Risale'de Tarih

Osmanlı, İslam Tarihi ve Bediüzzaman'ın Çağı

Osmanlı Devleti - Düşüş ve Mana 28 pasaj

Bu bölümde şu isimlerle geçer

Yavuz Sultan Selim

Harb-i Umumi - Savaş ve Esaret 13 pasaj

Bu bölümde şu isimlerle geçer

Mustafa Kemal

اَزْفَيْضِ عَيَانَشْ هَمَه جَانْ نُورِ عُيُونْ بِفَرْمُودِ مَكَرْ حَضْرَتِ غَوْثْ ... دَرْحَقِّ حَضْرَتِ اَسْتَادِ شَوَدْ اَصْلِ مُتُونْ لاَتَخَفْ قُلْهُ حَبَذاَ رَمْزِ كِه كُفْتْ حَضْرَتِ عَبْدُ الْقَادِرْ ... نِعْمَ ذَانُطْقِ كِه كَرْدَسْتْ سَعِيدِ سَعْدِ نُمُونْ آنْ كِه دِيدَسْتْ پِسَنْدَسْتِ بَيَانْ مِى كَرْدَسْتْ ... حَقْ پَسَنْدَ سْتِ شَوَدْ تَشْنَهِ فَيْضَشْ اَفْزُونْ بَعْدَ زِينَ غَالِبِ بِيچَارَه دُعَا مِى كُويِيمْ ... بَادْ رَاضِى زِسَعِيدْ ذَاتِ خُدَاى بِيچُونْ هِمَّتَشْ عَالِىُو فَيْضَشْ هَمَه اَعْلاَ بَادَا ... بِدِهَدْ حَضْرَتِ حَقْ نَشْئَهِ غَيْرِ مَمْنَونْ تَافَلَكْ دَائِرُواِينْ اَرْضِ هَمِى شُدْ سَائِرْ ... عَظَّمَ اللّٰهُ لَهُ اْلاَجْرَ وَقَرَّتْهُ عُيُونْ غالب Açıklaması: 1- Kimim ben? Ben, gönlü kırık, sinesi dertlerle dolu, başında delilik sarhoşluğu (olan) âciz , güçsüz zavallı biriyim. 2- Gerçek dosttan (sevgiliden) ayrı olmanın üzüntüsünden çok gezip dolaştım, (lâkin), benim inleyen gönlüme yol gösterici (rehber) kimse yoktu. 3- Yıllarca ayrılığın elem inden perişandım, ne kafamın dengi bir dost, ne de sükûnet verecek bir (marifet) kadehi (vardı). 4- Günden güne gidişat ım daha da çıkmaza giriyordu, (öyle ki), gece gündüz başımdaki cinnet arz usu artıyordu. 5- Neticede, (Allah’ın) takdir eli iyiye, doğruya gitmeme hidayet etti, Allah dostlarının himmet i yüz gösterip imdada yetişti. 6- Gönlüm pîr im sayesinde huzur buldu, hülâsa, onun lütuf ve inayetinin saadet ine nail olarak emniyete kavuştum. 7- Baht sızlığıma, iyi talih imdada yetişti, biçare gönlüm onun feyz inden mennun oldu. 8- Onun nazar ı ile kara toprak yâkut a dönüşürse garipsenmez, (zira), onun bu nazar ı, Hak kın nurudur, efsane ve sihir değildir. 9- Ehl-i hak zemin inde, Allah’ın tecelli sinin nurları vardır, geçmiş ve gelecek onların nazar larında bir “nun”un noktası gibidir. 10- Geçmişte olanı, gönüllerinde bir kitab gibi okurlar, hâl ve gelecek hepsi aynı şekilde, onların derûnundadır. 11- Onların gönülleri, levh-i mahfuzda (mevcut) âyetlerin aynasıdır, o sebepten “Ol” deyince “olur” sırrı gönüllerinde gizlidir. 12- Gördüklerini ve söylediklerini (onlara) Allah öğretiyor, (onlar), Hak kın mükemmel ve ölçülü kudreti ve aletidirler. 13- İşte Tevrat sahifelerinde Mahmud’un övülmesi ve işte Zebur sahifelerinde Mesih’in ziyadesiyle vasfı. 14- Hz. Muhammed’in ashabının vasfı hepsi İncil’dedir, hepsi eşi ve benzeri olmayan (Allah’tan gelen) ne güzel görüşlerdir. 15- Bu sırrı, ehl-i velâyetten her zaman görürsün, gelecekten ve halden haber vermişlerdir. 16- Celâl-i Rumî, Gülşenî’nin haberini veriyordu, Şeyh-i Ekber ise, Mısrî’nin haberini verir... 17- Ahmed-i Camî, Ahmed-i Fârukî’den haber veriyor, ben hangisini sayayım, zira , sayılmayacak kadar çoktur. 18- Her biri bir haber söylemiş, remz ve işaret vermişlerdir, eskiler, sonra gelenlerden “olacak” diye müjde verdiler. 19-20- Özellikle, Allah adamı Hz. Abdülkadir, Gavs-i Âzam, “ol” der “olur” dairesinin kutbu, cihanın geleceğinin haberini vermiş, her ne görmüş ise münasib bir beyanla söylemiştir. 21- Parlak bir nazım la, “Kötülük ve fitne den mürid imi koruyan emin bir sığınak olurum.” dedi. 22- Cengiz ve Hülâgu’nun fitne sinden bahsetmiş. Onun sözünün remz i günümüze kadar bakıyor. 23- Bu devrin fitne sinin işareti, Onun sözlerinden anlaşılıyor. Yakîn ehli , Onun remz inden birçok sır bulmuştur. 24- Bu devrin fitne si, had dinden fazla olduğundan dolayı, kötülerin şer ve fitne leri Hâmûn (çölünün) Ceyhûn’u (nehri) gibi olmuş. 25- İlim ehli, hepsi derin derin düşünüyorlardı, din sahası Allah dostlarından bomboştu. 26- Feleğin gözü, (böyle) bedbin lik dolu bir kargaşa (ortamı) görmemiştir. Fırat

