisna ilm-i belâgat in ince kaide leriyle ve ilm-i nahvin ve sarfın kaide leriyle ve ilm-i mantığın ve usul-i din ve sair ilimlerin kanunlarıyla beyan eder. Hattâ, hurdebinî bir mânevî âletle, görünmeyen incecik münasebât-ı belâgati beyan ediyor ve emare lerini gösteriyor. Ve Kur’ân’ın nazar ı küllî olmasından, bütün beyan edilen hak mânâlara ve nükte lere, elbette kudsî elfaz-ı Kur’âniye zımnî , remzî işaret ve delâlet eder denilebilir. Hüsrev, Sungur, Hayri, Sadık, Sabri, Sıddık Süleyman •
Emirdağ Lâhikası - II ·( 71 ) 0.83
اَزْفَيْضِ عَيَانَشْ هَمَه جَانْ نُورِ عُيُونْ بِفَرْمُودِ مَكَرْ حَضْرَتِ غَوْثْ ... دَرْحَقِّ حَضْرَتِ اَسْتَادِ شَوَدْ اَصْلِ مُتُونْ لاَتَخَفْ قُلْهُ حَبَذاَ رَمْزِ كِه كُفْتْ حَضْرَتِ عَبْدُ الْقَادِرْ ... نِعْمَ ذَانُطْقِ كِه كَرْدَسْتْ سَعِيدِ سَعْدِ نُمُونْ آنْ كِه دِيدَسْتْ پِسَنْدَسْتِ بَيَانْ مِى كَرْدَسْتْ ... حَقْ پَسَنْدَ سْتِ شَوَدْ تَشْنَهِ فَيْضَشْ اَفْزُونْ بَعْدَ زِينَ غَالِبِ بِيچَارَه دُعَا مِى كُويِيمْ ... بَادْ رَاضِى زِسَعِيدْ ذَاتِ خُدَاى بِيچُونْ هِمَّتَشْ عَالِىُو فَيْضَشْ هَمَه اَعْلاَ بَادَا ... بِدِهَدْ حَضْرَتِ حَقْ نَشْئَهِ غَيْرِ مَمْنَونْ تَافَلَكْ دَائِرُواِينْ اَرْضِ هَمِى شُدْ سَائِرْ ... عَظَّمَ اللّٰهُ لَهُ اْلاَجْرَ وَقَرَّتْهُ عُيُونْ غالب Açıklaması: 1- Kimim ben? Ben, gönlü kırık, sinesi dertlerle dolu, başında delilik sarhoşluğu (olan) âciz , güçsüz zavallı biriyim. 2- Gerçek dosttan (sevgiliden) ayrı olmanın üzüntüsünden çok gezip dolaştım, (lâkin), benim inleyen gönlüme yol gösterici (rehber) kimse yoktu. 3- Yıllarca ayrılığın elem inden perişandım, ne kafamın dengi bir dost, ne de sükûnet verecek bir (marifet) kadehi (vardı). 4- Günden güne gidişat ım daha da çıkmaza giriyordu, (öyle ki), gece gündüz başımdaki cinnet arz usu artıyordu. 5- Neticede, (Allah’ın) takdir eli iyiye, doğruya gitmeme hidayet etti, Allah dostlarının himmet i yüz gösterip imdada yetişti. 6- Gönlüm pîr im sayesinde huzur buldu, hülâsa, onun lütuf ve inayetinin saadet ine nail olarak emniyete kavuştum. 7- Baht sızlığıma, iyi talih imdada yetişti, biçare gönlüm onun feyz inden mennun oldu. 8- Onun nazar ı ile kara toprak yâkut a dönüşürse garipsenmez, (zira), onun bu nazar ı, Hak kın nurudur, efsane ve sihir değildir. 9- Ehl-i hak zemin inde, Allah’ın tecelli sinin nurları vardır, geçmiş ve gelecek onların nazar larında bir “nun”un noktası gibidir. 10- Geçmişte olanı, gönüllerinde bir kitab gibi okurlar, hâl ve gelecek hepsi aynı şekilde, onların derûnundadır. 11- Onların gönülleri, levh-i mahfuzda (mevcut) âyetlerin aynasıdır, o sebepten “Ol” deyince “olur” sırrı gönüllerinde gizlidir. 12- Gördüklerini ve söylediklerini (onlara) Allah öğretiyor, (onlar), Hak kın mükemmel ve ölçülü kudreti ve aletidirler. 13- İşte Tevrat sahifelerinde Mahmud’un övülmesi ve işte Zebur sahifelerinde Mesih’in ziyadesiyle vasfı. 14- Hz. Muhammed’in ashabının vasfı hepsi İncil’dedir, hepsi eşi ve benzeri olmayan (Allah’tan gelen) ne güzel görüşlerdir. 15- Bu sırrı, ehl-i velâyetten her zaman görürsün, gelecekten ve halden haber vermişlerdir. 16- Celâl-i Rumî, Gülşenî’nin haberini veriyordu, Şeyh-i Ekber ise, Mısrî’nin haberini verir... 17- Ahmed-i Camî, Ahmed-i Fârukî’den haber veriyor, ben hangisini sayayım, zira , sayılmayacak kadar çoktur. 18- Her biri bir haber söylemiş, remz ve işaret vermişlerdir, eskiler, sonra gelenlerden “olacak” diye müjde verdiler. 19-20- Özellikle, Allah adamı Hz. Abdülkadir, Gavs-i Âzam, “ol” der “olur” dairesinin kutbu, cihanın geleceğinin haberini vermiş, her ne görmüş ise münasib bir beyanla söylemiştir. 21- Parlak bir nazım la, “Kötülük ve fitne den mürid imi koruyan emin bir sığınak olurum.” dedi. 22- Cengiz ve Hülâgu’nun fitne sinden bahsetmiş. Onun sözünün remz i günümüze kadar bakıyor. 23- Bu devrin fitne sinin işareti, Onun sözlerinden anlaşılıyor. Yakîn ehli , Onun remz inden birçok sır bulmuştur. 24- Bu devrin fitne si, had dinden fazla olduğundan dolayı, kötülerin şer ve fitne leri Hâmûn (çölünün) Ceyhûn’u (nehri) gibi olmuş. 25- İlim ehli, hepsi derin derin düşünüyorlardı, din sahası Allah dostlarından bomboştu. 26- Feleğin gözü, (böyle) bedbin lik dolu bir kargaşa (ortamı) görmemiştir. Fırat
Barla Lâhikası ·( 194 ) 0.82
Sözler sayesinde şu bir seneyi mütecaviz bir müddet ten beri şevk le taallüm , inayetle tefeyyüz , tergib le tenevvür , hâhiş le telezzüz , işaretle tahallûk , tedriç le tekemmül tarik inde ilerlemeye sâî bulunduğum bu muayyen müddet in bir gününe, sabıkan geçirmiş olduğum umum hayatımın bile mukabil olamayacağı kanaat indeyim. Sabri • • •
Barla Lâhikası ·( 29 ) 0.81
Ahmed Galib’in Sözler hakkındaki Arabî fıkra sıdır. مُقِيمُ السُّنَّةِ بِاْلاِجْتِهَادِ - قِوَامُ الدِّينِ فِى يَوْمِ الْفَسَادِ سَلَلْتَ السَّيْفَ عَلَى الَّذِينَ ضَلُّوا - عَنِ الْحَقِّ وَهُمْ اَهْلُ الْعِنَادِ بَيَانُكَ كَانَ صَمْصَامًا شَدِيدًا - عَلٰى اَهْلِ الضَّلاَلةِ وَ اْلاِرْتِدَادِ وَنَادَيْتَ اْلجَوَانِبَ هَلْ اَجَابُوا - اِلٰى نَهْجِ الْحَقِيقَةِ وَالسَّدَادِ اَجَابَ اَهْلُ قَلْبٍ طَاۤئِعِينَ - وَتَهْتَزُّ الْقُلُوبُ بِالْوَدَادِ َلاَنْتَ دَعَوْتُهُمْ سِرّاً وَجَهْراً - لَقَدْ جَاؤُوكَ مِنْ اَقْصَى الْبِلاَدِ فَمَا اسْتَغْنَوْا عَنِ اْلاٰياَتِ طُرّاً - ِلاَنَّهُمْ اَتَوْكَ بِاِعْتِمَادِ رَأَوْا فِى نُطْقِكُمْ نُورًا جَلِيًّا - فَيَوْمًا بَعْدَ يَوْمٍ مُسْتَزَادٌ فَتَحْتَ عَلَيْهِمْ اَبوَابًا كَثِيرًا - مِنْ اَقْسَامِ الْعُلُومِ بِالرَّشَادِ جَزَاكَ اللّٰهُ مِنْ خَيْرٍ كَثِيرٍ - وَاَعْطَاكَ الصَّفَا فِى كُلِّ وَادٍ وَيَحْفَظُ قَلْبَكُمْ مِنْ كُلِّ هَمٍّ - وَاٰثَارَكَ مِنْ طَوْرِ الْكَسَادِ يُرَوِّجُ نُطْقَكُمْ فِى سُوقِ حِكْمَةٍ - بِاَنْوَارِ اِلٰى يَوْمِ التَّنَادِ اَلاَ لاَتَرْتَعِبْ عَنْ دَعْوَةِ النَّاسِ - فَبَشِّرْ قَلْبَهُمْ وَاللّٰهُ هَادِى AÇIKLAMA Sen ki içtihad ve mücahede yle, sünnet i ihya edip, ikame ettin, Şu asrın fesad gününde dini kuvvetlendirip, yücelttin. Mânevî kılıç çektin hak yoldan sapanlara, Ehl-i inad olup sapıtanlara Dalâlet ehline karşı sözlerin sanki şimşekten bir kılıçtı, Dinden dönenlerin önüne hem de ek şedîd çıktı. Her tarafa nida ettin, Hak ka gelin! Cevap verin! Nur a gelin! Hakikat yoluna girip, sıdk ve ihlâs ile her an sağlam durun! Hakta nur la giden ehl-i kalb , sana itaatle cevap verdiler, Muhabbetle dolan kalbler, aşk ve heyecanla coşup titrediler. Evet sen onları gerek gizli, gerek açık Hak ka davet ettin, En uzak beldelerden sana şevkle gelenleri nurlar a bend ettin. Hak yolunda gördüler seni, istemediler delillerle isbat, Çünkü inanmışlar doğruluğuna, sana etmişlerdi itimad. Sözlerinizde gördüler, kalbler aydınlatan zahir parlak bir nur , Gün be-gün artıyordu, kalblerde nur , yüzlere aksetmişti sürür. Açmıştın Hak ka giden çok kapıları, avam dan havass a kadar, Esma ve sıfat tan akseden, muhtelif ilimler tâ arş a kadar. Mücahedenize mükâfat en, Allah size versin hayr-ı kesir , Ağlayan gönlünüze, her yerde insin sürür ve safa-yı kebir . Korusun kalbinizi Allah, her türlü sıkıntı gam ve kederden, Korusun Mevlâ eserlerinizi, her türlü zıya’ ve heder den. Hakîm ismine mazhar Sözler , bulsun hikmet çarşısında itibar, Asrın karanlığını tard ile, nur landırsın kıyamet e kadar. Ey Üstad çekinme, Kur’ân’a çağır, insanları Hak ka et davet, Mükâfatı müjdele, kalbleri sevindir, Allah’tandır hidayet . Ahmed Galib • • •
Barla Lâhikası ·( 102 ) 0.81
Şu fıkra dahi Sabri Efendinin mektubundandır. Üstadım Efendim; Şu kıymetli elmaslar Cenâb-ı Hak tan Habib-i Zîşân ına gönderilen şecere-i tûbâ nın nâmütenâhi semere leri olduğunu ve bunların emsal i gibi bînazîr mücevherât ın ihraç ve teşhir i zamanını bulup sergi-i Rabbâniye ve Muhammediye ye vaz’ eden zât-ı Üstadâne lerine şu dakikada kàsır aklım ve istidadsız lisan ımla şöyle dualar ediyorum: اَللّٰهُمَّ احْفَظْ مُؤَلِّفَ هٰذَا الدُّرِّ الْيَكْتَا الَّذِى هُوَ مَوْسُومٌ بِرِسَالَةِ النُّورِ وَاعْطِ قَلْبَهُ وَقَلْبَ صَبْرِى الَّذِى هُوَ مَمْلُوءٌ بِالْحَقَاۤئِقِ وَ اْلاِبْتِهَاجِ وَالسُّرُورِ اٰمِينَ 1 Sabri • • •
Barla Lâhikası ·( 52 ) 0.81
Sekizinci Kısım Isparta hayatı Üstad Bediüzzaman’ın Barla’da 1950’den sonra kaldığı evin önden görünüşü
Tarihçe-i Hayat ·Isparta Hayatı 0.81
…
Hizmetiniz umumî ve müessir , âmâl iniz muvaffak , himmet iniz âli ve daim , emeğiniz makbul , sa’y iniz meşkûr , hayatınız mes’ut , ömrünüz efzûn , sıhhat iniz mahfuz olsun. Sonsuz minnet tarlığımın kabulünü, mânevî himmet ve teveccüh ünüzün devamını rica eder, nurla meşgul, nurlu ellerinizi öperim, efendimiz, büyüğümüz. 15 Şubat 1359. Talebe namzed i, sefil Yusuf Toprak • • •
Barla Lâhikası ·( 286 ) 0.81
بِاسْمِهِ - وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ 1 اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ الْقُرْاٰنِ وَ اَسْرَارِهَا 2 Ey bu dâr-ı fânide medar-ı tesellîlerim, bu diyar-ı gurbette enîslerim ve esrar-ı Kur’âniyede beni iştiyaklarıyla konuşturan zeki, ferasetli muhataplarım! Sizlere, yalnız bir-iki dakika temâşâ etmekle, ne derece acınacak bir halde, nâkıs bir hat la çalıştığımı ve sizin kıymettar kalemleriniz, ne kadar bana ehemmiyetli olduğunu ihsas etmek için, kendi hat tımla tashih siz bir fihriste-i huruf göndermiştim. Halbuki, sizler bir-iki dakika değil, saatlerce baktınız ve günlerce zaptettiniz. Bundan anladım ki, siz ona fazla merak ediyorsunuz. Onun için size o listenin tebyiz ini gönderiyorum. İsterseniz kendinize bir suret alırsınız. Fakat bunu biliniz ki, bu fihriste muvakkat bir me’haz olmak için takribî bir tarzdadır. Ben kolaylık için, kısmen eski mahfuzat ıma, kısmen iki mikyas la dokuz saatte perişan hat tımla yazmıştım. Sonra anladım ki, bu vadide bir tefsir köyümüzde var. O tefsir i getirdik, mukabele ettik. Ekseriyet-i mutlaka yla tevafuk etmişiz, birkaç büyük yekûn larda, on-on beş küçük yerlerde muhalefet oldu. Tahkikat neticesinde, tefsir in matbaa ve müstensih lerin eser-i sehvi olarak muhalefet olmuş. İki üç yerde müsvedde listemizi tashih ettik. Sonra o tashih imizin yanlış olduğunu anladık, daha listemizi değiştirmedik. Matbaa hat âsı olarak tefsir tashih e muhtaç zannettik, fakat edemedik. Çünkü, sahibi büyük bir müdakkik ve matbaa da Câmiü’l-Ezher yanında ve kurb ünde, Ezherî ulemâ sının nazarı altında olduğundan tashih e cür’et edemedim. Aynı tefsir i, tebyiz le beraber gönderiyorum. Ona bakarsınız; fakat tenkid e uğraşmayınız. Çünkü benim listem takribî dir, daha tahkikî yapmadım. Tefsir ise, çoğunda rivayet e istinad eder. Hem bazı Sûre-i Mekkiye de Medenî âyetler girmiş. Belki hesaba dahil etme miş. Meselâ, Sûre-i Alâk ’ta huruf u yüz küsur demiş. Murad ı, en evvel nâzil olan nısf-ı evvel dir. O doğru söylemiş. Ben ise, eski mahfuzat ıma istinaden mecmu-u sûre yi zannettiğim için onun savab ında hat â etmişim. Hem tevafuk taki esrar , küllî yekûn lara bakar. Takribî fihriste bize kâfi dir. Kenzü’l-Arş’ın üç nükte sinde yazılan tevafuk at, küsur atın değişmesiyle değişmezler. Belki büyük yekûn ların değişmesiyle dahi o tevafuk at bozulmaz. Meselâ, Sûre-i Kehf ile otuz dokuz sûre, bin adedinde ittifak ediyorlar. Bir-iki tane bin adedini kaybetse, o mühim tevafuk bozulmaz. Ve hâkeza... Küsur atın çendan esrar ı var, daha bize tamamıyla açılmadı. İnşaallah açıldığı vakitte fihriste dahi tahkikî bir suret e girecek. Said Nursî • • •
