TR EN AR

Risale'de Sahabe Fitneleri ve İhtilâfları

Cemel, Sıffîn ve Haricîler - İçtihad, Adâlet-i Mahzâ/İzâfiye ve Velâyet-i Kübrâ Çerçevesinde

Çerçeve - Sahâbe İhtilâfı Neden? (İçtihad, İzzet-i Dîniye, Adâlet-i Mahzâ/İzâfiye) 12 مقطع

اِذَا جَٓاءَ الْقَدَرُ عُمِىَ الْبَصَرُ hükmünü icra eder. Kader söylese; iktidar-ı beşer konuşmaz, ihtiyar-ı cüz'î susar. İkinci sualinizin meali: Hazret-i Ali (R.A.) zamanında başlayan muharebelerin mahiyeti nedir? Muhariblere ve o harbde ölen ve öldürenlere ne nam verebiliriz? Elcevab: Cemel Vak'ası denilen Hazret-i Ali ile Hazret-i Talha ve Hazret-i Zübeyr ve Âişe-i Sıddıka (Radıyallahü Teâlâ anhüm ecmaîn) arasında olan muharebe; adalet-i mahza ile, adalet-i izafiyenin mücadelesidir. Şöyle ki: Hazret-i Ali, adalet-i mahzayı esas edip, Şeyheyn zamanındaki gibi o esas üzerine gitmek için içtihad etmiş. Muarızları ise: Şeyheyn zamanındaki safvet-i İslâmiye adalet-i mahzaya müsaid idi, fakat mürur-u zamanla İslâmiyetleri zaîf muhtelif akvam hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyeye girdikleri için, adalet-i mahzanın tatbikatı çok müşkil olduğundan, "ehven-üş şerri ihtiyar" denilen adalet-i nisbiye esası üzerine içtihad ettiler. Münakaşa-i içtihadiye siyasete girdiği için, muharebeyi intac etmiştir. Madem sırf lillah için ve İslâmiyetin menafi'i için içtihad edilmiş ve içtihaddan muharebe tevellüd etmiş; elbette hem kâtil, hem maktul ikisi de ehl-i Cennet'tir, ikisi de ehl-i sevabdır diyebiliriz. Her ne kadar Hazret-i Ali'nin içtihadı musîb ve mukabilindekilerin hata ise de, yine azaba müstehak değiller. Çünki içtihad eden hakkı bulsa, iki sevab var. Bulmazsa, bir nevi ibadet olan içtihad sevabı olarak bir sevab alır. Hatasından mazurdur. Bizde gayet meşhur ve sözü hüccet bir zât-ı muhakkik Kürdçe demiş ki: ژِى شَرِّ صَحَابَانْ مَكَه قَالُ و ق۪يلْ لَوْ رَا جَنَّت۪ينَه قَاتِلُ و هَمْ قَت۪يلْ Yani: Sahabelerin muharebesinde kîl u kal etme. Çünki hem katil ve hem maktul ikisi de ehl-i Cennet'tirler. Adalet-i mahza ile adalet-i izafiyenin izahı şudur ki: مَنْ قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْسٍ اَوْ فَسَادٍ فِى الْاَرْضِ فَكَاَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَم۪يعًا âyetin mana-yı işarîsiyle: Bir masumun hakkı, bütün halk için dahi ibtal edilmez. Bir ferd dahi, umumun selâmeti için feda edilmez. Cenab-ı