Barla Lâhikası ·( 194 ) 0.81

· · ·



Yoksa, Rusların tahribat nev inden mânevî kuvvetlerine karşı adliyenin binden birine maddî ceza vermesiyle; serserilere ve fakirlere, zenginlerin malını peşkeş çeken ve hevesli gençlere ehli namusun kızlarını ve ailelerini mübah kılan ve az bir zamanda Avrupa’nın yarısını elde eden bir kuvvete karşı, ancak ve ancak mânevî bombalar lâzım ki, o da hakaik-i Kur’âniye ve imaniye atom bombası olup o dehşetli solculuk cereyan ını durdursun. Yoksa, adliye vasıtasıyla yüzden birine verilen maddî ceza ile bu küllî kuvvet tevkif edilmez. Onun için, dindar milletvekilleri bu tacil i lâzım gelen hakikat i tehir etmelerinden, çok defa tecrübelerle gördüğümüz gibi bu defa da küre-i hava şiddetli soğuğu ile buna itiraz ediyor. İki dehşetli Harb-i Umumînin neticesinde beşer de hasıl olan bir intibah-ı kavî ve beşer in tam uyanması cihetiyle, kat’iyen dinsiz bir millet yaşamaz. Rus da dinsiz kalamaz. Geri dönüp Hıristiyan da olamaz. Olsa olsa, küfr-ü mutlak ı kıran ve hak ve hakikat e dayanan ve hüccet ve delile istinad eden ve aklı ve kalbi ikna eden Kur’ân ile bir musalâha veya tâbi olabilir. O vakit dört yüz milyon ehl-i Kur’ân ’a kılıç çekemez. Said Nursî • • •

Emirdağ Lâhikası - II ·( 65 ) 0.80

· · ·

Ana içeriğe atla Bu siteyi kullanarak, Çerez Politikamızı kabul etmektesiniz. Bu siteyi kullanarak, Çerez Politikamızı kabul etmektesiniz. Giriş yap Kaydol Soru Sor Rastgele Soru Hızlı Git Bilgi Yarışması Risale-i Nur Külliyatı Oku Dinle ? ... Soru - Cevaplar Makaleler Kaynak Eserler Nurpenceresi Bediüzzaman Kaydol Giriş yap Okuyup anlamak isteyenlere... Hızlı Git Soru Sor Okuyup anlamak isteyenlere... On Birinci Şuâ Alt Kategoriler Meyve Risâlesi 1 Birincisi 2 İkinci Mes'elenin Hülâsası 3 Üçüncü Mes'ele 4 Dördüncü Mes'ele 5 Beşinci Mes'ele 6 Altıncı Mes'ele 7 Yedinci Mes'ele 8 Sekizinci Mes'elenin bir Hülâsası 9 Dokuzuncu Mesele 10 Onuncu Mes'ele 11 On Birinci Mes'ele 12 Hatime 13 On Birinci Meselenin haşiyesinin bir lâhikasıdır. 14 « Önceki Kategori Üst Kategori Sonraki Kategori » Yükleniyor... Risale-i Nur Kütüphanesi (Google Play) • (iOS) • (Huawei) Bilim ve Gelişim Derneği Destek olmak ister misiniz? Sorularla Risale © 2003 - 2026 Biz Kimiz? Sık Sorulan Sorular Ziyaretçi Defteri İletişim

Şualar ·On Birinci Şuâ 0.80

· · ·



HAŞİYE Sizi eski talebelerim ve eski arkadaşlarım ve kardeşim ve biraderzâde m Abdülmecid ve Abdurrahman’lar bildiğimden, bu mahrem sırrı size açtım. Evet, ben, yirmi dört saat evvel hassasiyetimle ve âsâb ımın rutubet ten tesiriyle rahmet ve yağmurun gelmesini hissettiğim gibi, aynen öyle de, ben ve köyüm ve nahiye m, kırk dört sene evvel Risale-i Nur’daki rahmet yağmurunu bir hiss-i kablelvuku ile hissetmişiz demektir. Umum kardeşlerimize ve hemşire lerimize selâm ve dua ederiz ve dualarını rica ederiz. • • •

Emirdağ Lâhikası - I ·( 28 ) 0.80

· · ·

Umum Nur talebelerine Üstad Bediüzzaman’ın vefatından önce vermiş olduğu en son derstir! Aziz kardeşlerim; Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfî hareket değildir. Rıza-yı İlâhî ye göre sırf hizmet-i imaniye yi yapmaktır, vazife-i İlâhiye ye karışmamaktır. Bizler âsâyiş i muhafaza yı netice veren müsbet iman hizmeti içinde herbir sıkıntıya karşı sabırla, şükür le mükellef iz. Meselâ, kendimi misal alarak derim: Ben eskiden beri tahakküm e ve terzil e karşı boyun eğmemişim. Hayatımda tahakküm ü kaldırmadığım, birçok hâdiselerle sabit olmuş. Meselâ, Rusya’da kumandana ayağa kalkmamak, Divan-ı Harb-i Örfîde idam tehdidine karşı mahkemedeki paşaların suallerine beş para ehemmiyet vermediğim gibi, dört kumandanlara karşı bu tavrım, tahakküm lere boyun eğmediğimi gösteriyor. Fakat bu otuz senedir müsbet hareket etmek, menfî hareket etmemek ve vazife-i İlâhiye ye karışmamak hakikat i için, bana karşı yapılan muamele lere sabırla, rıza ile mukabele ettim. Cercis Aleyhisselâm gibi ve Bedir, Uhud muharebelerinde çok cefa çekenler gibi, sabır ve rıza ile karşıladım. Evet, meselâ seksen bir hatâsını mahkemede ispat ettiğim bir müdde-i umumî nin yanlış iddiaları ile aleyhimizdeki kararına karşı, beddua dahi etmedim. Çünkü asıl mesele bu zamanın cihad-ı mânevî sidir. Mânevî tahribat ına karşı sed çekmektir. Bununla dahil î âsâyiş e bütün kuvvetimizle yardım etmektir. Evet, mesleğimizde kuvvet var. Fakat bu kuvvet, âsâyiş i muhafaza etmek içindir. 1 وَلاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى düstur u ile -ki "Bir câni yüzünden onun kardeşi, hanedanı, çoluk-çocuğu mesul olamaz"- işte bunun içindir ki, bütün hayatımda bütün kuvvetimle âsâyiş i muhafaza ya çalışmışım. Bu kuvvet dahil e karşı değil, ancak hâricî tecavüz e karşı istimal edilebilir. Mezkûr âyetin düstur uyla vazifemiz, dahil deki âsâyiş e bütün kuvvetimizle yardım etmektir. Onun içindir ki, âlem-i İslâm da âsâyiş i ihlâl edici dahil î muharebat ancak binde bir olmuştur. O da aradaki bir içtihad farkından ileri gelmiştir. Ve cihad-ı mâneviye nin en büyük şartı da vazife-i İlâhiye ye karışmamaktır ki, “Bizim vazifemiz hizmettir; netice Cenâb-ı Hak ka âittir. Biz vazifemizi yapmakla mecbur ve mükellef iz.” Ben de Celâleddin Harzemşah gibi, “Benim vazifem hizmet-i imaniye dir; muvaffak etmek veya etmemek Cenâb-ı Hak kın vazifesidir” deyip ihlâs ile hareket etmeyi Kur’ân’dan ders almışım. Haricî tecavüz e karşı kuvvetle mukabele edilir. Çünkü düşmanın malı, çoluk çocuğu ganimet hükmüne geçer. Dahil de ise öyle değildir. Dâhildeki hareket, müsbet bir şekilde mânevî tahribat a karşı mânevî, ihlâs sırrıyla hareket etmektir. Hariç teki cihad başka, dahil deki cihad başkadır. Şimdi milyonlar hakikî talebeleri Cenâb-ı Hak bana vermiş. Biz bütün kuvvetimizle dahil de ancak âsâyiş i muhafaza için müsbet hareket edeceğiz. Bu zamanda dahil ve hariç teki cihad-ı mâneviye deki fark pek azîm dir. Bir mesele daha var; o da çok ehemmiyetlidir. Hükm-ü Kur’ân a göre, bu zamanda mimsiz medeniyet in icab atından olarak hâcât-ı zaruriye dörtten yirmiye çıkmış. Tiryaki likle, görenekle ve itiyad la, hâcat-ı gayr-ı zaruriye , hâcât-ı zaruriye hükmüne geçmiş. Âhirete iman ettiği halde, “Zaruret var” diye ve zaruret zannıyla dünya menfaat i ve maişet derdi için dünyayı âhiret e tercih ediyor. Kırk sene evvel, bir başkumandan beni bir parça dünyaya alıştırmak için bazı kumandanları, hattâ hocaları benim yanıma gönderdi. Onlar dediler: "Biz şimdi mecburuz. 2 اِنَّ اَلضَّرُورَاتِ تُبِيحُ الْمَحْظُورَاتِ kaide siyle, Avrupa’nın