Barla Lâhikası ·( 230 ) 0.80
Aziz kardeşlerim; bilmukabele bayramınızı tebrik ederim. Sıhhatimi soruyorsunuz. Buranın çok şiddetli kışı ve odamın çok soğuğu ve üç hazin gurbetin tesiri ve üç asabî hastalığın sıkıntısı ve bütün bütün yalnızlıkla kabil-i tahammül olma yacak çok zahmetlere maruz olduğum halde, Hâlık ıma had siz şükrederim ki, her derdin en kudsî dermanı olan îmanı ve îman-ı bilkaderden, kazâya rıza ilâcını imdad ıma gönderdi, tam sabır içinde şükrettirdi. • • •
Kastamonu Lâhikası ·( 8 ) 0.80
Aziz, sıddık kardeşlerim; Sizin, yani Nur fabrikasının sahibi ve mübarek cemaatin imamının Atabey’den gelen mektupları bizi çok mesrur eyledi. Üç dört ay zarfında , üç dört köyde ümmî lerden elli adet kalem Risale-i Nur’u yazmaya muvaffak olmaları, elbette Ali’lerin ve Mustafa’ların şüphesiz harika bir keramet-i sadakat leridir. Kerametkârâne bu vâkıa , bu havali de Risale-i Nur şakirt lerini çok kuvvetle ümitlendirdi, ziyade şevk verdi. Size de ve o ümmî kâtip lere de yüz bin bârekâllah ! Nur fabrikasının, Gül fabrikasının Risale-i Nur’a derece-i hizmet lerini merak edip sormuştum. Ümit ve tahminimin pek fevkinde olarak Hüsrev’in mektubundan bin kalemle Risale-i Nur’a hizmet haberini ve bilhassa sizin de yalnız ümmî lerden birkaç köyde elli kalemin imdad a yetişmesi, bâki bir hazinenin müjdesi kadar bizi memnun etti. Allah sizlerden ebedî razı olsun. Âmin. Ve sizi, hizmet-i imaniye ve Kur’âniye de muvaffak eylesin, âmin . Büyük Hâfız Ali’nin Nazif’le tevafuku ve tetabuku, yalnız bir iki cihet le değil, çok cihet lerle mabeynlerinde tevafuk var. Umum kardeşlerimize birer birer selâm ederim. • • •
Kastamonu Lâhikası ·( 43 ) 0.80
Birinci, Zübeyir, Abdünnur, Abdülkafi... gibi şimdi hatırlayabildiğim birçok kardeşler ve ağabeylerle bir çember içine alarak zorla otomobile bindirebilmiş ve Kabataş araba vapuruna kadar takip ve teşci etmiştik." "Nereden bilebilirdik ki; 'bu helâket ve felâket asrının güneşi...' İstanbul ufuklarından ufule gidiyordu. Âdeta güneş doğuda batmak üzere batıdan gidiyordu. Onu, ta Kabataş vapur iskelesine kadar uğurlamıştık. Evet, ne bilirdik ki o tarihten sonra geçecek her gün bir saniye gibi tez geçecek ve bir daha görmeden üç dört ay gibi kısa bir süre sonra; doğuda, nebiler, evliyalar yurdu Urfa'da ebede uful edecek. Nur içinde yatsın." (bk. Necmeddin ŞAHİNER, Son Şahitler-IV) Yazar: Sorularla Risale Kategorileri: H Okunma sayısı : 3.439 Sayfayı Word veya Pdf indir
Tanıyanların Dilinden ·HAKKI YAVUZTÜRK 0.80
Müşrik ve münkir leri mağlûp ve ilzam eden ve son sistem malzeme-i cihadiye-i vahdâniye yi hâvi ve câmi , kuvvet ve resânet i çelik, kıymet ve ehemmiyet i elmas ve cevâhir ve akik bir kal’a-misâl olan Otuzuncu Sözü istinsah a muvaffak oldum. Sabri • • •
Barla Lâhikası ·( 28 ) 0.82
…
Hangi maslahat var? Hangi kanun var? Divane ler de bilirler ki ona ilişmek divanelik tir” dedik. O casus da kalktı gitti. Umum kardeşlerimize, hususan erkân lara ve matbaacılara, hususan Hizb-i Nuriyenin naşir leri olan Hâfız Ali, kahraman Tâhirî ve Hâfız Mustafa ve rüfeka larına birer birer selâm ediyoruz. • • •
Kastamonu Lâhikası ·( 155 ) 0.82
Münâcât Bu Risale-i Münâcât , hem vücûb-u vücud, hem vahdet , hem ehadiyet , hem haşmet-i rububiyet, hem azamet-i kudret , hem vüs’at-i rahmet , hem umumiyet-i hâkimiyet , hem ihata-i ilim , hem şümul-ü hikmet gibi en mühim esasat-ı imaniyeyi hârika bir îcaz içinde fevkalâde bir kat’iyet ve hâlisiyet ve yakîniyet ile ispat eder. Haşr e işârât ı ve bilhassa âhir deki şiddetli işârât ı çok kuvvetlidir. بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ إِنَّ فِى خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ وَاخْتِلاَفِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّتِى تَجْرِى فِى الْبَحْرِ بِمَا يَنْفَعُ النَّاسَ وَمَا أَنْزَلَ اللّٰهُ مِنْ السَّمَاۤءِ مِنْ مَاۤءٍ فَأَحْيَا بِهِ اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ فِيهَا مِنْ كُلِّ دَاۤبَّةٍ وَتَصْرِيفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَاۤءِ وَاْلاَرْضِ َلاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ 1 Üçüncü Şuâ olan bu Münâcât Risalesi, mezkûr âyetin bir nevi tefsiridir. Yâ İlâhî ve yâ Rabbî , Ben imanın gözüyle ve Kur’ân’ın talim iyle ve nuruyla ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ın dersiyle ve ism-i Hakîm in göstermesiyle görüyorum ki, semâvât ta hiçbir deveran ve hareket yoktur ki, böyle intizamıyla Senin mevcudiyet ine işaret ve delâlet etmesin.
Asa-yı Musa ·Sekizinci Hüccet-i İmâniye (Üçüncü Şuâ, Münâcât) 0.82
Kanunca ifademi almak lâzımken ifademi almadılar. Ben de ifademi şimdi adliyenin şahs-ı mânevî sine ve Dahiliye Vekiline berâ-yı malûmat beyan ediyorum. Bu kırk sene zarfında bu vatana ve millete hiç zarar etmeyip pek çok menfaati dokunan; ezcümle Mart İhtilâlinde isyan eden sekiz tabur u bir nutuk la itaat e getiren ve çok zabit leri kurtaran; ve Harekât-ı Milliyede Hutuvat-ı Sitte Risale si ile ulema yı ve Şeyhülislâmı ve İstanbul’u, işgal eden ecnebî taraftarlığından kurtaran ve eski Harb-i Umumîde merhum Enver Paşanın çok takdir ve tahsin iyle fedakârane hizmet eden ve üç dehşetli kumandanlar ona hiddet ettikleri halde ilişmeye cesaret edemeyen ve gizli zındık ların iftiralarına binaen , kanunlar onu mes’ul ettiği halde, üç mahkeme onun takip ettiği hakikat e karşı mağlûp olup mahkûmiyet ine cesaret etmeyen ve risale leri ehl-i fen ve ehl-i ilim yanında çok takdir ve tahsin lerle karşılanan ve o risale ler hesabına konuşan bir adamı bir saat dinlemeniz, vazifeniz itibarıyla elzem dir ve vacip dir. İşte başlıyorum. Elimizde hak var. Hakkımızı kuvvetle ve başka suret le aramaya Cenâb-ı Hak mecbur etmesin. Âmin. Bu yirmi senede yüzer tecrübeyle inayet-i İlâhiye bizi himaye ettiği ve dehşetli zulümlerden kurtardığı gibi, bu yeni mânâsız, bütün bütün kanunsuz, gaddarâne zulümden de kurtaracağına kat’î kanaat etme liyiz. Şayet bir parça sıkıntı, zahmet, zarar da görsek, binler derece o zahmetten ziyade rahmet ve ihsan-ı İlâhiye ye ve sevaba mazhar olmak la beraber, pek çok biçare ehl-i iman ın imanlarına başka bir tarzda bir kudsî hizmet hükmüne geçeceğini rahmet-i İlâhiye den pek kuvvetli ümit ediyoruz. Bu hâdisenin on vecih le kanunsuz olduğunu beyan ediyorum: Birincisi: Üç mahkeme ve üç ehl-i vukuf un ve Ankara’nın yedi makamat ından ve adliyelerin elinde iki sene Risale-i Nur tetkik le nazar dan geçtiği halde, ittifak la, hiçbir muhalif kalmadan hem umum risale lerin beraat ine, hem Said ile beraber yetmiş beş arkadaşı birlikte beraat ettirildiği ve bir gün bile ceza verilmediği halde, yeniden evrak-ı muzırra gibi onlara el uzatmak ne derece kanunsuzdur, zerre kadar insaf ı olan bilir. İkincisi: Beraat inden sonra üç buçuk sene Emirdağında münzevî , garip , kapısını hem dışarıdan kilit, hem içeriden sürgüyle kapayan ve yüzde bir adamı zarurî bir iş olmasa yanına kabul etmeyen ve yirmi seneden beri devam eden telif ini de bırakıp daha telif etmeyen bir adama, dünya siyaseti için kapısının kilidini kırıp, yanına gelip Arabî evrad ından, yanındaki iki levha-i imaniye den başka taharrî ciler birşey bulamadıkları halde bu eziyetin ne derece hilâf-ı kanun olduğunu, zerre kadar aklı bulunan anlar. Üçüncüsü: Mahkemece yetmiş şahidin tasdikiyle , yedi sene Harb-i Umumîyi bilmeyen ve merak etmeyen, sormayan -ki, şimdi on senedir aynı o halde bulunan- ve yirmi seneden beri hiçbir gazeteyi okumayan ve dinlemeyen ve otuz seneden beri 1 اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَالسِّيَاسَةِ deyip siyasetten bütün kuvvetiyle kaçan ve yirmi iki sene işkencede sıkıntılar çektiği halde ehl-i siyaset in nazar-ı dikkatini kendine celb etmemek ve siyasete karışmamak için bir defa istirahati için hükûmete müracaat etmeyen bir adama, dehşetli bir siyasî gibi ve siyasî entrikacı sı gibi, onun menzil ini ve inzivagâh ını basıp, has ta halinde emsalsiz bir sıkıntı ruhuna vermek, hiçbir kanuna
Emirdağ Lâhikası - I ·( 214 ) 0.81
…
Onun için, bütün ihanet ve hakaretlerinize beş para kıymet vermem; âsâyiş , idare lehinde sabır ve tahammül e karar verdim. Elbette dünya daimî olmadığı gibi, hâdisât ı da fırtınalı, daima değişir. Birkaç saat cinayetlerle, dünyevî ve uhrevî binler zakkum ve azap neticeleri var. O zaman, fâidesiz yüz binler teessüf diyeceksiniz. Ben, resmî makamat a ve bizimle tam alâkadar vazifedar lara yazdığım gibi, sizin gibi bedbaht lara dahi derim: Biz, Risale-i Nur’la, bu memleketin ve istikbal inin en büyük iki tehlikesini def etme ye çalışıyoruz ve bilfiil çok emare lerle, hattâ mahkemede de kısmen ispat etmişiz. Birinci tehlike: Bu memlekette, hariç ten kuvvetli bir sûret te girmeye çalışan anarşiliğe karşı sed çekmek . İkincisi: Üç yüz elli milyon Müslümanların nefretlerini kardeşliğe çevirmekle, bu memleketin en büyük nokta-i istinad ını temin etmektir. • • •
Emirdağ Lâhikası - I ·( 75 ) 0.81
…
Yazılmış üstüne Nur ’dan 1 قَابَ قَوْسَيْنِ اَوْ اَدْنٰى Sana cânın fedâ etmez mi senden hem görenler hak , Sözün hak , hem özün hak , hem mesleğin hak , hem makam ın Kâbetü’l-ulyâ... يُرِيدُونَ لِيُطْفِؤُا نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ وَاللّٰهُ مُتِمُّ نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ 2 Üstadım Efendim Hazretleri; Ben, bu yazıları Risaletu’n-Nur’un eli ve kalemi ve diliyle bu hak îr kalb ime ondan sıçrayan küçük bir kıvılcım parçasıyla yazdım. Kabulünü ve imdad ve ilham ın kesilmemesini rica eder ve hürmet le ellerinizden öper ve dualarınızı beklerim efendim. Duanıza muhtaç talebeniz Hasan Feyzi (Rahmetullahi Aleyh) • • •
Emirdağ Lâhikası - I ·( 51 ) 0.81
On Sekizinci Lem’a Sikke-i Tasdik-i Gaybî ve teksir Lem’alar mecmuasında neşredilmiştir.