Emirdağ Lâhikası - II ·( 151 ) 0.80

· · ·



Hangi maslahat var? Hangi kanun var? Divane ler de bilirler ki ona ilişmek divanelik tir” dedik. O casus da kalktı gitti. Umum kardeşlerimize, hususan erkân lara ve matbaacılara, hususan Hizb-i Nuriyenin naşir leri olan Hâfız Ali, kahraman Tâhirî ve Hâfız Mustafa ve rüfeka larına birer birer selâm ediyoruz. • • •

Kastamonu Lâhikası ·( 155 ) 0.80

· · ·

Aziz, sıddık kardeşlerim; Dün, Emin, bu havali ye gelen bir kolordu münasebetiyle, istemediğim ve Rusun harbe devamını bilmediğim halde, Rusya’nın Kafkasla ittisali kesilmesini söyledi. Ben, onun sözünü kesip susturduğum halde, kalbim ehemmiyet le bir alâka gösterdi. Sonra, bugün namazda ve tesbihatında iken, mânevî tarzda denildi ki: Küre-i arzda çarpışan, mücadele eden cereyan lardan herhalde birisi İslâmiyete ve Kur’ân’a ve Risale-i Nur’a ve mesleğimize taraftar olacak; bu noktadan ona karşı bakmak gerektir. Bakmamak için bir iki mektupda yazdığım sebepler çendan kalbe, akla kâfidir; fakat meraklı ve hevesli olan nefse kâfi gelmiyor diye kalbime geldi. Aynen tesbihatta ihtar edildi ki: Ehemmiyetli sebebi ise: Bakmakta bir tarafa tarafgirlik hissi uyanır; tarafgir nazarı, taraftar olduğu taraf cereyan ın kusurunu görmez, zulmüne rıza gösterir, belki alkışlar. Halbuki küfre rıza, küfür olduğu gibi, zulme razı olmak dahi zulümdür. Elbette zemin yüzünde bu dehşetli düello da semavat ı ağlatacak zulümler ve tahribat oluyor. Çok mâsum ve mazlum ların hukuk ları kayboluyor, mahvoluyor. Mimsiz, gaddar medeniyetin zâlimâne düstur u olan, “Cemaat için fert feda edilir; milletin selâmet i için cüz’î hukuk lara bakılmaz” diye, öyle dehşetli bir zulüm meydanı açmış ki, kurûn-u ûlâ vahşet lerinde de emsal i vuku bulmamış. Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın adalet-i hakikiye si, bir ferdin hakkını cemaat e feda etmez; “Hak haktır; küçüğe, büyüğe, aza, çoğa bakılmaz” diye kanun-u semavî ve hakikî adalet noktasında Risale-i Nur şakirt leri gibi hakikat-i Kur’âniye yle meşgul adamlar, zaruret olmadan, lüzumsuz, yalnız hevesli bir merak için, netice itibarıyla fâidesi bulunan ve netice daha gelmeden evvel lüzumsuz bakmak ve zâlimâne tahribat larını alkışlamak suret iyle İslâmiyet ve Kur’ân lehine hizmet edeceği o cereyan ın harekât ını fikren takip etmekle meşgul olmak münasip olmadığı için, nefis de, akıl ve kalbe tâbi olup merakını bırakmış diye anladım. İkinci mesele: Risale-i Nur’un Isparta’da kat’i galebe si, zındık ları şaşırttı. Fakat bazı mütemerrid ve muannid ve ölen herifin ruh-u habîs i hükmünde bazı zındık lar, o mağlûbiyet e karşı gelmek fikriyle, baştan aşağı kadar Kur’ân ve Peygamber (a.s.m.) aleyhinde, fakat perde altında, aynen münazara-i şeytaniye bahsinde, hizbü’ş-şeytan ın Peygamber (a.s.m.) ve Kur’ân hakkında meslek lerince söyledikleri tâbi râtı başka bir tarzda o zındık herif istimal etmiş. Onun gibi Yahudi, mütemerrid ve dinsiz feylesof larından ve Avrupanın zındık larının eskiden beri Kur’ân ve Peygamber’in (a.s.m.) hâlât ından medâr-ı tenkit buldukları noktaları, bu İslâm ismi altındaki zındık , kurnazcasına, safdil Müslümanlara ve Risale-i Nur’u görmeyenlere dinlettirmek ve göstermek için öyle bir tarzda gitmiş ve küfrünü gizlemeye çalışmış ki, şeytanet te, şeytandan ileri gitmiş; beni çok müteessir etti. Kardeşimiz Sabri’nin mektubunda, muannid mülhid lerin, Risale-i Nur’un cereyan ına karşı kurdukları çürük ve vâhi hud’a ları, “örümcek ağı ve yuvası gibi kuvvetsiz; ve o şeytanet perdeleri, kıymetsiz ve mukavemetsiz dir. Risale-i Nur’a karşı yırtılır ve yırtılacak” dediği gibi, bu zındık ve muannid ve mütemerrid ve ölen herifin ruh-u habîs i olan zındığın yazdığı ve zâhiren Müslümanlara Türkçülük lehinde, fakat hakikat te Kur’âniye ve Peygamber’in (a.s.m.) azamet ve haşmet-i mâneviye lerini kırmak ve hiçe indirmek ve âdileştirme k niyetiyle yazılan bu matbu eserde, Mu’cizat-ı Kur’ân ve Mu’cizat-ı Ahmediyeye (a.s.m.) karşı, örümcek ağı da olamaz, parçalanır. Fakat binler teessüf ki, Risale-i Nur’u görmeyenlere