Lem'alar ·On Sekizinci Lem'a 0.81
Evvelce takdim kılınan arîza larımdaki tabirat ve elfâz-ı tâzimiye m niçin hak olmasın? Zira şu kıymettar ve ehemmiyet-i nâmütenâhiye yi ihtiva ve âleme berk-i hâtıf gibi satvet-i mâneviye ve hak ikiyesini emsâl i gibi ilâm ve ilân eden Yirmi Altıncı Mektub-u mergub u, yirmi günden beri muhtelif derecat ta müntesibîn-i ilmiye mütalâa ettikleri halde, bugün tashih ine lüzum görülen ve alet-ta’dad yirmi sekiz noktada tâdil ve ilâve buyurulan nukat-ı mühimme , kelimat ve tâbirat-ı âliye yi zâid veya noksan diyebilecek bir kimse çıkmasın ve çıkmıyor. Evet, şu asrın eşhâs-ı muzırra sına karşı ilân etmiş olduğu cihâd-ı mâneviye de müşahede edilen muvaffakiyet-i fevkalâde nin, o güruh-u hazele ve rezele yi iskât ve ilzam ettiğini zerre kadar insafı ve iz’ân ı ve insaniyet te haz zı olanın ikrar ve itiraf ve tasdik etmesi, vecîbe den olduğu vareste-i rayb ve zunûn dur. Sabri • • •
Barla Lâhikası ·( 38 ) 0.81
…
HAŞİYE Sizi eski talebelerim ve eski arkadaşlarım ve kardeşim ve biraderzâde m Abdülmecid ve Abdurrahman’lar bildiğimden, bu mahrem sırrı size açtım. Evet, ben, yirmi dört saat evvel hassasiyetimle ve âsâb ımın rutubet ten tesiriyle rahmet ve yağmurun gelmesini hissettiğim gibi, aynen öyle de, ben ve köyüm ve nahiye m, kırk dört sene evvel Risale-i Nur’daki rahmet yağmurunu bir hiss-i kablelvuku ile hissetmişiz demektir. Umum kardeşlerimize ve hemşire lerimize selâm ve dua ederiz ve dualarını rica ederiz. • • •
Emirdağ Lâhikası - I ·( 28 ) 0.81
…
Aynı ruh, aynı ifade, aynı iman... Hadsiz şükür ve senâ olsun ki; Rabb-i Rahîm sizleri Risale-i Nur’a hâmi , nâşir , sahip, şakirt eylemiş. Bizlere pek çok ağır müşkilât içinde kudsî hizmete muvaffakıyet ihsan etmiş. Zaman ve zemin , sizlerle çok müştak olduğum uzun konuşmayı hoş görmediği için, kısa kesip ruh u can ımla herbirinize binler selâm. Mâşaallah , bârekâllah derim. Bu mübarek şuhur-u selâsede duanıza çok muhtaç kardeşiniz Said Nursî • • •
Kastamonu Lâhikası ·( 20 ) 0.81
…
Olsa olsa dinsiz olup tam anarşist olur. İnşaallah, Maarif ve Adliye Vekilleri gibi, sair erkân lar da bu ehemmiyetli hakikat i tam anlayacaklar. Sağ-sol tâbir i yerine, hak ve hakikat ve Kur’ân ve iman kuvvetine dayanıp bu vatanı küfr-ü mutlak tan, anarşilikten, zındıka dan ve onların dehşetli tahribat larından kurtarmaya çalışmalarını rahmet-i İlâhiye den bütün ruh u can ımızla niyaz ve rica ediyoruz. • • •
Emirdağ Lâhikası - II ·( 54 ) 0.81
Aziz, sıddık kardeşlerim ve hizmet-i Kur’âniye de kuvvetli arkadaşım; Bu defa kahraman Tâhir’i umum unuz nam ına gördüm ve onda, bir Lütfi, bir Hâfız Ali, bir Hüsrev ve bir Said (fakat genç Said) müşahede ettim. Cenâb-ı Hak ka çok şükrettim. Bu defa onun kokusunu alıp, o daha gelmeden benim yanıma gelen komiser ve taharri adamları münasebet iyle, benden, talebeler tarafından sual edilen bir mesele, belki size de bir fâidesi var diye gönderildi. • • •
Kastamonu Lâhikası ·( 99 ) 0.81
Şu fıkra , hakikî ve birinci bir kardeşimiz olan Hakkı Efendinindir. Mükerreren mütalâa ve kıraat ederek, arş kadar yüksek eserleriniz hakkında mütalâa serd ine, bir kelime hattâ bir nokta ilâvesine kendimde cür’et ve kudret bulamadığımdan dolayı, bu bab da bir mütalâa dermeyan ına imkân göremiyorum. Yalnız, çok yüksek, cihan kadar kıymettar mübarek eserleri okuyup, cehalet imiz hasebiyle idrak edebildiğimiz kadar istifade ve istifâza ya çalışarak müstefid olabilmek, bizim için pek büyük bir nimet tir. Hakkı • • •
Barla Lâhikası ·( 41 ) 0.81
Aziz, sıddık kardeşlerim ve benim hakkımda bu gurbette samimî akrabalarım Osman, Mehmed, Hasan efendiler; Sizin hâlisane bana ve Risale-i Nur’a karşı hiç unutulmayacak hizmetinize bir mükâfat-ı âcile olarak Hasan Feyzi ve sair talebelerin, Çalışkan hanedanına karşı fevkalâde teveccüh leri ve umum memlekette sizin şerefinizi neşretme leri ve ehl-i hakikat i size dost yapmakları cihetiyle , benden ziyade Risale-i Nur ve şakirt lerini himaye ve muhafaza etmek ve ehl-i siyaset in ve beni zehirleyen düşmanlarımın desise lerinden kurtarmak için gayet derecede bir ihtiyat , tam bir sadakat ve benim yerimde tam bir dikkatle mükellef siniz. Yoksa az bir hatâ, yalnız bana değil, belki binler mâsum şakirt lere ve şimdi parlayan şerefinize dokunacak. Benim vaziyetim ve verilen sıkıntılar altı vecih le kanunsuz olmasından, ileride mes’uliyetten kurtarmak için insafsız ve kanunsuz beni tâzip edenler, kendilerine bir bahane, bir vesile arıyorlar. Pek çok dikkatli olmanız lâzımdır. • • •
Emirdağ Lâhikası - I ·( 89 ) 0.80
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ 1 Aziz, kahraman ağabeyimiz; Evvelâ: Gayet derecede bir ehemmiyetli meseleyi arz ediyoruz ki, büyük mecmua larımızın imha sına sakın, sakın meydan verilmeyecektir. Ne pahasına olursa olsun kurtarılacaktır. Yalnız imha kararı şimdi mi, yoksa eskiden mi verilmiştir? Ve sizce bu imha kararı resmen sabit midir? Bu ciheti olduğu gibi öğrenerek bize acele ve derhal bildiriniz. Saniyen: Bu hususta , Ankara’da olan kahraman Sungur’a ve Devlet Bakanına yazılan yazıyı berâ-yı malûmat takdim ediyoruz. Binler selâm ve hürmetle ellerinizden öperiz. Ziya, Zübeyir • • •
Emirdağ Lâhikası - II ·( 23 ) 0.80
Ana içeriğe atla Bu siteyi kullanarak, Çerez Politikamızı kabul etmektesiniz. Bu siteyi kullanarak, Çerez Politikamızı kabul etmektesiniz. Giriş yap Kaydol Soru Sor Rastgele Soru Hızlı Git Bilgi Yarışması Risale-i Nur Külliyatı Oku Dinle ? ... Soru - Cevaplar Makaleler Kaynak Eserler Nurpenceresi Bediüzzaman Kaydol Giriş yap Okuyup anlamak isteyenlere... Hızlı Git Soru Sor Okuyup anlamak isteyenlere... On Birinci Şuâ Alt Kategoriler Meyve Risâlesi 1 Birincisi 2 İkinci Mes'elenin Hülâsası 3 Üçüncü Mes'ele 4 Dördüncü Mes'ele 5 Beşinci Mes'ele 6 Altıncı Mes'ele 7 Yedinci Mes'ele 8 Sekizinci Mes'elenin bir Hülâsası 9 Dokuzuncu Mesele 10 Onuncu Mes'ele 11 On Birinci Mes'ele 12 Hatime 13 On Birinci Meselenin haşiyesinin bir lâhikasıdır. 14 « Önceki Kategori Üst Kategori Sonraki Kategori » Yükleniyor... Risale-i Nur Kütüphanesi (Google Play) • (iOS) • (Huawei) Bilim ve Gelişim Derneği Destek olmak ister misiniz? Sorularla Risale © 2003 - 2026 Biz Kimiz? Sık Sorulan Sorular Ziyaretçi Defteri İletişim
Şualar ·On Birinci Şuâ 0.80
Şu fıkra , mühim bir talebe olan Seyyid Şefik’indir. Şifahâne-i kalbinizden tulû eden Otuz Üçüncü Sözünüzle otuz üç cihet ten marîz olan kalb-i mecruh umuzu tedavi buyurmanızı bilhassa istirham eylerim. Seyyid Şefik • • •
Barla Lâhikası ·( 45 ) 0.80
…
Aziz kardeşlerim, sizinle konuştuğum bu dakika iftar vaktine yarım saat kalmış, bayram gecesidir, hastalık şiddetlidir. Onun için fazla konuşamıyorum. Bende, büyük ve tehlikeli hastalıktan, Risale-i Nur’un şahs-ı manevîsinin mu’cize gibi şifa duası keramet iyle o tehlike geçti. Fakat öyle şiddetli bir öksürük, bir heyecan var ki, sizin gibi canımdan ziyade sevdiğim kardeşlerimle konuşmayı kısa kesiyorum. Yalnız bu kadar var ki, Isparta havali sinde yüzer genç Said’ler ve Hüsrev’ler yetişmişler. Bu ihtiyar ve zaif Said dünyadan kemal-i istirahat-i kalb le veda etmeye hazırdır. Ve bilhassa mühim bir medrese-i Nuriye olan Sav Köyünün başta Hacı Hâfız, Mustafa Gül olarak Ahmed’leri, Mehmed’leri, hattâ muhterem hanımları (Tâhirî’nin refika sı ve kerime leri gibi) ve mâsum çocukları, Risale-i Nur’la meşgul olmalarını düşündükçe bu dünyada Cennet hayatının manevî bir nev’ ini zevk ediyorum, görüyorum. Oranın Ahmed’lerinin hediyesini umum o köy hesabına bir teberrük deyip öpüp başıma koydum. • • •
Kastamonu Lâhikası ·( 68 ) 0.80
Sikke-i Gaybiye’nin fiyatı olarak elli Rehber ’i nâşir lerinden parasını verdim, aldım, size gönderiyorum. Hem o mübarek mecmua nın bir mübarek fiyatı olarak, bana hizmet eden ve şimdilik pek lüzumu bulunmayan ve başkalarına da vermek istemediğim iki tencere ve on beş sene giydiğim pamuklu entari ve gayet mübarek bir kitaba mukabil , bir çaydanlık ve yirmi dört seneden beri tıraşa hizmet eden bir ustura ve çok zamandan beri bana hizmet eden bir çarşaf, hâzır Kılıç Ali’nin peder iyle Ahmed Rasih’in tahmin ve tensib iyle, dokuz lira tencere, dokuz lira da çaydanlık, dokuz lira tıraş bıçağı, pamuklu entari ve çarşaf ile iki el havlusu ve bir iç donu ile bir pamuklu gömlek fiyatı yekûn u yüz yirmi beş lira tahmin edilmiştir. Hâzır olan zâtlar bu kıymeti takdir ettiler. Ben daha az fiyat verdim; bu fiat çoktur derim. Umum a selâm. • • •
Emirdağ Lâhikası - I ·( 200 ) 0.80
…
Osmanlı cihan devletinin çöküş günlerinde bile altmış Türk lirası karşılığı bin iki yüz elli dört mark ediyordu. Bu meblağ esirken bile hür, başı göklere yükselen Bediüzzaman'a, ebed-müddet devleti Büyük Osmanlı'nın sadrazamı tarafından Kızılay başkanı Besim Ömer Paşa'ya emredilerek, ulaştırılmıştı. Esaretinin başlangıç günlerinde Bediüzzaman gibi milis albayı bir kahramana yardım elini uzatan sadaret makamı, iki buçuk yıllık Sibirya esaretinden sonra da yine aynı alakayı göstererek, devletin en yüksek ilim makamı olan Son Devrin İlim Akademisi mahiyetindeki Dârül-Hikmeti'l-İslamiye ye Osmanlı ordusunun adayı olarak âzâ tayin edilmiş. (bk. Necmeddin ŞAHİNER, Son Şahitler-I) Yazar: Sorularla Risale Kategorileri: A Okunma sayısı : 4.112 Sayfayı Word veya Pdf indir
Tanıyanların Dilinden ·ALİ ÇAVUŞ (HACI ALİ ARAS) 0.80
Mustafa Kemal
On İkinci Şuâ Denizli Mahkemesi Müdafaatından 1 بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ 2 Evet, biz bir cemiyetiz ve öyle bir cemiyetimiz var ki, her asırda üç yüz elli milyon dahil mensupları var. Ve her gün beş defa namazla o mukaddes cemiyetin prensiplerine kemâl-i hürmetle alâkalarını ve hizmetlerini gösteriyorlar. 3 اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ kudsî programıyla birbirinin yardımına, dualarıyla ve mânevî kazançlarıyla koşuyorlar. İşte, biz bu mukaddes ve muazzam cemiyetin efradındanız. Ve hususi vazifemiz de, Kur’ân’ın imanî hakikatlerini tahkikî bir surette ehl-i imana bildirip, onları ve kendimizi idam-ı ebedîden ve daimî, berzahî haps-i münferitten kurtarmaktır. Sair dünyevî ve siyasî ve entrikalı cemiyet ve komitelerle ve bizim medar-ı ittihamımız olan cemiyetçilik gibi asılsız ve mânâsız, gizli cemiyetle hiçbir münasebetimiz yoktur ve tenezzül etmiyoruz. • • • Dünyaya karışmak arzusu bizde bulunsaydı, böyle sinek vızıltısı gibi değil, top güllesi gibi ses ve patlak verecekti. Divan-ı Harb-i Örfîde ve Mustafa Kemal’in hiddetine karşı, divan-ı riyasette, şiddetli ve dokunaklı müdafaa eden bir adam, on sekiz sene zarfında kimseye sezdirmeden dünya entrikalarını çeviriyor diye onu ittiham eden, elbette bir garazla eder. Bu meselede benim şahsımın veya bazı kardeşlerimin kusuruyla Risale-i Nur’a hücum edilmez. O doğrudan doğruya Kur’ân’a bağlanmış. Ve Kur’ân dahi Arş-ı Âzamla bağlıdır. Kimin haddi var, elini oraya uzatsın, o kuvvetli ipleri çözsün? Hem bu memlekete maddî ve mânevî bereketi ve fevkalâde hizmeti, otuz üç âyât-ı Kur’âniyenin işârâtıyla ve İmam-ı Ali Radıyallahu Anhın üç kerâmât-ı gaybiyesiyle ve Gavs-ı Âzamın (k.s.) kat’î ihbarıyla tahakkuk etmiş olan Risale i Nur, bizim âdi ve şahsî kusurlarımızla mes’ul olmaz ve olamaz ve olmamalı. Yoksa bu memlekete hem maddî, hem mânevî telâfi edilmeyecek derecede zarar olacak. HAŞİYE Bazı zındıkların şeytanetiyle Risale-i Nur’a karşı çevrilen plânlar ve hücumlar inşaallah bozulacaklar. Onun şakirtleri başkalara kıyas edilmez, dağıttırılmaz, vazgeçirilmez, Cenâb-ı Hakkın inayetiyle mağlûp edilmezler. Eğer maddî müdafaadan Kur’ân men etmeseydi, bu milletin can damarı hükmünde umumun teveccühünü kazanan ve her tarafta bulunan o şakirtler, Şeyh Said ve Menemen hâdiseleri gibi cüz’î ve neticesiz hâdiselerle bulaşmazlar. Allah etmesin, eğer mecburiyet derecesinde onlara zulmedilse ve Risale-i Nur’a hücum edilse, elbette hükümeti iğfal eden zındıklar ve münâfıklar bin derece pişman olacaklar. Elhâsıl, madem biz ehl-i dünyanın dünyalarına ilişmiyoruz; onlar da bizim âhiretimize, imanî hizmetimize ilişmesinler. Mevkuf Said Nursî • • • بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ 1 Efendiler; Size kat’î haber veriyorum ki, buradaki zâtların, bizimle ve Risale-i Nur’la münasebeti olmayan veya az bulunanlardan başka, istediğiniz kadar hakikî kardeşlerim ve hakikat yolunda hakikatli arkadaşlarım var. Biz Risale-i Nur’un keşfiyat-ı kat’iyesiyle iki kere iki dört eder derecesinde sarsılmaz bir kanaatla bilmişiz ki, ölüm bizim için, sırr-ı Kur’ân ile, idam-ı ebedîden terhis tezkeresine çevrilmiş. Ve bize muhalif ve dalâlette gidenler için, o kat’î ölüm, ya idam-ı ebedîdir (eğer âhirete kat’î imanı yoksa), veya ebedî ve karanlıklı haps-i münferittir (eğer âhirete inansa ve sefahet ve dalâlette gitmişse). Acaba dünyada bu mes’eleden daha büyük, daha ehemmiyetli bir mesele-i insaniye var mı ki, bu ona âlet olsun? Sizden soruyorum.
Şualar ·1936 ·On İkinci Şuâ
Evvelâ: Bu Beşinci Şuâyı hükümetin eline geçmeden evvel biz mahrem tutuyorduk. Hem bütün taharrilerde bende bulunmadı. Hem maksadı yalnız avâmın imanlarını şüphelerden ve müteşabih hadîsleri inkârdan kurtarmaktır. Dünya cihetine üçüncü, dördüncü derecede, dolayısıyla bakar. Hem verdiği haberler doğrudur. Hem ehl-i siyaset ve dünya ile mübareze etmiyor, yalnız ihbar eder. Hem şahısları tayin etmiyor. Küllî bir surette, bir hakikat-i hadîsiyeyi beyan eder. Fakat, o küllî hakikati bu asırdaki dehşetli bir şahsa tam tatbik etmişler. Onun için bu senelerde yeni telif edilmiş zannıyla itiraz ettiler. Hem o risalenin aslı, Dârü’l-Hikmetten daha eskidir. Yalnız bir zaman sonra tanzim edildi, Risale-i Nur’a girdi. Şöyle ki:.. Bundan kırk sene evvel ve Hürriyetten bir sene evvel İstanbul’a geldim. O zaman Japonya’nın Başkumandanı, İslâm ulemasından dinî bazı sualler sormuştu. Onları İstanbul hocaları benden sordular. Hem çok şeyleri o münasebetle sual ettiler. Ezcümle, bir hadîste, “Âhirzamanda dehşetli bir şahıs sabah kalkar, alnında ‘Hâzâ kâfirün’ yazılmış bulunur” diye hadîs var deyip benden sordular. Dedim: “Bir acîp şahıs bu milletin başına geçer ve sabah kalkar, başına şapka giyer ve giydirir.” Bu cevaptan sonra bunu sordular: “Acaba o zaman onu giyen kâfir olmaz mı?” Dedim: “Şapka başa gelecek, secdeye gitme diyecek. Fakat, baştaki iman o şapkayı da secdeye getirecek, inşaallah Müslüman edecek.” Sonra dediler: “Aynı şahıs bir su içecek, onun eli delinecek ve bu hâdise ile ‘Süfyan’ olduğu bilinecek.” Ben de cevaben dedim: “Bir darb-ı mesel var. Çok israflı adama eli deliktir denilir. Yani elinde mal durmuyor, akıyor, zâyi oluyor deniliyor. İşte o dehşetli adam bir su olan rakıya müptelâ olup, onunla hasta olacak ve kendisi hadsiz israfata girecek, başkalarını da alıştıracak.” Sonra birisi sordu ki: “O öldüğü zaman İstanbul’da dikili taşta şeytan dünyaya bağıracak ki, filân öldü.” O vakit ben dedim: “Telgrafla haber verilecek.” Fakat bir zaman sonra, radyo çıkmış işittim. Eski cevabım tam değilmiş bildim. Sekiz sene sonra Dârü’l-Hikmette iken dedim: “Şeytan gibi radyoyla dünyaya işittirecek.” Sonra sedd-i Zülkarneyn ve Ye’cüc ve Me’cüc ve dâbbetü’l-arz ve Deccal ve nüzûl-ü İsa (a.s.) hakkında sualler sormuşlardı. Ben de cevap vermiştim. Hattâ eski risalelerimde onlar kısmen yazılmışlar. Bir zaman sonra Mustafa Kemal iki defa şifre ile Van vilâyetinin eski valisi ve benim dostum Tahsin Beyin vasıtasıyla beni, neşredilen Hutuvât-ı Sitte’ye mükâfaten taltif için Ankara’ya celb etti, gittim. Şeyh Sinusî Kürtçe lisanı bilmediğinden, beni onun yerinde üç yüz lira maaşla vilâyât-ı şarkıye vâiz-i umumîsi, hem meb’us, hem Diyanet Riyaseti dairesinde, Dârü’l-Hikmet âzâlarıyla beraber, eski vazifemle memnun etmek ve benim Van’da temelini attığım Medresetü’z-Zehrâ ve şark dârülfünunuma Sultan Reşad’ın verdiği on dokuz bin altın lira, iki yüz mebus içinde yüz altmış üç mebusun imzasıyla yüz elli bin banknota iblâğ edilerek kabul edildiği halde, ben Beşinci Şuâ aslının verdiği haberin bir kısmını, orada bir adamda gördüm. Mecburiyetle o çok ehemmiyetli vazifeleri bıraktım. Ve “Bu adamla başa çıkılmaz, mukabele edilmez” diye, dünyayı ve siyaseti ve hayat-ı içtimaiyeyi terk edip yalnız imanı kurtarmak yolunda vaktimi sarf ettim. Fakat bazı zâlim ve insafsız memurlar, bana dünyaya bakacak iki üç risaleyi yazdırdılar.