Kastamonu Lâhikası ·( 104 ) 0.79

· · ·

Çok aziz, sıddık, kahraman, bahtiyar Emirdağlı kardeşlerim; Geçirdiğiniz çok büyük âfeti müş’ir, mübarek efendimiz hazretlerinin, çok ehemmiyetli ve çok kıymetli ve perde altında çok müjdeli lütuf namelerini aldık. Her birerlerinize, hususan bu yangında daha çok tehlike atlatan kardeşlerime, bura ve bu civar talebeleri namına büyük geçmiş olsun der ve bu vesile ile dehşetli küfr-ü mutlak yangınının mahallemizi sardığı ve kızıl kıvılcımlarının saçaklarımıza sıçramak üzere olduğu bir hengâm da, umum ehl-i iman ve hususan Nurcular namına, o maddî yangında çocuk Ceylân’ın ağlamakla medet istemesi gibi, bir mânevî Ceylân olarak, o büyük ve çok müşfik Üstada “Medet! Biz yanıyoruz, mahvolduk” diye niyaz eylerim. Bu Emirdağ yangınında, günün en çok nüfuzuna sahip, kızıl Rusya’dan çıkarak kızıl ateşler ve kızıl kıvılcımlar saçan ve birer birer dünya şehrinin mahallelerini saran ve ovaları yakıp kavuran, bazı yerlerde de nifak ve şikak ateşleri saçarak, kardeşine “Kardeşini öldür!” diye bağıran ve en nihayet te âlem-i Hıristiyaniyet i yakıp kavurup harman gibi savurduktan sonra âlem-i İslâm mahallesini saran ve evimizin saçaklarına kıvılcımları sıçrayan ve çok büyük ve çok dehşetli bir belâ olan komünizm ve bu azîm yangında itfaiye vazifesini üzerine alan Risale-i Nur’a ve Risale-i Nur’un günün en büyük mutfî si, en büyük tahassungâh ı ve en büyük melce i ve penâh ı ve onun şahs-ı mânevî sinin dualarının, bârigâh-ı Ehadiyet te kabul olduğuna sarih bir işaret var. Ve âdetâ ona hücum edenlere ve etmek isteyenlere karanlık gecede kırmızı diliyle şöyle hitap ediyor: Ey Fahr-i Âlem in gösterdiği doğru yoldan şaşanlar! Dünyanın fânî meta larıyla gururlanıp taşanlar! Ve ey dünyamıza zararı olur korkususuyla, nur-u Kur’ân’dan kaçanlar! Sizler, dünyanızın uçurumlara gittiği zan nıyla, o bâki ve tatlı sandığınız fâni ve hakikat te çok acı lezzetlerinizin, zeval bulmak, şedit ve elîm elem ve ıztırap lara tahavvül etmek üzere olduğunu tahmin ederek mânâsızca radyoların başına koşuyorsunuz. Bu koşmakta ve bu dedikoduları dinlemekte ne fâide var? Zeval bulucu lehviyat ve lezaiz le körleşmiş, bakan gözleriniz. Artık yeter, biraz hakikat i görsün! Sağırlaşmış duyan kulaklarınız biraz hakikat i duysun ki, bu acip ve dehşetli ve hiç misli görülmemiş devirde, hususan ehl-i iman ın çok sarsıntılar geçirdiği ve çok dehşetli düşmanlar karşısında bulunduğu ve küfr-ü mutlak ateşinin mahallemizi sardığı bir zamanda, ancak ve ancak, güvenimizin en müstahkem , kavî , yıkılmaz, sarsılmaz tahkimat ı olan Risale-i Nur’un nurânî siperlerine iltica etmek le ve onun daire-i kudsiye sine dehalet etmekle kurtulacak ve imanınızı kurtararak, idam-ı ebedî zan nettiğiniz ölümü bir hayat-ı bâkiye ye tebdil edeceksiniz. Ve işte o nurun mübarek tercümanının ve mübarek şahs-ı mânevî sinin 1 أَجِرْنَا وَأَجِرْ وَالِدَيْنَا وَأَجِرْ طَلَبَةَ رَسَاۤئِلِ النُّورِ وَوَالِدَيْهِمْ مِنَ النَّارِ ve emsâl i dualarının kabulüyle, şefaat iyle ve hürmet ine, benim dehşetli, fakat Cehennem ateşi yanında hiç ehemmiyeti olmayan ateşimden, onun şakirt lerinin, hâdim lerinin ve risalelerinin muhafız ı bulunan mağazaları, nasıl âzâd olmuş, kurtulmuşsa, sizler de o mübarek şakirt ler gibi, o mübarek daire-i kudsiye ye dehalet ettiğinizde, dünyevî ve uhrevî dehşetli ateşlerden kurtulacak ve evlât ve iyâl inizin bir nevi çobanı olmak hasebiyle , o sevgililerinizi de kurtaracaksınız. Ve her birerleriniz maddî ve manevî felâh ve saadet e nail olacaksınız. Bakıp da görmeyen ve görüp de görmek istemediğinizden kapadığınız

Emirdağ Lâhikası - I ·( 80 ) 0.79

· · ·

On İkinci Şuâ Denizli Mahkemesi Müdafaatından 1 بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ 2 Evet, biz bir cemiyetiz ve öyle bir cemiyetimiz var ki, her asırda üç yüz elli milyon dahil mensupları var. Ve her gün beş defa namazla o mukaddes cemiyetin prensiplerine kemâl-i hürmetle alâkalarını ve hizmetlerini gösteriyorlar. 3 اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ kudsî programıyla birbirinin yardımına, dualarıyla ve mânevî kazançlarıyla koşuyorlar. İşte, biz bu mukaddes ve muazzam cemiyetin efradındanız. Ve hususi vazifemiz de, Kur’ân’ın imanî hakikatlerini tahkikî bir surette ehl-i imana bildirip, onları ve kendimizi idam-ı ebedîden ve daimî, berzahî haps-i münferitten kurtarmaktır. Sair dünyevî ve siyasî ve entrikalı cemiyet ve komitelerle ve bizim medar-ı ittihamımız olan cemiyetçilik gibi asılsız ve mânâsız, gizli cemiyetle hiçbir münasebetimiz yoktur ve tenezzül etmiyoruz. • • • Dünyaya karışmak arzusu bizde bulunsaydı, böyle sinek vızıltısı gibi değil, top güllesi gibi ses ve patlak verecekti. Divan-ı Harb-i Örfîde ve Mustafa Kemal’in hiddetine karşı, divan-ı riyasette, şiddetli ve dokunaklı müdafaa eden bir adam, on sekiz sene zarfında kimseye sezdirmeden dünya entrikalarını çeviriyor diye onu ittiham eden, elbette bir garazla eder. Bu meselede benim şahsımın veya bazı kardeşlerimin kusuruyla Risale-i Nur’a hücum edilmez. O doğrudan doğruya Kur’ân’a bağlanmış. Ve Kur’ân dahi Arş-ı Âzamla bağlıdır. Kimin haddi var, elini oraya uzatsın, o kuvvetli ipleri çözsün? Hem bu memlekete maddî ve mânevî bereketi ve fevkalâde hizmeti, otuz üç âyât-ı Kur’âniyenin işârâtıyla ve İmam-ı Ali Radıyallahu Anhın üç kerâmât-ı gaybiyesiyle ve Gavs-ı Âzamın (k.s.) kat’î ihbarıyla tahakkuk etmiş olan Risale i Nur, bizim âdi ve şahsî kusurlarımızla mes’ul olmaz ve olamaz ve olmamalı. Yoksa bu memlekete hem maddî, hem mânevî telâfi edilmeyecek derecede zarar olacak. HAŞİYE Bazı zındıkların şeytanetiyle Risale-i Nur’a karşı çevrilen plânlar ve hücumlar inşaallah bozulacaklar. Onun şakirtleri başkalara kıyas edilmez, dağıttırılmaz, vazgeçirilmez, Cenâb-ı Hakkın inayetiyle mağlûp edilmezler. Eğer maddî müdafaadan Kur’ân men etmeseydi, bu milletin can damarı hükmünde umumun teveccühünü kazanan ve her tarafta bulunan o şakirtler, Şeyh Said ve Menemen hâdiseleri gibi cüz’î ve neticesiz hâdiselerle bulaşmazlar. Allah etmesin, eğer mecburiyet derecesinde onlara zulmedilse ve Risale-i Nur’a hücum edilse, elbette hükümeti iğfal eden zındıklar ve münâfıklar bin derece pişman olacaklar. Elhâsıl, madem biz ehl-i dünyanın dünyalarına ilişmiyoruz; onlar da bizim âhiretimize, imanî hizmetimize ilişmesinler. Mevkuf Said Nursî • • • بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ 1 Efendiler; Size kat’î haber veriyorum ki, buradaki zâtların, bizimle ve Risale-i Nur’la münasebeti olmayan veya az bulunanlardan başka, istediğiniz kadar hakikî kardeşlerim ve hakikat yolunda hakikatli arkadaşlarım var. Biz Risale-i Nur’un keşfiyat-ı kat’iyesiyle iki kere iki dört eder derecesinde sarsılmaz bir kanaatla bilmişiz ki, ölüm bizim için, sırr-ı Kur’ân ile, idam-ı ebedîden terhis tezkeresine çevrilmiş. Ve bize muhalif ve dalâlette gidenler için, o kat’î ölüm, ya idam-ı ebedîdir (eğer âhirete kat’î imanı yoksa), veya ebedî ve karanlıklı haps-i münferittir (eğer âhirete inansa ve sefahet ve dalâlette gitmişse). Acaba dünyada bu mes’eleden daha büyük, daha ehemmiyetli bir mesele-i insaniye var mı ki, bu ona âlet olsun? Sizden soruyorum.

Şualar ·1936 ·On İkinci Şuâ

· · ·

Evvelâ: Bu Beşinci Şuâyı hükümetin eline geçmeden evvel biz mahrem tutuyorduk. Hem bütün taharrilerde bende bulunmadı. Hem maksadı yalnız avâmın imanlarını şüphelerden ve müteşabih hadîsleri inkârdan kurtarmaktır. Dünya cihetine üçüncü, dördüncü derecede, dolayısıyla bakar. Hem verdiği haberler doğrudur. Hem ehl-i siyaset ve dünya ile mübareze etmiyor, yalnız ihbar eder. Hem şahısları tayin etmiyor. Küllî bir surette, bir hakikat-i hadîsiyeyi beyan eder. Fakat, o küllî hakikati bu asırdaki dehşetli bir şahsa tam tatbik etmişler. Onun için bu senelerde yeni telif edilmiş zannıyla itiraz ettiler. Hem o risalenin aslı, Dârü’l-Hikmetten daha eskidir. Yalnız bir zaman sonra tanzim edildi, Risale-i Nur’a girdi. Şöyle ki:.. Bundan kırk sene evvel ve Hürriyetten bir sene evvel İstanbul’a geldim. O zaman Japonya’nın Başkumandanı, İslâm ulemasından dinî bazı sualler sormuştu. Onları İstanbul hocaları benden sordular. Hem çok şeyleri o münasebetle sual ettiler. Ezcümle, bir hadîste, “Âhirzamanda dehşetli bir şahıs sabah kalkar, alnında ‘Hâzâ kâfirün’ yazılmış bulunur” diye hadîs var deyip benden sordular. Dedim: “Bir acîp şahıs bu milletin başına geçer ve sabah kalkar, başına şapka giyer ve giydirir.” Bu cevaptan sonra bunu sordular: “Acaba o zaman onu giyen kâfir olmaz mı?” Dedim: “Şapka başa gelecek, secdeye gitme diyecek. Fakat, baştaki iman o şapkayı da secdeye getirecek, inşaallah Müslüman edecek.” Sonra dediler: “Aynı şahıs bir su içecek, onun eli delinecek ve bu hâdise ile ‘Süfyan’ olduğu bilinecek.” Ben de cevaben dedim: “Bir darb-ı mesel var. Çok israflı adama eli deliktir denilir. Yani elinde mal durmuyor, akıyor, zâyi oluyor deniliyor. İşte o dehşetli adam bir su olan rakıya müptelâ olup, onunla hasta olacak ve kendisi hadsiz israfata girecek, başkalarını da alıştıracak.” Sonra birisi sordu ki: “O öldüğü zaman İstanbul’da dikili taşta şeytan dünyaya bağıracak ki, filân öldü.” O vakit ben dedim: “Telgrafla haber verilecek.” Fakat bir zaman sonra, radyo çıkmış işittim. Eski cevabım tam değilmiş bildim. Sekiz sene sonra Dârü’l-Hikmette iken dedim: “Şeytan gibi radyoyla dünyaya işittirecek.” Sonra sedd-i Zülkarneyn ve Ye’cüc ve Me’cüc ve dâbbetü’l-arz ve Deccal ve nüzûl-ü İsa (a.s.) hakkında sualler sormuşlardı. Ben de cevap vermiştim. Hattâ eski risalelerimde onlar kısmen yazılmışlar. Bir zaman sonra Mustafa Kemal iki defa şifre ile Van vilâyetinin eski valisi ve benim dostum Tahsin Beyin vasıtasıyla beni, neşredilen Hutuvât-ı Sitte’ye mükâfaten taltif için Ankara’ya celb etti, gittim. Şeyh Sinusî Kürtçe lisanı bilmediğinden, beni onun yerinde üç yüz lira maaşla vilâyât-ı şarkıye vâiz-i umumîsi, hem meb’us, hem Diyanet Riyaseti dairesinde, Dârü’l-Hikmet âzâlarıyla beraber, eski vazifemle memnun etmek ve benim Van’da temelini attığım Medresetü’z-Zehrâ ve şark dârülfünunuma Sultan Reşad’ın verdiği on dokuz bin altın lira, iki yüz mebus içinde yüz altmış üç mebusun imzasıyla yüz elli bin banknota iblâğ edilerek kabul edildiği halde, ben Beşinci Şuâ aslının verdiği haberin bir kısmını, orada bir adamda gördüm. Mecburiyetle o çok ehemmiyetli vazifeleri bıraktım. Ve “Bu adamla başa çıkılmaz, mukabele edilmez” diye, dünyayı ve siyaseti ve hayat-ı içtimaiyeyi terk edip yalnız imanı kurtarmak yolunda vaktimi sarf ettim. Fakat bazı zâlim ve insafsız memurlar, bana dünyaya bakacak iki üç risaleyi yazdırdılar.