Şualar ·1936 ·On Dördüncü Şuâ
Sonra bazı zâtlar, âhirzaman hâdisatını haber veren müteşabih hadîsleri suâl etmek münasebetiyle, o eski risalenin aslını tanzim ettim. Risale-i Nur’un Beşinci Şuâı namını aldı. Risale-i Nur’un numaraları, telif tertibiyle değil. Meselâ, Otuz Üçüncü Mektup, Birinci Mektuptan daha evvel telif edilmiş ve bu Beşinci Şuânın aslı ve Risale-i Nur’un bir kısım eczaları, Risale-i Nur’dan evvel telif edilmiş. Her ne ise... Bu makamda bir müddeiumumînin, Mustafa Kemal’e dostluğu taassubuyla, kanunsuz ve lüzumsuz ve yanlış itiraz ve sualleri beni bu sadet harici gibi izahatı vermeye mecbur eyledi. Ben onun, adliye kanunu namına tamamen şahsî ve kanunsuz bir sözünü misal olarak beyan ediyorum. Dedi: “Beşinci Şuâda sen hiç kalben nedamet etmedin mi ki, onu rakıdan ve şaraptan su tulumbası gibi tâbirlerle tezyif etmişsin?” Ben onun bütün bütün mânâsız ve yanlış ve dostluk taassubuna mukàbil derim: Kahraman ordunun zaferi ve şerefi ona verilmez, yalnız onun bir hissesi olabilir. Nasıl ki ordunun ganimeti, malları, erzakları bir kumandana verilse zulümdür, dehşetli bir haksızlıktır. Evet nasıl o insafsız, o çok kusurlu adamı sevmemekle beni ittiham etti, âdeta vatan hâini yaptı. Ben de onu, orduyu sevmemekle ittiham ediyorum. Çünkü bütün şerefi ve mânevî ganimeti o dostuna verip, orduyu şerefsiz bırakıyor. Hakikat ise, müsbet şeyler, haseneler, iyilikler cemaate, orduya tevzi edilir ve menfîler ve tahribat ve kusurlar başa verilir. Çünkü birşeyin vücudu, bütün şeraitin ve erkânının vücudu ile olur ki, kumandan yalnız bir şarttır. Ve o şeyin ademi ve bozulması ise, bir şartın ademiyle ve bir rüknün bozulmasıyle olur, mahvolur, bozulur. O fenalık başa ve reise verilebilir. İyilikler ve haseneler, ekseriyetle müsbet ve vücudîdir. Başlar sahip çıkamazlar. Fenalıklar ve kusurlar, ademîdir ve tahribîdir. Reisler mes’ul olurlar. Hak ve hakikat böyle iken, nasıl ki bir aşiret fütuhat yapsa, “Aferin Hasan Ağa”; mağlûp olsa “Aşirete Tuh” diye aşiret tezyif edilse, bütün bütün hakikatin aksine hükmedilir. Aynen öyle de, beni ittiham eden o müddeî bütün bütün hak ve hakikatin aksine bir hatâsıyla, güya adliye namına hükmetti. Aynen bunun hatası gibi: Eski Harb-i Umumîden biraz evvel, ben Van’da iken, bazı dindar ve müttakî zâtlar yanıma geldiler. Dediler ki: “Bazı kumandanlarda dinsizlik oluyor. Gel, bize iştirak et. Biz bu reislere isyan edeceğiz.” Ben de dedim: “O fenalıklar ve o dinsizlikler, o gibi kumandanlara mahsustur. Ordu onunla mes’ul olmaz. Bu Osmanlı ordusunda belki yüz bin evliya var. Ben bu orduya karşı kılıç çekmem ve size iştirak etmem.” O zâtlar benden ayrıldılar, kılıç çektiler; neticesiz Bitlis hâdisesi vücuda geldi. Az zaman sonra, Harb-i Umumî patladı. O ordu, din namına iştirak etti, cihada girdi, o ordudan yüz bin şehidler evliya mertebesine çıkıp beni o dâvamda tasdik edip kanlarıyla velâyet fermanlarını imzaladılar. Her ne ise... Biraz uzun söylemeye mecbur oldum. Çünkü hiçbir hissiyatla ve hâricî tesiratla müteessir olmamak, mâhiyetinin kat’î bir hassası bulunan adalet hakikatı namına, cüz’î ve hattâ hissiyat ve tarafgirlikle bize ve Risale-i Nur’a karşı müzeyyifâne hareket eden bir müddeiumumînin acîp vaziyeti beni bu uzun ifadeye sevk etti.
Şualar ·1936 ·On Dördüncü Şuâ
On Üçüncü Söz بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْاٰنِ مَا هُوَ شِفَاۤءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنْبَغِى لَهُ 1 KUR’ÂN-I HAKÎM ile felsefe ulûmunun mahsul-ü hikmetlerini, ders-i ibretlerini, derece-i ilimlerini muvazene etmek istersen, şu gelecek sözlere dikkat et. İşte, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân’ın, bütün kâinattaki âdiyat namıyla yad olunan, harikulâde ve birer mucize-i kudret olan mevcudat üstündeki âdet ve ülfet perdesini keskin beyanatıyla yırtıp, o hakaik-ı acibeyi zîşuura açıp, nazar-ı ibretlerini celb edip, ukûle tükenmez bir hazine-i ulûm açar. Felsefe hikmeti ise, bütün harikulâde olan mucizat-ı kudreti âdet perdesi içinde saklayıp cahilâne ve lâkaydâne üstünde geçer. Yalnız harikulâdelikten düşen ve intizam-ı hilkatten huruç eden ve kemâl-i fıtrattan sukut eden nadir fertleri nazar-ı dikkate arz eder, onları birer ibretli hikmet diye zîşuura takdim eder. Meselâ, en cami’ bir mucize-i kudret olan insanın hilkatini âdi deyip lâkaytlıkla bakar. Fakat insanın kemâl-i hilkatinden huruç etmiş, üç ayaklı yahut iki başlı bir insanı bir velvele-i istiğrabla nazar-ı ibrete teşhir eder. Meselâ, en lâtif ve umumî bir mucize-i rahmet olan, bütün yavruların hazine-i gaybdan muntazam iâşelerini âdi görüp küfran perdesini üstüne çeker. Fakat intizamdan şüzuz etmiş, kabilesinden cüda olmuş, yalnız olarak gurbete düşmüş, denizin altında olan bir böceğin bir yeşil yaprakla iâşesini görür, ondan tecellî eden lütuf ve keremle bütün hâzır balıkçıları ağlatmak ister.HAŞİYE İşte, Kur’ân-ı Kerîmin ilim ve hikmet ve marifet-i İlâhiye cihetiyle servet ve gınâsı; ve felsefenin ilim ve ibret ve marifet-i Sâni cihetindeki fakr ve iflâsını gör, ibret al! İşte bu sırdandır ki, Kur’ân-ı Hakîm, nihayetsiz parlak, yüksek hakikatleri cami’ olduğundan, şiirin hayalâtından müstağnidir. Evet, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyanın i’caz derecesindeki kemâl-i nizam ve intizamı ve kitab-ı kâinattaki intizâmât-ı san’atı muntazam üslûplarıyla tefsir ettikleri halde, manzum olmadığının diğer bir sebebi de budur ki: Âyetlerinin herbir necmi, vezin kaydı altına girmeyip ta ekser âyetlere bir nevi merkez olsun ve kardeşi olsun ve mâbeynlerinde mevcut münasebet-i mâneviyeye rabıta olmak için, o daire-i muhîta içindeki âyetlere birer hatt-ı münasebet teşkil etmesidir. Güya, serbest herbir âyetin ekser âyetlere bakar birer gözü, müteveccih birer yüzü var. Kur’ân içinde binler Kur’ân bulunur ki, herbir meşrep sahibine birisini verir. Nasıl ki, Yirmi Beşinci Sözde beyan edildiği gibi, Sûre-i İhlâs içinde, otuz altı Sûre-i İhlâs miktarınca, herbiri zi’l-ecniha olan altı cümlenin terkibatından müteşekkil bir hazine-i ilm-i tevhid bulunuyor ve tazammun ediyor. Evet, nasıl ki semâda olan intizamsız yıldızların sureten adem-i intizamı cihetiyle herbir yıldız, kayıt altına girmeyip herbirisi ekser yıldızlara bir nevi merkez olarak daire-i muhîtasındaki birer birer herbir yıldıza, mevcudat beynindeki nisbet-i hafiyeye işaret olarak, birer hatt-ı münasebet uzatıyor. Güya herbir tek yıldız, necm-i âyet gibi, umum yıldızlara bakar birer gözü, müteveccih birer yüzü vardır. İşte, intizamsızlık içinde kemâl-i intizamı gör, ibret al. وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ 1 nın bir sırrını bil. Hem âyet-i وَمَا يَنْبَغِى لَهُ 2 sırrını da bununla anla ki: Şiirin şe’ni, küçük ve sönük hakikatleri, büyük ve parlak hayallerle süslendirip beğendirmek ister. Halbuki Kur’ân’ın hakikatleri o kadar büyük, âli, parlak ve revnaktardır ki, en büyük ve parlak hayal, o hakikatlere nisbet edilse, gayet küçük ve sönük kalır. Meselâ,
Sözler ·1921 ·On Üçüncü Söz
Bir suale cevap olarak yazdığım bir fıkrayı, size de fâidesi olur ihtimaliyle beyan ediyorum: Evliya divanlarını ve ulemanın kitaplarını çok mütalâa eden bir kısım zâtlar taraflarından soruldu: “Risaletü’n-Nur’un verdiği zevk ve şevk ve iman ve iz’ân onlardan çok kuvvetli olmasının sebebi nedir?” Elcevap: Eski mübarek zâtların ekseri divanları ve ulemanın bir kısım risaleleri imanın ve mârifetin neticelerinden ve meyvelerinden ve feyizlerinden bahsederler. Onların zamanlarında imanın esasatına ve köklerine hücum yoktu ve erkân-ı iman sarsılmıyordu. Şimdi ise köklerine ve erkânına şiddetli ve cemaatli bir surette taarruz var. O divanlar ve risalelerin çoğu has mü’minlere ve fertlere hitap ederler; bu zamanın dehşetli taarruzunu def edemiyorlar. Risaletü’n-Nur ise, Kur’ân’ın bir mânevî mu’cizesi olarak imanın esasatını kurtarıyor ve mevcut imandan istifade cihetine değil, belki çok deliller ve parlak burhanlarla imanın ispatına ve tahkikine ve muhafazasına ve şübehattan kurtarmasına hizmet ettiğinden, herkese bu zamanda ekmek gibi, ilâç gibi lüzumu var olduğunu dikkatle bakanlar hükmediyorlar. O divanlar derler ki: “Velî ol, gör; makamata çık, bak, nurları, feyizleri al.” Risaletü’n-Nur ise der: “Her kim olursan ol; bak, gör. Yalnız gözünü aç, hakikati müşahede et, saadet-i ebediyenin anahtarı olan imanını kurtar”. Hem Risaletü’n-Nur, en evvel tercümanının nefsini iknaa çalışır, sonra başkalara bakar. Elbette nefs-i emmaresini tam ikna eden ve vesvesesini tamamen izale eden bir ders, gayet kuvvetli ve hâlistir ki, bu zamanda cemaat şekline girmiş dehşetli bir şahs-ı mânevî-i dalâlet karşısında tek başıyla galibâne mukabele eder. Hem Risaletü’n-Nur, sair ulemanın eserleri gibi, yalnız aklın ayağı ve nazarıyla ders vermez; ve evliya misilli yalnız kalbin keşf ve zevkiyle hareket etmiyor. Belki akıl ve kalbin ittihad ve imtizacı ve ruh ve sair letâifin teavünü ayağıyla hareket ederek evc-i âlâya uçar. Taarruz eden felsefenin değil ayağı, belki gözü yetişmediği yerlere çıkar, hakaik-i imaniyeyi kör gözüne de gösterir • • •
Kastamonu Lâhikası ·1940 ·( 5 )
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ 1 Telifinden otuz dört sene sonra, Münazarat namındaki esere baktım. Gördüm ki, Eski Said’in o zamandaki inkılâptan ve o muhitten ve tesirat-ı hariciyeden neş’et eden bir hâlet-i ruhiyeyle yazdığı bu gibi eserlerinde hatîat var. O kusurat ve hatîatımdan bütün kuvvetimle istiğfar ediyorum ve o hatîattan nedamet ediyorum. Cenâb-ı Hakkın rahmetinden niyazım odur ki, ehl-i imanın meyusiyetlerini izale niyetiyle ettiği hatîat hüsn-ü niyetine bağışlansın, affedilsin. Eski Said’in bu gibi eserlerinde iki esas-ı mühim hükmediyor. O iki esasın hakikatleri vardır. Fakat ehl-i velâyetin keşfiyatı tevilâta ve rüya-yı sadıkanın tevile muhtaç oldukları gibi, o hiss-i kablelvukuun dahi, daha ince tâbirlere lüzumu varken, Eski Said’in o hiss-i kablelvukuyla hissettiği o iki hakikatin tevilsiz, tâbirsiz bir surette beyanı, kısmen kusurlu ve kısmen hilâf görünüyor. Birinci esas: Ehl-i imanın meyusiyetine karşı, “İstikbalde bir nur var” diye müjde verdiğidir. Bir hiss-i kablelvukuyla Risale-i Nur’un istikbalde, dehşetli bir zamanda çok ehl-i imanın imanlarını takviye edip kurtarmasını hissedip o adese ile Hürriyet inkılâbındaki siyaset dairelerine bakmış. Tâbirsiz, tevilsiz tatbike çalışmış; siyaset ve kuvvet ve kemmiyet noktasında zannetmiş. Doğru hissetmiş, fakat tam doğru diyememiş. İkinci esas: Eski Said, bazı dâhi siyasî insanlar ve harika ediplerin hissettikleri gibi, çok dehşetli bir istibdadı hissedip ona karşı cephe almışlardı. O hiss-i kablelvuku tâbir ve tevile muhtaç iken, bilmeyerek resmî, zaif ve ismî bir istibdat görüp ona karşı hücum gösteriyorlardı. Halbuki onlara dehşet veren, bir zaman sonra gelecek olan istibdatların zaif bir gölgesini asıl zannederek öyle davranmışlar, öyle beyan etmişler. Maksat doğru, fakat hedef hatâ... İşte Eski Said de, eski zamanda böyle acip bir istibdadı hissetmiş. Bazı âsârında, ona hücumla beyanatı var. O müthiş istibdâdât-ı acîbeye karşı meşruta-i meşruayı bir vasıta-i necat görüyordu. Ve hürriyet-i şer’iye, Kur’ân’ın ahkâmı dairesindeki meşveretle o müthiş musibeti def eder diye düşünüp öylece çalışmış. Evet, zaman gösterdi ki, hürriyetperver namını alan bir devletin, o istikbalde gelen istibdadın bir nümunesi olarak, üç yüz müstebit memurlarıyla, üç yüz milyon Hindistan’ı, üç yüz seneden beri, üç yüz adam gibi kolay bağlayıp deprenmeyecek derecede istibdat altına alarak, eşedd-i zulmü âzamî bir derecede, yani birisinin hatâsıyla binler adamı tecziye etmek olan kanun-u müstebidâneye inzibat ve adalet namını vermiş; dünyayı aldatmış, ateşe vermiş. Münazarat namındaki eserde, bazı lâtife suretinde bazı kayıtlar, haşiyecikler bulunur. O eski zaman telifinde zarifü’t-tab’ talebelerine bir mülâtafe nev’indendir. Çünkü onlar, o dağlarda beraberindeydiler. Onlara ders suretinde beyan ediyormuş. Hem bu Münazarat risalesinin ruhu ve esası hükmünde olan hâtimesindeki Medresetü’z-Zehrâ hakikatı ise, istikbalde çıkacak olan Risale-i Nur’a bir beşik, bir zemin izhar etmek idi ki, bilmediği, ihtiyarsız olarak ona sevk olunuyordu. Bir hiss-i kablelvukuyla o nuranî hakikati bir maddî surette arıyordu. Sonra o hakikatin maddî ciheti dahi vücuda gelmeye başladı. Sultan Reşad, 19 bin altın lirayı Van’da temeli atılan o Medresetü’z-Zehrâya verdi, temel atıldı. Fakat sabık Harb-i Umumî çıktı, geri kaldı.