Şualar ·1936 ·On Dördüncü Şuâ

· · ·

Sonra bazı zâtlar, âhirzaman hâdisatını haber veren müteşabih hadîsleri suâl etmek münasebetiyle, o eski risalenin aslını tanzim ettim. Risale-i Nur’un Beşinci Şuâı namını aldı. Risale-i Nur’un numaraları, telif tertibiyle değil. Meselâ, Otuz Üçüncü Mektup, Birinci Mektuptan daha evvel telif edilmiş ve bu Beşinci Şuânın aslı ve Risale-i Nur’un bir kısım eczaları, Risale-i Nur’dan evvel telif edilmiş. Her ne ise... Bu makamda bir müddeiumumînin, Mustafa Kemal’e dostluğu taassubuyla, kanunsuz ve lüzumsuz ve yanlış itiraz ve sualleri beni bu sadet harici gibi izahatı vermeye mecbur eyledi. Ben onun, adliye kanunu namına tamamen şahsî ve kanunsuz bir sözünü misal olarak beyan ediyorum. Dedi: “Beşinci Şuâda sen hiç kalben nedamet etmedin mi ki, onu rakıdan ve şaraptan su tulumbası gibi tâbirlerle tezyif etmişsin?” Ben onun bütün bütün mânâsız ve yanlış ve dostluk taassubuna mukàbil derim: Kahraman ordunun zaferi ve şerefi ona verilmez, yalnız onun bir hissesi olabilir. Nasıl ki ordunun ganimeti, malları, erzakları bir kumandana verilse zulümdür, dehşetli bir haksızlıktır. Evet nasıl o insafsız, o çok kusurlu adamı sevmemekle beni ittiham etti, âdeta vatan hâini yaptı. Ben de onu, orduyu sevmemekle ittiham ediyorum. Çünkü bütün şerefi ve mânevî ganimeti o dostuna verip, orduyu şerefsiz bırakıyor. Hakikat ise, müsbet şeyler, haseneler, iyilikler cemaate, orduya tevzi edilir ve menfîler ve tahribat ve kusurlar başa verilir. Çünkü birşeyin vücudu, bütün şeraitin ve erkânının vücudu ile olur ki, kumandan yalnız bir şarttır. Ve o şeyin ademi ve bozulması ise, bir şartın ademiyle ve bir rüknün bozulmasıyle olur, mahvolur, bozulur. O fenalık başa ve reise verilebilir. İyilikler ve haseneler, ekseriyetle müsbet ve vücudîdir. Başlar sahip çıkamazlar. Fenalıklar ve kusurlar, ademîdir ve tahribîdir. Reisler mes’ul olurlar. Hak ve hakikat böyle iken, nasıl ki bir aşiret fütuhat yapsa, “Aferin Hasan Ağa”; mağlûp olsa “Aşirete Tuh” diye aşiret tezyif edilse, bütün bütün hakikatin aksine hükmedilir. Aynen öyle de, beni ittiham eden o müddeî bütün bütün hak ve hakikatin aksine bir hatâsıyla, güya adliye namına hükmetti. Aynen bunun hatası gibi: Eski Harb-i Umumîden biraz evvel, ben Van’da iken, bazı dindar ve müttakî zâtlar yanıma geldiler. Dediler ki: “Bazı kumandanlarda dinsizlik oluyor. Gel, bize iştirak et. Biz bu reislere isyan edeceğiz.” Ben de dedim: “O fenalıklar ve o dinsizlikler, o gibi kumandanlara mahsustur. Ordu onunla mes’ul olmaz. Bu Osmanlı ordusunda belki yüz bin evliya var. Ben bu orduya karşı kılıç çekmem ve size iştirak etmem.” O zâtlar benden ayrıldılar, kılıç çektiler; neticesiz Bitlis hâdisesi vücuda geldi. Az zaman sonra, Harb-i Umumî patladı. O ordu, din namına iştirak etti, cihada girdi, o ordudan yüz bin şehidler evliya mertebesine çıkıp beni o dâvamda tasdik edip kanlarıyla velâyet fermanlarını imzaladılar. Her ne ise... Biraz uzun söylemeye mecbur oldum. Çünkü hiçbir hissiyatla ve hâricî tesiratla müteessir olmamak, mâhiyetinin kat’î bir hassası bulunan adalet hakikatı namına, cüz’î ve hattâ hissiyat ve tarafgirlikle bize ve Risale-i Nur’a karşı müzeyyifâne hareket eden bir müddeiumumînin acîp vaziyeti beni bu uzun ifadeye sevk etti.

Şualar ·1936 ·On Dördüncü Şuâ

· · ·

İspir ilçesinde doğan babam, birkaç sene farkla Üstad Bediüzzaman Hazretleri ile yaşıttır. 1980 yılında vefat etmiş olup, 111 sene gibi uzun ve bereketli bir ömür geçirmiştir. Vefatından iki hafta önce bile Cuma namazını cemaatle kılmış. Mezarı İspir’in Ulubey Köyündedir. Babam küçüklüğünde köy medreselerinde okumuş, yarım hafızdır. Çok güzel Osmanlıca, biraz da Farsça, Arapça ve Ermenice bilirdi. Şuurlu ve kültürlü bir insandı. Çok kitap okurdu, tarihe çok meraklıydı. Bizim aslımız Dağıstan’dan gelmiş. Alişan babamdan önce sırasıyla; Veysel, Mevlüd, Ömer, Hüseyin, Seyfullah, Fethullah, yine Fethullah olmak üzere yukarıya doğru dedelerim bunlar. Önce Rize’nin İyidere-Karagafur Köyüne yerleşmişler, sonra Erzurum İspir. Anadolu’ya gelişleri çok eski. Fethullah dedem gelmiş. Babamın vefat tarihi 8 Ocak 1980’dir. Babam Bediüzzaman’ın Rus Başkumandanına ayağa kalkmama hadisesini görmüş. Bize ağlayarak anlatırdı. Rahmetli babam Alişan Ağa'nın Rusya’ya savaş esiri olarak gidişi şöyledir: Birinci Cihan Harbinde, Sarıkamış, Kars taraflarında asker olarak katılıyor savaşa. Fakat düzenli ordu şeklinde değil de "başıbozuk" tabir edilen düzensin askerler olarak. Aslında nizamî askerlermiş bunlar, ama öyle gösterilmiyor, başıbozuk fedailer olarak gösteriliyorlar. Kazım Karabekir Paşanın talimatı böyle imiş. Babam, Batum taraflarında Ruslara ve Ermenilere karşı savaşırken Ruslara esir düşüyor. Üstad Bediüzzaman Hazretleriyle Kosturma’da esir kampında karşılaşıyorlar. Üstad da malum, Bitlis tarafında savaşırken ayağı kırılıyor, Ruslara esir düşüyor. Babam bize Sibirya, Kosturma vesair Rus şehirlerinde toplam olarak dokuz sene kaldığını söylerdi. Üstad Varşova, Almanya, Avusturya üzerinden firar ediyor. Babam da bana adını verdiği “Gülcemal Vapuru” [1] ile Trabzon’a geliyor. Kader-i İlâhi ile Kosturma esir kampında 2,5 sene kadar beraber kalmış oluyorlar. Rahmetli babam bize esir kampındaki Bediüzzaman’ı şöyle anlatırdı: “Esir kampında herkes onu dinliyordu. O konuştu mu herkes mest oluyor, 'Kürt Said konuşuyor.' deyip, can kulağı ile dinliyorlardı esirler. Ermeniler geldiğinde ise susuyordu

Bize de konuşmayın derdi. Orada Ermeni asıllı askerler de vardı. Ben biraz Ermenice bildiğimden bunları hemen anlıyor ve Said’e işaret veriyordum. Ermeniler hiç affetmiyorlardı. Ama Ruslar karışmazlardı; gelip teftiş edip giderlerdi. İşkenceyi Ermeniler yapardı.” Bizim köyümüzde on beş tane ermeni aile varmış. Onun için babam Ermeniceyi bilirdi. Babam Alişan Ağa, Bediüzzaman’ın, Kosturma esir kampını teftişe gelen Rus Başkumandanı Nikola’ya ayağa kalkmama hadisesinde oradaymış, her şeyi bizzat görmüş. Bize ağlayarak şunları anlatırdı: “Çok esir vardı kampta. Bir gün bir komutan geldi. Ama biz kim olduğunu bilmiyoruz

'Dikkat!' diye bir komut verildi; herkes, hepimiz ayağa kalktık; bir tek kişi hariç; Bediüzzaman... Sonradan kim olduğunu öğrendiğimiz Rus Başkumandan Nikola bunu gördü. Hemen bir tercüman çağırtıp, ‘niçin ayağa kalkmadığını’ sordu. Bediüzzaman, 'Tazim Allah’a olur.' diye cevap verince; Nikola, kurşuna dizilmesini emretti. O’na ölüm emri verdiği zaman biz çok korktuk. Ölüm mangası da hemen hazırlandı. Sonra namaz için izin istedi Bediüzzaman. Namazını kıldı ve hemen çabuk çabuk geldi. Komutan: 'İdam olunacağı zaman ağırdan alınır, sen çabuk geliyorsun?' diye sordu tercümanla. Bediüzzaman umursamaz bir tavırla: 'Rabbime kavuşmak için çabuk geliyorum.' dedi. Bu ihlas, komutanı çok etkiledi ve insafa getirdi. İdamı kaldırdı ve özür diledi.” Babam, Kosturma esir kampında 2,5 sene Üstad'la beraber kalıyor. Üstad'ın firar mevzuunu ise şöyle anlatırdı: “Merkeplerle bize, esirler kampına erzak getirirlerdi. Bunlar asker değil, sivillerdi. Said merkeplilerden birisiyle zaman zaman konuşurdu. Sonra bir gün baktık Said yok, kayıp. Yalnız bir gün bana gizlice demişti ki: 'Alişan Kardeşim, belki bir

Tanıyanların Dilinden ·GÜLCEMAL SOYLU 0.79

· · ·

HALİL ÇINAR Tarih: 05.06.2009 - 00:00 | Güncelleme: 30.09.2020 - 10:38 Okuma süresi: 2 dk      "Bu Kurşunlar Müslüman'a Tesir Etmez" Nur Üstad Bediüzzaman'la beraber Birinci Cihan Harbinde Erzurum-Pasinler cephesinde Ruslara karşı çarpışan Halil Çınar 1889'da Van'ın Ahlat kazasında doğmuş ve yine aynı yerde l970 senesinde rahmete kavuşmuştu. Oğlu Mahmut Çınar, babası için şunları söylemektedir: "Babam, Halil Çınar 1328'de muvazzaflık askerliğini bitirmiş, 1329'da Üstad Bediüzzaman'la beraber Cihan Harbinde 1330 ve 1331'de Kafkasya Cephesinde Rus ordularına karşı kahramanca çarpışmışlardı." "Birinci Cihan Harbinin o dehşetli günlerinde, Kafkasya dağlarında; kışın yağmur ve karları altında, mevzide bulunurken, amansız bir müsademe ve çarpışma oluyor. Bediüzzaman Hazretleri, bizzat kendi askerlerinin ve keçe külahlı fedâilerinin başında milis albayı olarak yağmur gibi yağan Rus'un kurşunlarının önünde, mevzileri ve siperleri mütemadiyen gezmek suretiyle idare ediyordu. Çok celalli ve heybetli bir şekilde askerlere kumanda ediyordu. Rus'tan gelen kurşunlar, Bediüzzaman'ın aziz vücuduna isabet ettiği halde, kendisine hiç tesir etmiyordu. Aynı zamanda elini kaputunun cebine atarak, Rus kurşunlarını cebinden çıkararak, Müslüman askerlere gösteriyordu. Vücuduna değmeyen kurşunları askerlere gösterirken, şöyle diyordu: 'Bu kurşunlar bihakkın Müslüman olanlara tesir etmez.'" Mahmut Çınar babasından bu hatıraları dinlerken, çok sevip ve heyecanlandığını ve hiç unutamadığını ifade etmektedir. (bk. Necmeddin ŞAHİNER, Son Şahitler-I)      Yazar: Sorularla Risale Kategorileri: H Okunma sayısı : 2.347 Sayfayı Word veya Pdf indir

Tanıyanların Dilinden ·HALİL ÇINAR 0.80

Abbasi, Endülüs ve İslam Medeniyetleri 10 pasaj

Kalben rahatsızlığım dolayısıyla, Kurban Bayramına kadar Süleyman Efendi, Şamlı Hafız Tevfik, Abdullah Çavuş ve Mustafa Çavuş’tan başka kimseyi kabul etmiyorum. Affedersiniz, gücenmeyiniz. Said Nursî • • •