Kastamonu Lâhikası ·1940 ·( 49 )
Yirmi Dokuzuncu Söz Bekà-i ruh ve melâike ve haşre dairdir. اَعوُذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ - بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ تَنَزَّلُ الْمَلٰۤئِكَةُ وَالرُّوحُ فِيهَا بِاِذْنِ رَبِّهِمْ 1 2 قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبِّى Şu makam, iki maksad-ı esas ile bir mukaddimeden ibarettir. Mukaddime MELÂİKE ve ruhaniyâtın vücudu, insan ve hayvanların vücudu kadar kat’îdir denilebilir. Evet, On Beşinci Sözün Birinci Basamağında beyan edildiği gibi, hakikat kat’iyen iktiza eder ve hikmet yakînen ister ki, zemin gibi, semâvâtın dahi sekeneleri bulunsun ve zîşuur sekeneleri olsun ve o sekeneler o semâvâta münasip bulunsun. Şeriatin lisanında, pek çok muhtelifü’l-cins olan o sekenelere “melâike ve ruhaniyat” tesmiye edilir. Evet, hakikat böyle iktiza eder. Zira, şu zeminimiz, semâya nisbeten küçüklüğü ve hakaretiyle beraber zîşuur mahlûklarla doldurulması, ara sıra boşaltıp yeniden yeni zîşuurlarla şenlendirilmesi işaret eder, belki tasrih eder ki, şu muhteşem burçlar sahibi olan, müzeyyen kasırlar misali olan semâvât dahi, nur-u vücudun nuru olan zîhayat ve zîhayatın ziyası olan zîşuur ve zevil’idrak mahlûklarla elbette doludur. O mahlûklar dahi, ins ve cin gibi, şu saray-ı âlemin seyircileri ve şu kâinat kitabının mütalâacıları ve şu saltanat-ı rububiyetin dellâllarıdırlar. Küllî ve umumî ubûdiyetleriyle, kâinatın büyük ve küllî mevcudatın tesbihatlarını temsil ediyorlar. Evet, şu kâinatın keyfiyâtı, onların vücutlarını gösteriyor. Çünkü, kâinatı had ve hesaba gelmeyen dakik san’atlı tezyinat ve o mânidar mehâsinle ve hikmettar nukuşla süslendirip tezyin etmesi, bilbedâhe, ona göre mütefekkir istihsan edicilerin ve mütehayyir takdir edicilerin enzârını ister, vücutlarını talep eder. Evet, nasıl ki hüsün elbette bir âşık ister. Taam ise aç olana verilir. Öyle ise, şu nihayetsiz hüsn-ü san’at içinde gıda-yı ervah ve kut-u kulûb, elbette melâike ve ruhanîlere bakar, gösterir. Madem bu nihayetsiz tezyinat, nihayetsiz bir vazife-i tefekkür ve ubûdiyet ister. Halbuki, ins ve cin, şu nihayetsiz vazifeye, şu hikmetli nezarete, şu vüs’atli ubûdiyete karşı, milyondan ancak birisini yapabilir. Demek, bu nihayetsiz ve çok mütenevvi olan şu vezâif ve ibadete, nihayetsiz melâike envâları, ruhaniyat ecnasları lâzımdır ki, şu mescid-i kebîr-i âlemi saflarıyla doldurup şenlendirsin. Evet, şu kâinatın herbir cihetinde, herbir dairesinde, ruhaniyat ve melâikelerden birer taife, birer vazife-i ubûdiyetle muvazzaf olarak bulunurlar. Bazı rivâyât-ı ehâdisiyenin işârâtıyla ve şu intizam-ı âlemin hikmetiyle denilebilir ki, bir kısım ecsâm-ı câmide-i seyyâre, yıldızlar seyyârâtından tut, tâ yağmur katarâtına kadar, bir kısım melâikenin sefine ve merâkibidirler. O melâikeler, bu seyyârelere izn-i İlâhi ile binerler, âlem-i şehadeti seyredip gezerler ve o merkeplerinin tesbihatını temsil ederler. Hem denilebilir: Bir kısım hayattar ecsam, bir hadis-i şerifte “Ehl-i Cennet ruhları, berzah âleminde yeşil kuşların cevflerine girerler ve Cennette gezerler” 1 diye işaret ettiği, “tuyurun hudrun“ tesmiye edilen Cennet kuşlarından tut, tâ sineklere kadar, bir cins ervâhın tayyareleridir. Onlar, bunların içine emr-i Hakla girerler, âlem-i cismaniyâtı seyredip, o hayattar cesetlerdeki göz, kulak gibi duygularıyla, âlem-i cismanîdeki mu’cizât-ı fıtratı temâşâ ediyorlar, tesbihat-ı mahsusalarını eda ediyorlar.
Sözler ·1921 ·Yirmi Dokuzuncu Söz
…
Bin bârekâllah! Böyle bir zamanda böyle ihlâslı sadakat, liveçhillâh uhuvvet ve fisebîlillâh muavenet, ancak âlî-himmet sıddîkinlerde bulunur. Hâlık-ı Zülcelâle hadsiz hamd ve şükür olsun ki, sizin gibileri, Kur’ân-ı Hakîme hâdim ve Risale-i Nur’a şakirt eylemiş. Hüsrev kardeş; Senin, umum kardeşlerin namına bayram tebriki hesabına, başta Kur’ân’ın baştaki çok şirin ve güzel cüzleri olarak Mektubat’ın kısm-ı âzamını hediye etmekliğiniz, bin tebrik hükmünde oldu. Bin Bârekâllah! Küçük Ali kardeşim; Senin, büyük mânevî hediyen beni cidden şaşırttı, çok mütehayyir etti. O mükemmel yazılar, Büyük Ali’nin, yoksa Küçük Ali’nin mi, bilemedim. Benim için yeniden dünyaya bir Abdurrahman, bir Lütfü gelmiş gibi, Büyük Hâfız Ali’nin sisteminde bir kahraman yardımcı ve iki mübarek ve hâlis ve kıymettar Mustafa’ların elinde bir elmas kılıç, buranın fethinde benim gibi bir âcizin muavenetine koşuyor gördüm. Mâşâallah, büyük Hâfız Ali’nin nuranî ve büyük fabrikası Kuleönü’nü de içine almış gibi, aynı kalem, aynı tarz, aynı iktidar göstermişsin. Risale-i Nur’un tam kametine yakışacak nakışlar, murassâ elbise giydirmişsiniz. • • •
Kastamonu Lâhikası ·1940 ·( 14 )
On Dördüncü Söz بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ 1 الۤرٰ كِتَابٌ اُحْكِمَتْ اٰيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ KUR’ÂN-I HAKÎMİN ve Kur’ân’ın müfessir-i hakikîsi olan Hadîsin bir kısım yüksek ve ulvî hakaikına çıkmak için teslim ve inkıyâdı noksan olan kalblere yardım edecek basamaklar hükmünde, o hakikatlerin bir kısım nazirelerine işaret edeceğiz. Ve hâtimesinde bir ders-i ibret ve bir sırr-ı inâyet beyan edilecek. O hakikatlerden haşir ve kıyametin nazireleri Onuncu Sözde, bilhassa Dokuzuncu Hakikatinde zikredildiği için, tekrara lüzum yoktur. Yalnız, sair hakikatlerden nümune olarak Beş Mesele zikrederiz. BİRİNCİSİ: Meselâ, 2 خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضَ فِى سِتَّةِ اَيَّامٍ “Altı günde gökleri ve yeri yarattık” demek olan; hem, belki bin ve elli bin sene gibi uzun zamandan ibaret olan eyyâm-ı Kur’âniye ile, insan dünyası ve hayvan âlemi altı günde yaşayacağına işaret eden hakikat-i ulviyesine kanaat getirmek için, birer gün hükmünde olan herbir asırda, herbir senede, herbir günde Fâtır-ı Zülcelâlin halk ettiği seyyal âlemleri, seyyar kâinatları, geçici dünyaları nazar-ı şuhuda gösteriyoruz. Evet, güya insanlar gibi dünyalar dahi birer misafirdir. Her mevsimde Zât-ı Zülcelâlin emriyle âlem dolar, boşanır. İKİNCİSİ: Meselâ, وَلاَ رَطْبٍ وَلاَ يَابِسٍ اِلاَّ فِى كِتَابٍ مُبِينٍ وَكُلَّ شَىْءٍ اَحْصَيْنَاهُ فِىۤ اِمَامٍ مُبِينٍ لاَ يَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِى السَّمٰوَاتِ وَلاَ فِى اْلاَرْضِ وَلاَۤ اَصْغَرُ مِنْ ذٰلِكَ وَلاَۤ اَكْبَرُ اِلاَّ فِى كِتَابٍ مُبِينٍ 1 gibi âyetlerin ifade ettikleri ki, “Bütün eşya, bütün ahvâliyle, vücuda gelmeden ve geldikten sonra ve gittikten sonra yazılıdır ve yazılır ve yazılıyor” demek olan hakikat-i âliyesine kanaat getirmek için, Nakkâş-ı Zülcelâl, rû-yi zeminin sahifesinde, her mevsimde, bahusus baharda değiştirdiği nihayetsiz muntazam mahlûkatın fihriste-i vücutlarını, tarihçe-i hayatlarını, desatir-i hareketlerini çekirdeklerinde, tohumlarında, köklerinde, mânevî bir surette derc ve muhafaza ettiğini; ve zevâlden sonra, semerelerinde aynen kalem-i kaderiyle, mânevî bir tarzda, basit tohumcuklarında yazdığını; hattâ her geçici baharda, yaş kuru ne varsa, mahdut zerrecikler ve kemikler hükmünde olan tohumlarda, ölmüş odunlarda kemâl-i intizamla muhafaza ettiğini nazar-ı şuhuda gösteriyoruz. Güya herbir bahar, birtek çiçek gibi, gayet muntazam ve mevzun olarak, zeminin yüzüne bir Cemîl ve Celîlin eliyle takılıp koparılıyor, konup kaldırılıyor. Hakikat böyleyken, beşerin en acip bir dalâleti budur ki, kader kaleminin sahifesi olan Levh-i Mahfuzun yalnız bir cilve-i aksi olarak, fihriste-i san’at-ı Rabbâniye olup ehl-i gafletin lisanında “tabiat” denilen bu kitabet-i fıtriyeyi, bu nakş-ı san’atı, bu münfail mistar-ı hikmeti, “tabiat-ı müessire“ diyerek masdar ve fail telâkki etmesidir. Eyne’s-serâ mine’s-süreyyâ? Hakikat nerede, ehl-i gafletin telâkkileri nerede? ÜÇÜNCÜSÜ: Meselâ, Hamele-i Arş ve yer ve göklerin melâike-i müekkelleri ve sair bir kısım melekler hakkında Muhbir-i Sadıkın tasvir ettiği, meselâ kırk binler başlı, her başında kırk binler lisan ve her lisanda kırk binler tarzda tesbihat ettiklerini 1 ve intizam ve külliyet ve vüs’at-i ubûdiyetlerini ifade eden hakikate çıkmak için şuna dikkat et ki, Zât-ı Zülcelâl, تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَاْلاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ اِنَّا سَخَّرْناَ الْجِبَالَ مَعَهُ يُسَبِّحْنَ... اِنَّا عَرَضْنَا اْلاَمَانَةَ عَلَى السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ وَالْجِبَالِ 2 gibi âyetlerle tasrih ediyor ki, mevcudatın en büyüğü ve küllîsi dahi, kendi külliyetine göre ve azametine münasip bir tarzda tesbihat ettiğini gösteriyor ve öyle de görünüyor.
Sözler ·1921 ·On Dördüncü Söz
Altıncı Mektup 2 وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ1 بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ سَلاَمُ اللّٰهِ وَرَحْمَتُهُ وَبَرَكَاتُهُ عَلَيْكُمَا وَعَلٰى اِخْوَانِكُمَا مَادَامَ الْمَلَوَانِ وَتَعَاقَبَ الْعَصْرَانِ وَمَادَامَ الْقَمَرَانِ وَاسْتَقْبَلَ الْفَرْقَدَانِ 3 GAYRETLİ kardeşlerim, hamiyetli arkadaşlarım ve dünya denilen diyar-ı gurbette medar-ı tesellilerim, Madem Cenâb-ı Hak sizleri, fikrime ihsan ettiği mânâlara hissedar etmiştir; elbette hissiyatıma da hissedar olmak hakkınızdır. Sizleri ziyade müteessir etmemek için, gurbetimdeki firkatimin ziyade elîm kısmını tayyedip bir kısmını sizlere hikâye edeceğim. Şöyle ki: Şu iki üç aydır pek yalnız kaldım. Bazan on beş yirmi günde bir defa misafir yanımda bulunur. Sair vakitlerde yalnızım. Hem yirmi güne yakındır dağcılar yakınımda yok dağıldılar. İşte gece vakti, şu garibâne dağlarda, sessiz, sadasız, yalnız, ağaçların hazinâne hemhemeleri içinde, kendimi birbiri içinde beş muhtelif renkli gurbetlerde gördüm. Birincisi: İhtiyarlık sırrıyla, hemen ekseriyet-i mutlaka ile, akran ve ahbabım ve akaribimden yalnız ve garip kaldım. Onlar beni bırakıp âlem-i berzaha gittiklerinden neş’et eden hazin bir gurbeti hissettim. İşte, şu gurbet içinde ayrı diğer bir daire-i gurbet açıldı. O da, geçen bahar gibi alâkadar olduğum ekser mevcudat beni bırakıp gittiklerinden hâsıl olan firkatli bir gurbeti hissettim. Ve şu gurbet içinde bir daire-i gurbet daha açıldı ki, vatanımdan ve akaribimden ayrı düşüp yalnız kaldığımdan tevellüt eden firkatli bir gurbeti hissettim. Ve şu gurbet içinde, gecenin ve dağların garibâne vaziyeti bana rikkatli bir gurbeti daha hissettirdi. Ve şu gurbetten dahi, şu fâni misafirhaneden ebedü’l-âbâd tarafına harekete âmâde olan ruhumu fevkalâde bir gurbette gördüm. Birden, fesübhânallah dedim, bu gurbetlere ve karanlıklara nasıl dayanılır düşündüm. Kalbim feryatla dedi: Yâ Rab, garibem, bîkesem, zaîfem, nâtüvânem, alîlem, âcizem, ihtiyarem, Bî-ihtiyarem, el-aman-gûyem, afv-cûyem, meded-hâhem, zidergâhet İlâhî! Birden, nur-u iman, feyz-i Kur’ân, lütf-u Rahmân imdadıma yetiştiler. O beş karanlıklı gurbetleri, beş nuranî ünsiyet dairelerine çevirdiler. Lisanım 1 حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ söyledi. Kalbim فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّٰهُ لاَۤ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ 2 âyetini okudu. Aklım dahi, ıztırabından ve dehşetinden feryat eden nefsime hitaben dedi: Bırak bîçare feryadı, belâdan kıl tevekkül. Zira feryat, belâ-ender hata-ender belâdır bil. Belâ vereni buldunsa eğer, safâ-ender vefâ-ender atâ-ender belâdır bil. Madem öyle, bırak şekvâyı, şükret; çün belâbil, demâ keyfinden güler hep gül mül. Ger bulmazsan, bütün dünya cefâ-ender fenâ-ender hebâ-ender belâdır bil. Cihan dolu belâ başında varken, ne bağırırsın küçücük bir belâdan, gel tevekkül kıl. Tevekkül ile belâ yüzünde gül, tâ o da gülsün. O güldükçe küçülür, eder tebeddül. Hem üstadlarımdan Mevlânâ Celâleddin’in nefsine dediği gibi dedim: اُو گُفْتِ : «أَلَسْتُ» وَتُوگُفْتِى : «بَلٰى» شُكْرِ «بَلٰى» چِيسْتْ؟ كَشِيدَنْ بَلاَ سِرِّ بَلاَ چِيسْتْ كِه يَعْنِى مَنَمْ حَلْقَه زَنِ دَرْگَهِ فَقْرُ وفَنَا 1 O vakit nefsim dahi “Evet, evet. Acz ve tevekkülle, fakr ve iltica ile nur kapısı açılır, zulmetler dağılır. 2 اَلْحَمْدُ ِللّٰهِ عَلٰى نُورِ اْلاِيمَانِ وَاْلاِسْلاَمِ dedi. Meşhur Hikem-i Atâiyenin şu fıkrası3 , مَاذاَ وَجَدَ مَنْ فَقَدَهُ وَمَاذَا فَقَدَ مَنْ وَجَدَهُ yani, “Cenâb-ı Hakkı bulan neyi kaybeder? Ve Onu kaybeden neyi kazanır?” yani; “Onu bulan herşeyi bulur. Onu bulmayan hiçbir şey bulmaz, bulsa da başına belâ bulur” ne derece âli bir hakikat olduğunu gördüm ve 4 طُوبـٰى لِلْغُرَباَۤءِ hadîsinin sırrını anladım, şükrettim.