Barla Lâhikası ·( 279 ) 0.84

· · ·

Aziz kardeşim; Beni merak etme. Cenâb-ı Hak kın inayet i devam ediyor. Hem de dünya madem geçer, meraka değmiyor. Sen her günde belki yirmi defa duada tahattur edilirsin. S.A. • • •

Barla Lâhikası ·( 292 ) 0.84

· · ·

Onuncu Şuâ Bu şuâ, On Beşinci Lem’a’dan itibaren buraya kadar olan risâlelerin fihristidir. • • •

Şualar ·Onuncu Şuâ 0.84

· · ·



“Kalemlerini, ümmiliğime yardım veren Medrese-i Nuriye'nin üstadı Hacı Hâfız ve mahdumu ve iki kardeş Mustafa ve Sâlih ve iki kardeş Ahmed ve Süleyman ve beş kardeş beraber talebe olup

” (Kastamonu Lahikası, 159. Mektup, s. 245) “Hâfız Ali'nin mektubunun âhirinde, Medrese-i Nuriye kahramanlarından ve Hüsrev sisteminde Ahmed ve kardeşi Süleyman hakkında takdiratı, bizi mesrur eyledi.” (bk. age., 161. Mektup, s. 246) Savlı Ağabeylerimiz bize şu bilgileri de aktardılar: Süleyman Altuğ İnayet-i ilahi ile hicazda kaldı, mezarı orada. 1984 senesinde hac farizasını bitirip, Medine’den dönüş hazırlığı yaptığı sırada vefat ediyor. Cennet-ül Bakı Kabristanı’na defnediyorlar. Sahabe-i kiram efendilerimizle koyun koyuna yatıyor şimdi orada. (bk. Ömer ÖZCAN, Ağabeyler Anlatıyor-VIII)      Yazar: Sorularla Risale Kategorileri: S Okunma sayısı : 830 Sayfayı Word veya Pdf indir

Tanıyanların Dilinden ·SÜLEYMAN ALTUĞ 0.84

· · ·



Aziz kardeşlerim, sizinle konuştuğum bu dakika iftar vaktine yarım saat kalmış, bayram gecesidir, hastalık şiddetlidir. Onun için fazla konuşamıyorum. Bende, büyük ve tehlikeli hastalıktan, Risale-i Nur’un şahs-ı manevîsinin mu’cize gibi şifa duası keramet iyle o tehlike geçti. Fakat öyle şiddetli bir öksürük, bir heyecan var ki, sizin gibi canımdan ziyade sevdiğim kardeşlerimle konuşmayı kısa kesiyorum. Yalnız bu kadar var ki, Isparta havali sinde yüzer genç Said’ler ve Hüsrev’ler yetişmişler. Bu ihtiyar ve zaif Said dünyadan kemal-i istirahat-i kalb le veda etmeye hazırdır. Ve bilhassa mühim bir medrese-i Nuriye olan Sav Köyünün başta Hacı Hâfız, Mustafa Gül olarak Ahmed’leri, Mehmed’leri, hattâ muhterem hanımları (Tâhirî’nin refika sı ve kerime leri gibi) ve mâsum çocukları, Risale-i Nur’la meşgul olmalarını düşündükçe bu dünyada Cennet hayatının manevî bir nev’ ini zevk ediyorum, görüyorum. Oranın Ahmed’lerinin hediyesini umum o köy hesabına bir teberrük deyip öpüp başıma koydum. • • •

Kastamonu Lâhikası ·( 68 ) 0.84

· · ·

Altıncı Kısım Emirdağı hayatı Bediüzzaman Said Nursî’nin Emirdağı’nda kaldığı evin, çarşıdan penceresinin görünüşü

Tarihçe-i Hayat ·Emirdağ Hayatı 0.84

· · ·



Hâlâ da ediliyor. *** Babalar, anneler, çocuklar!.. Ağabeyler, ablalar, bacılar, kardeşler. Ve taşıdığı sıfatları hakikî mânâsıyla yaşayarak ebedî saadeti kazanmak isteyenler. Bunu nasıl yapacağınızı bilmiyorsanız, işte size en güzel örnek: Bediüzzaman Said Nursî ve ailesi... Onları örnek alın ve onlar gibi olun. (Halil DÜLGAR, Yazarların Gözüyle Bediüzzaman'ı Tanımak)      Yazar: Sorularla Risale Kategorileri: İ Okunma sayısı : 1.417 Sayfayı Word veya Pdf indir

Tanıyanların Dilinden ·İSLAM YAŞAR 0.83

· · ·

Yine şu fıkra Sabri’nindir. Nurları âlemi tenvir eden , kıt’ası küçük ve kıymeti pek büyük ve ulvî ve azîmü’l-meâl ve bizzat hatt-ı ekremî leriyle muharrer elmas risale lerini istinsah ve Yirmi İkinci Nur derya sına dalıyorum. Sabri • • •

Barla Lâhikası ·( 44 ) 0.83

· · ·

Celâl Bayar, Reisicumhur ; Zatınızı tebrik ederiz. Cenâb-ı Hak sizi İslâmiyet ve vatan ve millet hizmetinde muvaffak eylesin. Nur talebelerinden, onların namına Said Nursî • • •

Emirdağ Lâhikası - II ·( 11 ) 0.83

· · ·

Şu fıkra Doktorundur. Hocam, emaneten bendenizde bulunan iki kitabı emrediyorsunuz. Bendeniz de yalvarıyorum ki, gelecek hafta takdim edeceğim. Çünkü, küçüğünü iki defa, büyüğünü bir defa okuyabildim. İhâtamın darlığı veya acz im dolayısıyla idrâk im de kıttır. Binaenaleyh , sizin o muhteşem temsil lerinizi defalarca daha okumak istiyorum ki, cüz’î-küllî bir alâka hasıl olabilsin. Yâ Rab , o ne büyük mantık, o ne büyük müskit beyan ve tarz-ı telâkki ! Ah, Üstadım, bu mübarek dinin mübecceliyetini idrak ve ihata ve takdirde size ve ancak size medyûn-u şükranım ve minnettarım. 1 لِسَبَبٍ مِنَ اْلاَسْبَابِ dinî akidelerimin azîm bir inkılâbı var. Nur Risalelerinden aldığım dinî ve insanî ve vicdanî ve iktisadî ve ilmî dersler bana hayatta muvaffakıyet verecektir. Doktor Yusuf Kemal • • •

Barla Lâhikası ·( 61 ) 0.83

Asr-ı Saadet - Sahabenin Çağı 20 pasaj

Bu bölümde şu isimlerle geçer

Hz. Ebu Bekir · Ebu Bekir

İstibdat, Meşrutiyet, Cumhuriyet - Said Nursî'nin Çağı 30 pasaj

Bu bölümde şu isimlerle geçer

Bediüzzaman Said Nursî · Said Nursî · Üstad