Mektubat ·1929 ·Altıncı Mektup
…
Onun için bundan sonra Risaletü’n-Nur’un tekmil-i izahı ve haşiyelerle beyanı ve ispatı size tevdi edilmiş, tahmin ediyorum. Bir emaresi de şudur ki: Bu sene çok defa ihtar edilen hakikatleri kaydetmek için teşebbüs ettimse de çalıştırılamadım. Evet, Risaletü’n-Nur size mükemmel bir mehaz olabilir. Ve ondan erkân-ı imaniyenin her birisine, mesela Kur’ân’ın kelâmullah olduğuna ve i’câzî nüktelerine dair müteferrik risalelerdeki parçalar toplansa veya haşre dair ayrı ayrı burhanlar cem edilse ve hâkezâ, mükemmel bir izah ve bir hâşiye ve bir şerh olabilir. Zannederim ki, hakaik-i âliye-i imaniyeyi tamamıyla Risale-i Nur ihata etmiş; başka yerlerde aramaya lüzum yok. Yalnız bazan izah ve tafsile muhtaç kalmış. Onun için vazifem bitmiş gibi bana geliyor. Sizin vazifeniz devam ediyor. Ve inşaallah vazifeniz şerh ve izahla ve tekmil ve tahşiye ile ve neşir ve tâlimle, belki Yirmi Beşinci ve Otuz İkinci Mektupları telif ve Dokuzuncu Şuânın Dokuz Makamını tekmille ve Risale-i Nur’u tanzim ve tertip ve tefsir ve tashihle devam edecek. Risaletü’n-Nur’un samimî, hâlis şakirtlerinin heyet-i mecmuasının kuvvet-i ihlâsından ve tesanüdünden süzülen ve tezahür eden bir şahs-ı mânevî, bâki ve muktedir bir kuvvet-i zahrdır, bir rehberdir. Buradan oraya gelen mektupları, mübarekler heyeti bir risale şeklinde toplamasını ve Hüsrev de cüz’î ve hususî bazı cümlelerini ve lüzumsuz bazı fıkralarını tayyetmeyi, Hâfız Ali ve Sabri’ye havale etmiş olduğunu yazıyorsunuz. Evet, Risaletü’n-Nur hakkında kerametli ve dikkatli ve isabetli ve keskin Hüsrev’in nazarı doğrudur. Bâki bir eserde muvakkat ve cüz’î ve hususî kelimeler tayyedilse daha iyidir. Bu defaki mektubunuzda kerametkârâne üç nokta gördük: Birincisi: Buranın bir Hüsrev’i olacak derecede ihlâs ve irtibat ve iktidarı gösteren Küçük Hüsrev Mehmed Feyzi isminde Risaletü’n-Nur’un çalışkan bir talebesi askerden gelip, daha ikinci defa görüşüldüğü vakit, mektubunuzda Feyzi ismini gördük, dedik: Bu Risaletü’n-Nur’un şakirtleri birbirinden ne kadar uzak olsa da, birbirine pek yakındır ki, böyle birden hissedip yazdılar. İkincisi: Bu Küçük Hüsrev Feyzi, bu âhirlerde İstanbul’da iken Risaletü’n-Nur hesabına zihnime dokundu. Müteessir oluyordum. “Acaba rahatsızlığı mı var?” Birden zihnim yüzünü ondan çevirdi, Hâfız Ali ile şiddetli meşgul oldum. Anladım ki teessür verecek var. Fakat Risaletü’n-Nur’un faal merkezi olan Hâfız Ali cihetinde olacak. Hâfız Ali’ye şifa duasına başladım, devam ettim. Ve mektup gelmeden evvel Feyzi’den sordum: “Sen bir hastalık çektin mi?” O dedi: “Yok.” Dedim: “Öyleyse Isparta’da Risale-i Nur’un ehemmiyetli ve kuvvetli bir rüknünün bir rahatsızlığı var. Fakat hayalim hakikatin suretini şaşırmış.” Sonra mektubunuz geldi, hakikat anlaşıldı.
Barla Lâhikası ·1934 ·( 285 )
Yirmi Birinci Mektup بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ 1 وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ 2 بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ اِمَّا يَبْلُغَنَّ عِنْدَكَ الْكِبَرَ اَحَدُهُمَاۤ اَوْكِلاَ هُمَا فَلاَ تَقُلْ لَهُماَ اُفٍّ وَلاَ تَنْهَرْهُمَا وَقُلْ لَهُمَا قَوْلاً كَرِيمًا - وَاخْفِضْ لَهُمَا جَنَاحَ الذُّلِّ مِنَ الرَّحْمَةِ وَقُلْ رَبِّ ارْحَمْهُمَا كَمَا رَبَّيَانِى صَغِيرًا - رَبُّكُمْ اَعْلَمُ بِمَا فِى نُفُوسِكُمْ اِنْ تَكُونُوا صَالِحِينَ فَاِنَّهُ كَانَ لِْلاَوَّابِينَ غَفُورًا3 EY HANESİNDE ihtiyar bir valide veya pederi veya akrabasından veya iman kardeşlerinden bir amel-mande veya âciz, alîl bir şahıs bulunan gafil! Şu âyet-i kerimeye dikkat et, bak: Nasıl ki bir âyette, beş tabaka ayrı ayrı surette ihtiyar valideyne şefkati celb ediyor! Evet, dünyada en yüksek hakikat, peder ve validelerin evlâtlarına karşı şefkatleridir. Ve en âli hukuk dahi, onların o şefkatlerine mukàbil hürmet haklarıdır. Çünkü onlar, hayatlarını, kemâl-i lezzetle evlâtlarının hayatı için feda edip sarf ediyorlar. Öyle ise, insaniyeti sukut etmemiş ve canavara inkılâp etmemiş herbir veled, o muhterem, sadık, fedakâr dostlara hâlisâne hürmet ve samimâne hizmet ve rızalarını tahsil ve kalblerini hoşnut etmektir. (Amca ve hala, peder hükmündedir; teyze ve dayı, ana hükmündedir.)4 İşte, o mübarek ihtiyarların vücutlarını istiskal edip ölümlerini arzu etmek ne kadar vicdansızlık ve ne kadar alçaklıktır, bil, ayıl! Evet, hayatını senin hayatına feda edenin zevâl-i hayatını arzu etmek ne kadar çirkin bir zulüm, bir vicdansızlık olduğunu anla! Ey derd-i maişetle müptelâ olan insan! Bil ki, senin hanendeki bereket direği ve rahmet vesilesi ve musibet dâfiası, hanendeki o istiskal ettiğin ihtiyar veya kör akrabandır. Sakın deme, “Maişetim dardır, idare edemiyorum.” Çünkü onların yüzünden gelen bereket olmasaydı, elbette senin dıyk-ı maişetin daha ziyade olacaktı. Bu hakikati benden inan. Bunun çok kat’î delillerini biliyorum; seni de inandırabilirim. Fakat uzun gitmemek için kısa kesiyorum; şu sözüme kanaat et. Kasem ederim, şu hakikat gayet kat’îdir. Hattâ nefis ve şeytanım dahi buna karşı teslim olmuşlar. Nefsimin inadını kıran ve şeytanımı susturan bir hakikat, sana kanaat vermeli. Evet, kâinatın şehadetiyle, nihayet derecede Rahmân, Rahîm ve Lâtif ve Kerîm olan Hâlık-ı Zülcelâli ve’l-İkram, çocukları dünyaya gönderdiği vakit, arkalarından rızıklarını gayet lâtif bir surette gönderip ve memeler musluğundan ağızlarına akıttığı gibi, çocuk hükmüne gelen ve çocuklardan daha ziyade merhamete lâyık ve şefkate muhtaç olan ihtiyarların rızıklarını dahi, bereket suretinde gönderir. Onların iaşelerini, tamahkâr ve bahîl insanlara yükletmez. اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُوالْقُوَّةِ الْمَتِينُ 1 وَكَاَيِّنْ مِنْ دَاۤبَّةٍ لاَ تَحْمِلُ رِزْقَهَاۤ اَللّٰهُ يَرْزُقُهَا وَاِيَّاكُمْ 2 âyetlerinin ifade ettikleri hakikati, bütün zîhayatın envâ-ı mahlûkları lisan-ı hal ile bağırıp o hakikat-i kerîmâneyi söylüyorlar. Hattâ değil yalnız ihtiyar akraba, belki insanlara arkadaş verilen ve rızıkları insanların rızıkları içinde gönderilen kedi gibi bazı mahlûkların rızıkları dahi bereket suretinde geliyor. Bunu teyid eden ve kendim gördüğüm bir misal: Benim yakın dostlarım bilirler ki, iki üç sene evvel hergün yarım ekmek -o köyün ekmeği küçüktü- muayyen bir tayınım vardı ki, çok defa bana kâfi gelmiyordu. Sonra dört kedi bana misafir geldiler. O aynı tayınım hem bana, hem onlara kâfi geldi. Çok kere de fazla kalırdı. İşte şu hal o derece tekerrür edip bana kanaat verdi ki, ben kedilerin bereketinden istifade ediyordum. Kat’î bir surette ilân ediyorum, onlar bana bâr değil. Hem onlar benden değil, ben onlardan minnet alırdım.
Mektubat ·1929 ·Yirmi Birinci Mektup
Onuncu Söz Haşir Bahsi İHTAR: Şu risalelerde teşbih ve temsilleri hikâyeler suretinde yazdığımın sebebi, hem teshil, hem hakaik-ı İslâmiye ne kadar makul, mütenasip, muhkem, mütesanit olduğunu göstermektir. Hikâyelerin mânâları, sonlarındaki hakikatlerdir. Kinâiyat kabilinden, yalnız onlara delâlet ederler. Demek hayalî hikâyeler değil, doğru hakikatlerdir. 1 بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْـيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاؕ 2 اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْـيِ الْمَوْتٰىۚ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدٖيرٌ Birader, haşir ve âhireti basit ve avam lisanıyla ve vâzıh bir tarzda beyanını istersen, öyle ise şu temsîlî hikâyeciğe nefsimle beraber bak, dinle: Bir zaman iki adam Cennet gibi güzel bir memlekete (şu dünyaya işarettir) gidiyorlar. Bakarlar ki, herkes ev, hane, dükkân kapılarını açık bırakıp muhafazasına dikkat etmiyorlar. Mal ve para meydanda, sahipsiz kalır. O adamlardan birisi, her istediği şeye elini uzatıp ya çalıyor, ya gasp ediyor. Hevesine tebaiyet edip her nevi zulmü, sefaheti irtikâp ediyor. Ahali de ona çok ilişmiyorlar. Diğer arkadaşı ona dedi ki: “Ne yapıyorsun? Ceza çekeceksin; beni de belâya sokacaksın. Bu mallar mîrî malıdır. Bu ahali, çoluk çocuğuyla asker olmuşlar veya memur olmuşlar, şu işlerde sivil olarak istihdam ediliyorlar. Onun için sana çok ilişmiyorlar. Fakat intizam şediddir. Padişahın her yerde telefonu var ve memurları bulunur. Çabuk git, dehalet et” dedi. Fakat o sersem inat edip dedi: “Yok, mîrî malı değil, belki vakıf malıdır, sahipsizdir. Herkes istediği gibi tasarruf edebilir. Bu güzel şeylerden istifadeyi men edecek hiçbir sebep görmüyorum. Gözümle görmezsem inanmayacağım” dedi. Hem feylesofâne çok safsatiyâtı söyledi. İkisi arasında ciddî bir münazara başladı. Evvelâ o sersem dedi: “Padişah kimdir? Tanımam.” Sonra arkadaşı ona cevaben: “Bir köy muhtarsız olmaz. Bir iğne ustasız olmaz, sahipsiz olamaz. Bir harf kâtipsiz olamaz, biliyorsun. Nasıl oluyor ki, nihayet derecede muntazam şu memleket hâkimsiz olur? Ve bu kadar çok servet ki, her saatte bir şimendiferHAŞİYE gaipten gelir gibi, kıymettar, musannâ mallarla dolu gelir, burada dökülüyor, gidiyor nasıl sahipsiz olur? Ve her yerde görünen ilânnameler ve beyannameler ve her mal üstünde görünen turra ve sikkeler, damgalar ve her köşesinde sallanan bayraklar nasıl mâliksiz olabilir? Sen, anlaşılıyor ki, bir parça firengî okumuşsun. Bu İslâm yazılarını okuyamıyorsun. Hem de bilenden sormuyorsun. İşte, gel, en büyük fermanı sana okuyacağım.” O sersem döndü, dedi: “Haydi, padişah var. Fakat benim cüz’î istifadem ona ne zarar verebilir? Hazinesinden ne noksan eder? Hem burada hapis mapis yoktur; ceza görünmüyor.”
Sözler ·1921 ·Onuncu Söz
Beş altı sene sonra Ankara’ya gittim, yine o hakikate çalıştım. İki yüz meb’ustan 163 meb’usun imzalarıyla, o medresemize 150 bin banknot iblâğ ederek o tahsisat kabul edildi. Fakat binler teessüf, medreseler kapandı, onlarla uyuşamadım, yine geri kaldı. Fakat Cenâb-ı Erhamürrâhimîn, o medresenin mânevî hüviyetini Isparta vilâyetinde tesis etti. Risale-i Nur’u tecessüm ettirdi. İnşaallah istikbalde Risale-i Nur şakirtleri o âli hakikatin maddî suretini de tesis etmeye muvaffak olacaklar. Eski Said’in İttihad-ı Terakki Komitesine şiddet-i muhalefetiyle beraber, onların hükûmetine ve bilhassa orduya karşı tarafgirâne yüksek takdiratı ve iltizamları ise, bir hiss-i kablelvukuyla, yağı içinde bulunan o cemaat-i askeriyede ve o cemiyet-i milliyede bir milyona yakın evliya mertebesinde olan şühedayı altı yedi sene sonra tezahür edeceğini hissetmiş, ihtiyarsız olarak, meşrebine muhalif, onlara dört sene tarafgir bulunmuş. Sabık Harb-i Umumî çalkalamasıyla o mübarek yağı alındı, yağı alınmış bir ayrana döndü. Yeni Said dahi Eski Said’e muhalefet edip mücahedesine döndü. • • •
Kastamonu Lâhikası ·1940 ·( 49 )
ALTINCI KELİME 1 يُحْيِى dir. Hüccetine, gayet kısa bir işaret: Evet, Onuncu Sözde ve Nur eczalarında burhanlarıyla ispat edilmiş ki, her baharda, zîhayattan üç yüz bin nevi ve çeşit çeşit tarzlarda ve hadsiz efradı bulunan bir ordu-yu Sübhânî, rû-yi zeminde ihya ediliyor. Onlara hayat ve levazımat-ı hayatiye kemâl-i intizamla veriliyor. Haşr-i âzamın yüz bin nümunelerini, belki emarelerini gösterip, o ayrı ayrı hadsiz mahlûkatı beraber, birbiri içinde, sehivsiz, yanlışsız, noksansız, hiç şaşırmayarak, karışık iken hiç karıştırmayarak, unutmayarak kemâl-i mîzan ve nizamla dirilten ve hayat veren ve nutfe denilen mütemasil su katrelerinden ve toprak müteşabih tohumlarından ve az farklı habbeciklerinden ve sineklerin birbirinin aynı olan yumurtacıklarından ve kuşların aynı havadan, birbirinin aynı nutfelerinden, hem birbirinin misli veya az farklı yumurtalarından o hadsiz efradı bulunan ve birbirinden suretçe, sanatça ve maişetçe ayrı ayrı yüz binler zîhayatları dirilten ve zemin ve bahar sahifesinde yüz bin başka başka kitapları beraber, birbiri içinde, hatâsız, gâyet mükemmel yazan, hadsiz bir dikkat ve nihayetsiz bir hikmetle iş gören, tasarruf eden bir Zât-ı Hayy-ı Kayyûm ve Muhyî bir Hallâk-ı Alîm olduğuna kanaat getirmeyen, elbette hem kendini, hem bütün zeminde ve zaman şeridine asılan bütün geçmiş baharlarda ve hayatlı zemin ve feza yüzlerinde bulunmuş bütün zîhayatları inkâr etmeye ve en ahmak ve bedbaht bir zîhayat olmaya mecburdur. YEDİNCİ KELİME 1 وَيُمِيتُ dür. Bunun hüccetine gayet kısa bir işaret: Evet, görüyoruz ki, güz mevsiminde üç yüz bin nevi zîhayat vefat namıyla terhis edilirken, herbir nevi ve ferdin sahife-i amellerinin kutucukları ve işlediklerinin fihristeleri ve gelen baharda işleyeceklerinin listeleri ve bir cihette bir nevi ruhları olan tohumlarını onların yerlerinde Hafîz-i Zülcelâlin yed-i hikmetine emanet edildiğini ve incirin tohum ve çekirdekleri gibi zerrecik o küçücük tohumları birer ruh-u bâki gibi incir ağacının bütün kavânin-i hayatiyesini taşıyan ve bir kitap kadar kuvve-i hafızada yazı misillü ağacın tarihçe-i hayatını onda kader kalemiyle yazan, büyük bir kitap hükmüne getiren bir Hallâk-ı Hakîm, bir Hayy-ı Lâyemutu tanımayan, elbette değil ahmak bir insan ve divâne bir hayvan, belki Cehennem ateşini karıştıran bir serseri şeytandan daha bedbaht ve ebedî ölüme mahkûm olur. Evet, bu kelimelerin hüccetlerine işaret eden küllî, ihâtalı ve hadsiz harika ve nihayetsiz harikaları, mu’cizeleri ihtiva eden bu mezkûr hakîmâne ef’âl, fâilsiz olmaları yüz derece muhal ve bâtıl olduğu gibi, kör, âciz, şuursuz, sağır, câmid, karma karışık, intizamsız, karışık, istilâcı olan esbaba isnad etmek bin derece mümteni, esassızdır. Yoksa, toprağın herbir zerresinde hadsiz bir kudret, bir hikmet ve bütün otlar ve çiçeklerin teşkilatına dair pek harika ve küllî bir sanatkârlık bulunmak, havanın herbir zerresinde Rehberdeki Hüve Nüktesinin dediği gibi bütün konuşmaları ve telefon ve radyoların kelimelerini bilecek ve sair zerrelere ders verecek bir kàbiliyet bulunmak lâzım gelir. Bu acip fikri ise, hiçbir şeytan, hiçbir kimseye kabul ettiremez. Ve bu derece akıldan, hakikatten uzak ve bütün mevcudata karşı bir tahkir ve tecavüz olan küfür ve inkârın cezası, ancak dehşetli Cehennem olabilir ve ayn-ı adalettir. Elbette öyle münkirler için, “Yaşasın Cehennem!” dememiz lâzım. SEKİZİNCİ KELİME
Şualar ·1936 ·On Beşinci Şuâ
…
اِسْتَقِمْ كَمَا اُمِرْتَ’nin işareti Sekizinci Lem’a’da tafsilen beyan edildiği gibi, Sûre-i Hûd’da 3 فَمِنْهُمْ شَقِىٌّ وَسَعِيدٌ (ilâ âhirihi) âyetinin iki kuvvetli işaret veren sahifesinin mukàbilindeki gayet meşhur bir âyetidir. Makam-ı cifrîsi bin üç yüz üç (1303) ederek, hem Sûre-i Şûrâ’nın ikinci sahifesinde 4 وَاسْتَقِمْ كَمَا اُمِرْتَ ise, bin üç yüz dokuz (1309) ederek o tarihte umum muhatapları içinde birisine, hususan Kur’ân hesabına iltifat edip istikametle emreder ki, birinci tarih ise, Resâili’n-Nur Müellifinin Risale-i Nur’u netice veren ulûmun tahsiline başladığı tarihtir. Ve ikinci âyetin tarihi ise, o müellifin harika bir surette, pek az bir zamanda ilimce tekemmül etmesi, tahsilden tedrise başladığı ve üç ayda ve bir kış içinde, on beş senede medresece okunan yüz kitaptan ziyade okuduğu ve o zamanın o muhitte en meşhur ulemasının yanında, o üç ayın mahsulü on beş senesinin mahsulü kadar netice verdiği çok mükerrer imtihanlarla HAŞİYE ve hangi ilimden olursa olsun sorulan her suale karşı cevab-ı savab vermekle isbat ettiği aynı tarihe tam tamına tevafukla remzen Risale-i Nur’un istikametine bir işarettir. ÜÇÜNCÜ ÂYET-İ MEŞHURE 1 وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا âyeti, kuvvetli münasebet-i mâneviyesiyle beraber, cifirce bin üç yüz kırk dört (1344) eder ki, o tarihte Risale-i Nur’un şakirtleri gibi bu âyetin mânâsına daha ziyade mazhar olanlar zâhiren görülmüyor. Demek bu âyet, mânâsının müteaddit tabakalarından işârî bir tabakadan ve remzî bir perdeden Kur’ân’ın parlak bir tefsiri olan Risale-i Nur’a bakıyor ve en evvel nâzil olan Sûre-i Alâk’ta 2 اِنَّ اْلاِنْسَانَ لَيَطْغٰى âyeti gibi mânâsıyla ve makam-ı cifrî ile ifade ediyor ki, 1344’te, nev-i insan içinde firavunâne emsalsiz bir tuğyan, bir inkâr çıkacak. 3 وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا âyeti ise, o tuğyana karşı mücahede edenleri senâ ediyor. Evet, Harb-i Umumî neticelerinden hem âlem-i insaniyet, hem âlem-i İslâmiyet çok zarar gördüler. Nev-i insanın, hususan Avrupa’nın mağrur ve cebbarları, bilhassa birisi, kuvvet ve gınâya ve paraya istinad ederek firavunâne bir tuğyana girdiklerinden, o hususî insanlar nev-i beşeri mes’ul ediyor, diye “insan” ism-i umumîsiyle tabir edilmiş. Eğer لَنَهْدِيَنَّهُمْ'deki şeddeli ن, bir ن sayılsa bin iki yüz doksan dört (1294) eder ki, Risaletü’n-Nur Müellifinin besmele-i hayatıdır ve tarih-i velâdetinin birinci senesidir. Eğer şeddeli ل, iki ل ve ن bir sayılsa, o vakit bin üç yüz yirmi dört (1324)’te Hürriyetin ilânı hengâmında mücahede-i mâneviye ile tezahür eden Risalei’n-Nur Müellifinin görünmesi tarihidir. DÖRDÜNCÜ ÂYET-İ MEŞHURE 1 وَلَقَدْ اٰتَيْنَاكَ سَبْعًا مِنَ الْمَثَانِى âyetidir. Şu cümle Kur’ân-ı Azîmüşşanı ve Fâtiha Sûresini müsennâ senâsıyla ifade ettiği gibi, Kur’ân’ın müsennâ vasfına lâyık bir burhanı ve altı erkân-ı imaniye ile beraber hakikat-i İslâmiyet olan yedi esası, Kur’ân’ın seb’a-i meşhuresini parlak bir surette ispat eden ve 2 سَبْعًا مِنَ الْمَثَانِى nuruna mazhar bir âyinesi olan Risalei’n-Nur’a cifirce dahi işaret eder. Çünkü 3 اٰتَيْنَاكَ سَبْعًا مِنَ الْمَثَانِى makam-ı ebcedîsi bin üç yüz otuz beş (1335) adediyle Risalei’n-Nur’un fâtihası olan İşarâtü’l-İ’caz tefsirinin Fâtiha Sûresiyle el-Bakara Sûresinin başına ait kısmı basmakla intişar tarihi olan bin üç yüz otuz beş (1335) veya altı (6)’ya tevafukla remzî bir perdeden ona baktığına bir emâredir. BEŞİNCİ ÂYET
Şualar ·1936 ·Birinci Şuâ
Kardeşlerim; Bunun gibi teselliye dair evvelce yazılan küçük mektuplar ara sıra okunsa ve Meyvenin, hususan âhirleri beraber mütalâa edilse ve hatıra gelen Risale-i Nur’un meseleleri müzakere olsa, inşaallah talebe-i ulûmun şerefini kazandırır. İmam-ı Şâfiî (k.s.) gibi büyük zâtlar, “Talebe-i ulûmun hattâ uykusu dahi ibadet sayılır” diye ziyade ehemmiyet vermişler. Böyle medresesiz bir zamanda, böyle azap yerlerde, böyle yüksek talebelik yüzünden yüz sıkıntı da olsa, aldırmamalı; veyahut 1 خَيْرُ اْلاُمُورِ اَحْمَزُهَا deyip o meşakkatler yüzünden ferahla gülmeliyiz. Amma fakir arkadaşların çoluk ve çocuk ve idare ciheti ise, musibette, kendinden ziyade musibetliye ve nimette, daha noksaniyetliye bakmak kaide-i Kur’âniye ve imaniye ve Nuriyeye binaen, yüzde seksen adamdan daha ziyade rahattırlar. Şekvâya hiç hakları olmadığı gibi, seksen derece bir şükür, üstüne haktır. Hem burada kısmetimizi almak, yemek, kader-i İlâhî tayin etmişti. Adalet-i rahmet bizi toplattırdı, çoluk çocuk Rezzâk-ı Hakikîlerine emanet edildi, muvakkaten o nezaret vazifesinden mezuniyet verdi. Nasıl ki bir gün bütün bütün elini çektirecek, azledecek... Madem hakikat budur 1 حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ deyip teslimle şükretmeliyiz. • • • Aziz, sıddık kardeşlerim; Ben, gerçi sizinle sûretâ görüşemiyorum. Fakat sizin yakınınızda ve beraber bir binada bulunduğumdan, çok bahtiyarım ve müteşekkirim. Ve ihtiyarım olmadan bazen lüzumlu tedbirler ihtar edilir. Ezcümle birisi: Yanımdaki koğuşa masonlar tarafından hem yalancı, hem casus bir mahpus gönderilmiş. Tahrip kolay olmasından -hususan böyle haylaz gençlerde- o herif, bana çok sıkıntı vermesi ve o gençleri ifsad etmesiyle bildim ki, sizlerin irşad ve ıslahlarınıza karşı zındıka, ifsada ve ahlâkları bozmaya çalışıyor. Bu vaziyete karşı gayet ihtiyat ve mümkün olduğu kadar eski mahpuslardan gücenmemek ve gücendirmemek ve ikiliğe meydan vermemek ve itidal-i dem ve tahammül etmek ve mümkün olduğu derecede bizim arkadaşlar uhuvvetlerini ve tesanüdlerini tevazu ile ve mahviyetle ve terk-i enâniyetle takviye etmek gayet lâzım ve zarurîdir. Dünya işleriyle meşgul olmak beni incitiyor. Sizin dirayetinize itimad edip zaruret olmadan bakamıyorum. Said Nursî • • • Kardeşlerim; Her ihtimale karşı bu sabah ihtar edilen bir meseleyi beyan etmek lâzım geldi. Bizim Kur’ân’dan aldığımız hakikatler güneş, gündüz gibi şek ve şüphe ve tereddüdü kaldırmadığını, yirmi seneden beri “Acaba zındık feylesoflar buna karşı ne diyecekler ve dayandıkları nedir?” diye nefsim ve şeytanım çok araştırdılar. Hiçbir köşede bir kusur bulamadıklarından sustular. Zannederim, çok hassas ve iş içinde bulunan nefis ve şeytanımı susturan bir hakikat, en mütemerridleri de susturur. Madem biz böyle sarsılmaz ve en yüksek ve en büyük ve en ehemmiyetli ve fiyat takdir edilmez derecede kıymettar ve bütün dünyası ve canı ve cânânı pahasına verilse yine ucuz düşen bir hakikatin uğrunda ve yolunda çalışıyoruz; elbette bütün musibetlere ve sıkıntılara ve düşmanlara kemâl-i metanetle mukabele etmemiz gerektir. Hem, belki karşımıza aldanmış veya aldatılmış bazı hocalar ve şeyhler ve zâhirde müttakîler çıkartılır. Bunlara karşı vahdetimizi, tesanüdümüzü muhafaza edip onlarla uğraşmamak lâzımdır, münakaşa etmemek gerektir. Said Nursî • • •
Şualar ·1936 ·On Üçüncü Şuâ
YİRMİ DÖRDÜNCÜ ÂYET VE ÂYETLER: Hem Sûre-i Zümer, hem Sûre-i Câsiye, hem Sûre-i Ahkâf’ın başlarında bulunan 2 تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللّٰهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ âyât-ı azîmeleridir. Şu âyetler dahi yirmi ikincideki âyetler gibi Risaletü’n-Nur’un ismine ve zâtına, hem telif ve intişarına bir mânâ-yı remziyle bakıyorlar. İzahtan evvel mühim bir ihtar Lüzumlu dört-beş nokta beyan edilecek... Birinci nokta: Hadîste vârid olduğu gibi, “Herbir âyetin mânâ mertebelerinde bir zâhiri, bir bâtını, bir haddi, bir muttalaı vardır. Bu dört tabakadan herbirisinin hadîsçe 1 شُجُونٍ وَغُسُونٍ tâbir edilen fürûatı, işârâtı, dal ve budakları vardır” meâlindeki hadîsin hükmüyle, Kur’ân hakkında nazil olan bu âyet-i kudsiye fer’î bir tabakadan ve bir mânâ-yı işârîsiyle de Kur’ân ile münasebeti çok kuvvetli bir tefsirine bakmak, şe’nine bir nakîse değil, belki o lisanü’l-gaybdaki i’câz-ı mânevîsinin muktezasıdır. İkinci nokta: Bir tabakanın mânâ-yı işârîsinin külliyetindeki efradının bu asırda tezahür eden ve münasebeti pek kuvvetli bir ferdi Risaletü’n-Nur olduğunu, onu okuyan herkes tasdik eder. Evet, ben Risaletü’n-Nur’un has şakirtlerini işhad ederek derim: Risaletü’n-Nur sair telifat gibi ulûm ve fünundan ve başka kitaplardan alınmamış. Kur’ân’dan başka me’hazı yok, Kur’ân’dan başka üstadı yok, Kur’ân’dan başka mercii yoktur. Telif olduğu vakit hiçbir kitap müellifinin yanında bulunmuyordu. Doğrudan doğruya Kur’ân’ın feyzinden mülhemdir ve semâ-i Kur’âniden ve âyâtının nücûmundan, yıldızlarından iniyor, nüzul ediyor. Üçüncü nokta: Resâili’n-Nur baştan başa ism-i Hakîm ve Rahîmin mazharı olduğundan, bu üç âyetin âhirleri ism-i Hakîm ile ve gelecek yirmi beşinci dahi Rahmân ve Rahîm ile bağlamaları münasebet-i mâneviyeyi cidden kuvvetlendiriyor. İşte bu kuvvetli münasebet-i mâneviyeye binaen deriz ki: تَنْزِيلُ الْكِتَابِ cümlesinin sarîh bir mânâsı;.. Asr-ı Saadette vahiy suretiyle Kitab-ı Mübînin nüzulü olduğu gibi, mânâ-yı işârîsiyle de, her asırda o Kitab-ı Mübînin mertebe-i arşiyesinden ve mu’cize-i mâneviyesinden feyiz ve ilham tarîkiyle onun gizli hakikatleri ve hakikatlerinin burhanları iniyor, nüzul ediyor diyerek, şu asırda bir şakirdini ve bir lem’asını cenah-ı himayetine ve daire-i harîmine bir hususî iltifat ile alıyor. Dördüncü nokta: İşte bu risalede mezkûr otuz üç âyet-i meşhurenin bil’ittifak, tekellüfsüz, mânâca ve cifirce Resâili’n-Nur’un başına parmak basmaları ve başta Âyetü’n-Nur on parmakla ona işaret etmesi, eskiden beri ulema ortasında ve edipler mâbeyninde meşhur bir düstur ve hakikatli bir medâr-ı istihracat ve hattâ hususî tarihlerde ve mezar taşlarında ediplerin istimal ettikleri mâruf bir kanun-u ilmî iledir. Eğer o kanuna tasannu karışmazsa, işaret-i gaybiye olabilir. Eğer sun’î ve kastî yapılsa, yalnız bir letafet, bir zarâfet, bir cezâlet olur. Evet, edipler hususî ve şahsî tarihlerde onun taklidini yapmakla kelâmlarını güzelleştirdikleri, hem cifir ilminin en esaslı bir kaidesi ve mühim bir anahtarı olan makam-ı ebcedî ile işaret ise, her cihetle ayn-ı şuur ve nefs-i ilim ve mahz-ı irade ve tesadüfî halleri olmayan ve lüzumsuz maddeleri bulunmayan Kur’ân’ın bu kadar âyât-ı meşhuresi icmâ ile ve ittifakla Risalei’n-Nur’a işaret ve tevafukları, sarahat derecesinde onun makbuliyetine bir şehadettir. Ve hak olduğuna bir imzadır ve şakirtlerine bir beşarettir. Beşinci nokta: Bu hesab-ı ebcedî, makbul ve umumî bir düstur-u ilmî ve bir kanun-u edebî olduğuna deliller pek çoktur. Burada yalnız dört-beş tanesini numune için beyan edeceğiz.
Şualar ·1936 ·Birinci Şuâ
Aziz , sıddık kardeşlerim; Bayramınızı tebrik ve hizmetinizi takdir ve muvaffakiyet inize dua ederek Hâlık-ı Rahîm e hadsiz şükrederim ki, sizler gibi sebatkâr ve fedakâr kardeşleri Risaletü’n-Nur ’a sahip ve nâşir yapmış. Ben sizleri düşündükçe, ruhum inşirah ve kalbim ferahlarla dolar. Daha dünyadan gitmek benim için medâr-ı teessüf olamaz. Sizler kaldıkça ben yaşıyorum diye, mevt e, dostâne bakıyorum, ecel imi telâşsız bekliyorum. Allah sizden ebeden râzı olsun. Âmin, âmin , âmin . • • •
Kastamonu Lâhikası ·( 15 ) 0.83
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ 1 Binler selâm. Siz maddî rütbenizden çok yüksek mânevî rütbeniz iktiza sıyla ayrı ayrı yerlere gönderiliyorsun. O yerlerin sana ihtiyacı var. Hiç merak etme. Senin Risaletü’n-Nur hakkında mektupların, çok talebe yerinde, senin bedeline hizmet-i Nuriye de çalışıyorlar. Birinciliği daima sana kazandırıyorlar. Kardeşiniz Said Nursî • • •
Barla Lâhikası ·( 228 ) 0.82
Ben burada inşaallah emanetçi olduğum Sözler ’i inâyet-i Hak la ve duanız berekât ıyla lâyıklı kulaklara duyurabileceğimi ümit ediyorum. Üstadım, müsterih olunuz, bu Nurlar ayak altında kalamazlar. Onları Dellâl-ı Kur’ân’dan enzâr-ı cihan a vaz eden Hâlık (Celle Celâluhu) bizim gibi kimsenin ümit ve tahayyül etme yeceği âciz insanlarla bile neşir ve muhafaza ettirir. Bu işi ben sa’yimle, kudret imle kazandım diyen huddâm o gün görecekler ki, o mukaddes hizmet, zahiren ehliyetsiz görünen, hakikaten çok değerli diğerlerine devredilmiş olur kanaat indeyim. Bu sebeple oradaki kardeşlerimizden Risale-i Nur’la çok alâkadar olmalarını rica etmekteyim. Hulûsi • • •
Barla Lâhikası ·( 18 ) 0.82
…
Maatteessüf , ben burada bütün bütün yalnız kaldığım için, çok ehemmiyetli hakikat ler yazılmadan, kaydedilmeden geldiler ve gittiler. Kuleönü’nün hâlis ve ciddî ve mübarek çalışkanlarına ve İslâm köyünün sadık ve gayretli ve kesretli talebelerine ve Barla’da vefadar ve kıymetli dostlarıma ve bilhassa Eğirdir’de fedakâr ve vefadar Hakkı ve Mehmed gibi kardeşlerime ve sair umum ihvan ıma binler selâm ve dualar. Dualarınıza kuvvetli itimat eden ve çok muhtaç bulunan kardeşiniz Said Nursî • • •
Kastamonu Lâhikası ·( 3 ) 0.82
Altıncı Kısım Emirdağı hayatı Bediüzzaman Said Nursî’nin Emirdağı’nda kaldığı evin, çarşıdan penceresinin görünüşü
Tarihçe-i Hayat ·Emirdağ Hayatı 0.82
Aziz kardeşlerim; Size iki pusula yı Leyle-i Regaip ten altı saat evvel yazdım. “Hizbü’n-Nuriye” kâğıt ile teslimden sonra, kat’iyen benim kanaat imde bir nevi Mu’cize-i Ahmediye olarak, iki aydan beri mütemadiyen kuraklık ve yağmursuzluk, her tarafta daima namazlardan sonra pek çok duaların akîm kaldığı ve herkes me’yusiyetten derd-i maişet endişesiyle kalben ağlarken, birden Leyle-i Regaip bütün ömrümde hiç mislini işitmediğim ve başkalar da işitmediği üç saatte yüz defa, belki fazla tekrarla melek-i ra’dın yüksek ve şiddetli tesbihat ıyla öyle bir rahmet yağdı ki, en muannid e dahi Leyle-i Regaibin kudsiyet ini ve Hazret-i Risalet in bir derece, bir cihet te âlem-i şehadet e teşrifinin umum kâinat ça ve bütün asırlarda nazar-ı ehemmiyette ve Rahmeten li’l-Âlemîn olduğunu ispat etti ve kâinat o geceyi alkışlıyor diye gösterdi. Acaba, dualarımızda Isparta bu memleketle beraberdi, bu yağmurda hissesi var mı, merak ediyorum. Şimdiye kadar çok emâre lerle Risale-i Nur bir vesile-i rahmet olmasından, bu rahmet ima eder ki, herhalde ehemmiyetli bir fütuhatı perde altında vardır ve belki serbestiyetine bir işarettir. Hem burada Lem’alar’ın verdiği iştiyak cihet iyle yazıcıların çoğalması, inşaallah bir nevi makbul dua hükmüne geçti. • • •
Emirdağ Lâhikası - I ·( 16 ) 0.82
…
Müellifi, büyük İslâm mütefekkiri Bediüzzaman Said Nursî. Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şualar, Asâ-yı Mûsâ çıkmıştır. İsteme adresi: P.K. 434. Risale-i Nur, Risale-i Nur
…
Müellifi, büyük İslâm mütefekkiri Bediüzzaman Said Nursî.’ Kardeşlerle bayram yaptık, bütün dünya Risale-i Nurları duydu
…
" “Ertesi günü yine aynı saatte bütün kardeşlerle kulaklar radyoda, bekliyoruz. Baktık ki yok! Üçüncü gün yine yok... Koştuk idareye: ‘Para verdik; niye bizim ilân okunmuyor?’ derken adam, ‘Kardeşim, siz bizi kandırmışsınız! Reisicumhur Celal Bayar bizzat telefon açtı; bize öyle hakaretler etti, öyle azarladı ki...’ ‘Kardeşim, biz para verdik!’ dedikçe, ‘Kardeşim, paranı al git
…
’ dedi. Neyse bu bile bize yetmişti... Bundan sonra mahkemelerde hâkimlere ‘Hâkim bey, bu kitapları devlet radyosu bile ilân etti’ diyor, hâkim de radyoya sorunca ‘Evet’ cevabı geliyor, ‘Öyleyse beraat!’ diyordu." “Erzincanlı Refet (Kavukçu) kardeş bir ara renkli yağlıboya levhalar yaptı. ‘İman insanı insan eder, belki insanı sultan eder. Hakikî imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir. Sultan-ı Kâinat birdir...’ Bunları biz 40 otobüse parasıyla astık. Bir hafta gezdi, farkına varmadılar. Sonra farkına varınca genel müdür beni çağırdı: ‘Yahu ne biçim reklâm bu! Bunlar yasak...’ O bir hafta da bize yetmişti. Bir keresinde de Ankara garına astık, onlarda resimler de vardı. Orası çok yüksekti. Kardeşlere işçi elbisesi giydirdik. Herkes zannediyor ki bunlar işçiler!" “ Mahkemede 100-150 Çocuğa Ders Nasip Oldu” “Bir sene İhlâs Nur Takvimi’ne Risale-i Nurlardan vecizeler alarak bastık. Meğerse savcılık, bu vecizeleri suç addetmiş. Bizi mahkemeye verdi; hem de ağır cezaya... Mahkeme günü geldi; bizi çağırdılar, gittik. Ben tam hâkimin karşısında ifade vereceğim. Bir de baktım, arkada bir gürültü
…
Patır, patır, patır
…
İlk mektep çocukları
…
100-150 kişi var. Mahkeme salonunu doldurdular. Meğerse öğretmenleri onlara bazı şeyleri göstermek için gezdirirmiş. ‘Bir de mahkemeye götüreyim, mahkemeyi de görün’ demiş. Tam da bize tesadüf etmiş... Çocuklar oturdular. Hâkim de şaşırdı, ‘Bunlar nereden geldi!’ diye
…
Dedi ki: ‘Çocuklar, burası sinema salonu değil bak, dikkatle dinleyin.’ “Sonra o vecizeleri birer birer okumaya başladı. ‘Sultan-ı Kâinat birdir. Her şeyin anahtarı onun yanında, her şeyin dizgini onun elindedir. Onu bulsan her matlûbunu buldun, hadsiz minnetlerden korkulardan kurtuldun.’ “‘Bunu nereden aldın?’ dedi. ‘Efendim, Mektubat’tan aldım. Mektubat’ın da beraat kararı var; altı tane beraat kararı var, isterseniz bir nüshasını size vereyim
…
’ O vecizeleri birer birer okudu, bana beraatleri tek tek sordu. Sonra savcıya sordu: ‘Ne diyorsun?’ Savcı da ‘Efendim, bu vecizeleri aldığı kitapların beraat kararlarını gösterdiğine göre yapacak bir şey kalmadı, beraatini istiyorum.’ dedi. İki tarafındaki hâkimlere de sordu, onlar da başlarını salladılar. ‘Said Efendi! Senin hakkındaki karar beraattir’ dedi. Beraat deyince çocuklardan bir alkış koptu ki... Onlar için de bir ders yapılmış oldu..." “Odama Büyük Bir Yılan Atmışlardı” “ Risale-i Nur hizmetlerinden uzaklaştırmak için bizi İzmir-Çeşme’ye müftü yaparak sürdüler. Ama Çeşme, sefahat yeri, camilere kimse gelmiyor. Kaymakam, belediye reisi daha beni tanımıyor. Onlara dedim: ‘Camilere kimse gelmiyor; belediye hoparlörünü verin, oradan vaaz edelim.’ Elhamdülillah orada herkesin duyacağı şekilde Risale-i Nurları okumuş olduk. Amma 10-15 gün sonra bizim dosyamız gelince anlamışlar ki, kaymakam ‘Tamam’ dedi." “Ankara’da İhlâs gazetesi çıkarıyorduk, Cemal Gürsel kapattırdı. İzmir’de Uhuvvet’i çıkarttık, onu da kapattılar.
Tanıyanların Dilinden ·SAİD ÖZDEMİR 0.82
Risale-i Nur’un istikbal de ehemmiyetli bir talebesi olan İhsan Sırrı’nın bir fıkra sıdır. بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ Vâkıf-ı esrar-ı Sübhân, Ferîd-i Bediüzzaman , Esseyyid Saîdi’l-Kürdî Hazret leri huzur-u sâmîsine, Esselâmü aleyküm ey mürşid-i kâmil ! Kemâl-i tâzim le hâk-i pây inize yüzlerimi sürmeme ve mübarek ellerinizi takbil etme me müsaadenizi yalvarırım. Bendeniz, şu ilticaname mi zât-ı âlî nize sunan Sarac Ahmed Efendi fakir inizin oğluyum. Üstad-ı kaderin, ezel de levh-i kazâ ya çizdiği yazılar hükmüyle mahkûm olmuş, zavallı bir âvâre yim. Makam-ı Yusuf’ta tali’ in cilve lerini takdir-i İlâhî ye tam bir inkıyad la seyretmekte iken, babamdan aldığım bir şefkatname de zât-ı mürşidane nizin muhabbet i mânevîlerinin mübeşşir i olan selâmlarınızı tebliğ iyle, viran gönlüm şâd ve bünyâd edildi. Şu mazlum ânımı nurlandıran huzur-u mânevî niz muvacehe sinde, satırlarım gibi kap kara yüzümü, seyyiat-ı mâzi ile a’mâl-i kabîha mın nişane lerini gizlemeye muktedir olamamaktan mütevellit hicab ımı setr e kudret-yâb olamadım. Yolunu şaşırmış, nur-u hakikat i görmekten mahrum , mâsivâ-perest lere Risale i Nur’la dest-gîr ve şefi’ olduğunuzu yıllardan beri bildiğim için, kapınıza boynumu uzatarak, hidayet yolcularınız meyan ında yer alabilmek emel-i hâlisane siyle halka-i irşad ınıza bütün ruhumla şitâb ediyorum. İrşâdât-ı âliyenize muhtaç bulunduğumu arz ederken cür’et imin nazar-ı af fınıza mazhar buyurulmasını yalvarır, kemâl-i tâzim le mübarek ellerinizi takbil ve tevkir le kesb-i şeref ve cân eylerim, büyük mürşid im, efendim hazret leri. Bir gün zâlim lere dedirir Hazret-i Mevlâ , Tallâhi lekad âserakâllahü aleynâ. Risale-i Nur şakirt lerinden İhsan Sırrı • • •
Barla Lâhikası ·( 287 ) 0.82
Kardeşlerim; Siz müteessir olma yınız. Hem merak etmeyiniz. Yalnız dua ile bana yardım ediniz. Çünkü bir kaç gündür sol kolum çok ağrıyor, gece rahatsız ediyor. Kimseyi yanıma bırakmadığımdan, oda içindeki zarurî işlerimi zahmetle yapabilirim. Zannederim, eskiden beri bende bulunan kulunç illet inin bir şubesidir ki, buranın mizacıma çok dokunan maddî havası ve kışı, o insafsızların evham ı, tazyikat ları ve mânevî kışı, damarıma dokunur. Âdetâ bir yarım nüzul isabeti gibi ıztırap çektim. Fakat lillâhilhamd , sizin makbul dualarınız, o tehlikeyi de hafif bir suret e çevirdi. İnşaallah o suret de geçer; çok sevaplı fâidesi, yerinde kalır. Kardeşlerim, Salâhaddin’in yazısına göre, o havali de dahi Asâ-yı Mûsâ mecmua sı çok faaliyet tedir, fütuhat yapıyor. Demek o tarafta o çok ehemmiyetli vazife-i Nuriye yi yapıyor. Yüz bin elhamdülillâh , yazanlara da yüz mâşâallah, bârekâllah ! • • •
Emirdağ Lâhikası - I ·( 86 ) 0.82
Aziz, sıddık , mübarek kardeşlerim, dünyada medâr-ı tesellî lerim ve berzah yolunda nuranî yoldaşlarım ve mahşer de inşaallah şefaatçilerim; Sizin, hem leyle-i Kadrinizi, hem bayramınızı bütün ruh u canımla tebrik ediyorum, tes’id ediyorum. Saniyen: Şimdiye kadar hiç görmediğim bir suret te, dehşetli bir hastalıktan fevkalmemul bir tarzda, Risale-i Nur’un hâlis talebelerinin şifa duasının neticesi olarak, mu’cize gibi birden harika bir keramet le şifa bulmamı size haber veriyorum. Bu vâkıa yı müşahede eden Emin ile Feyzi’nin o harika hastalığa ait bu gelecek fıkra sını medâr-ı ibret için size gönderiyorum. Bütün kardeşlerimize birer birer selâm ve dua ediyorum, Hüsrev’i de merak ediyorum. 1 اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى Said Nursî • • •
Kastamonu Lâhikası ·( 66 ) 0.82