Mektubat ·1929 ·İkinci sual

· · ·

Hakk'ın nazar-ı merhametinde hak haktır, küçüğüne büyüğüne bakılmaz. Küçük, büyük için ibtal edilmez. Bir cemaatin selâmeti için, bir ferdin rızası bulunmadan hayatı ve hakkı feda edilmez. Hamiyet namına rızasıyla olsa, o başka mes'eledir. Adalet-i izafiye ise: Küllün selâmeti için, cüz'ü feda eder. Cemaat için, ferdin hakkını nazara almaz. Ehven-üş şer diye bir nevi adalet-i izafiyeyi yapmağa çalışır. Fakat adalet-i mahza kabil-i tatbik ise, adalet-i izafiyeye gidilmez, gidilse zulümdür. İşte İmam-ı Ali Radıyallahü Anh, adalet-i mahzayı Şeyheyn zamanındaki gibi kabil-i tatbiktir deyip, hilafet-i İslâmiyeyi o esas üzerine bina ediyordu. Mukabilleri ve muarızları ise, "Kabil-i tatbik değil, çok müşkilâtı var." diye adalet-i izafiye üzerine içtihad etmişler. Tarihin gösterdiği sair esbab ise, hakikî sebeb değiller, bahanelerdir. Eğer desen: Hilafet-i İslâmiye noktasında İmam-ı Ali'nin fevkalâde iktidarı, hârikulâde zekâsı ve yüksek liyakatıyla beraber seleflerine nisbeten muvaffakıyetsizliği nedendir? Elcevab: O mübarek zât, siyaset ve saltanattan ziyade, daha çok mühim başka vazifelere lâyık idi. Eğer tam muvaffakıyet-i siyasiye ve tamam saltanat olsaydı, "Şah-ı Velayet" ünvan-ı manidarını bihakkın kazanamayacaktı. Halbuki zahirî ve siyasî hilafetin pek çok fevkinde manevî bir saltanat kazandı ve Üstad-ı Küll hükmüne geçti; hattâ kıyamete kadar saltanat-ı manevîsi bâki kaldı. Amma Hazret-i İmam-ı Ali'nin Vak'a-i Sıffîn'de, Hazret-i Muaviye'nin taraftarlarıyla muharebesi ise, hilafet ve saltanatın muharebesidir. Yani: Hazret-i İmam-ı Ali, ahkâm-ı dini ve hakaik-i İslâmiyeyi ve âhireti esas tutup, saltanatın bir kısım kanunlarını ve siyasetin merhametsiz mukteziyatlarını onlara feda ediyordu. Hazret-i Muaviye ve taraftarları ise; hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyeyi, saltanat siyasetleriyle takviye etmek için azimeti bırakıp ruhsatı iltizam ettiler, siyaset âleminde kendilerini mecbur zannedip ruhsatı tercih ettiler, hataya düştüler. Amma Hazret-i Hasan ve Hüseyin'in Emevîlere karşı mücadeleleri ise, din ile milliyet muharebesi idi. Yani: Emevîler, Devlet-i İslâmiyeyi, Arab milliyeti üzerine istinad ettirip rabıta-i İslâmiyeti, rabıta-i milliyetten geri bıraktıklarından, iki cihetle zarar verdiler: Birisi: Milel-i saireyi rencide ederek tevhiş ettiler. Diğeri: Unsuriyet ve milliyet esasları, adaleti ve hakkı takib etmediğinden zulmeder. Adalet üzerine gitmez. Çünki unsuriyet-perver

Mektubat ·1929 ·İkinci sual

· · ·



Ve bir memlekette beraber bulunmakla uhuvvetkârane bir münasebet hissedersin. Halbuki imanın verdiği nur ve şuur ile ve sana gösterdiği ve bildirdiği esma-i İlahiye adedince vahdet alâkaları ve ittifak rabıtaları ve uhuvvet münasebetleri var. Meselâ: Her ikinizin Hâlıkınız bir, Mâlikiniz bir, Mabudunuz bir, Râzıkınız bir.. bir bir, bine kadar bir bir. Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir.. bir bir, yüze kadar bir bir. Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir.. ona kadar bir bir. Bu kadar bir birler vahdet ve tevhidi, vifak ve ittifakı, muhabbet ve uhuvveti iktiza ettiği ve kâinatı ve küreleri birbirine bağlayacak manevî zincirler bulundukları halde; şikak ve nifaka, kin ve adavete sebebiyet veren örümcek ağı gibi ehemmiyetsiz ve sebatsız şeyleri tercih edip mü'mine karşı hakikî adavet etmek ve kin bağlamak; ne kadar o rabıta-i vahdete bir hürmetsizlik ve o esbab-ı muhabbete karşı bir istihfaf ve o münasebat-ı uhuvvete karşı ne derece bir zulüm ve i'tisaf olduğunu; kalbin ölmemiş ise, aklın sönmemiş ise anlarsın! ÜÇÜNCÜ VECİH: Adalet-i mahzayı ifade eden وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى sırrına göre; bir mü'minde bulunan câni bir sıfat yüzünden sair masum sıfatlarını mahkûm etmek hükmünde olan adavet ve kin bağlamak, ne derece hadsiz bir zulüm olduğunu ve bahusus bir mü'minin fena bir sıfatından darılıp küsüp, o mü'minin akrabasına adavetini teşmil etmek, اِنَّ اْلاِنْسَانَ لَظَلُومٌ sîga-i mübalağa ile gayet azîm bir zulüm ettiğini, hakikat ve şeriat ve hikmet-i İslâmiye sana ihtar ettiği halde; nasıl kendini haklı bulursun, "Benim hakkım var" dersin? Hakikat nazarında sebeb-i adavet ve şerr olan fenalıklar, şerr ve toprak gibi kesiftir; başkasına sirayet ve in'ikas etmemek gerektir. Başkası ondan ders alıp şerr işlese, o başka mes'eledir. Muhabbetin esbabı olan iyilikler, muhabbet gibi nurdur; sirayet ve in'ikas etmek, şe'nidir. Ve ondandır ki; "Dostun dostu dosttur" sözü, durub-u emsal sırasına geçmiştir. Hem onun içindir ki; "Bir göz hatırı için çok gözler sevilir" sözü umumun lisanında gezer. İşte ey insafsız adam! Hakikat böyle gördüğü halde, sevmediğin bir

Mektubat ·1929 ·ÜÇÜNCÜ VECİH

· · ·



O ise, şe'ni, tenazu'dur. 4- Kitleler mabeynindeki rabıtası, âheri yutmakla beslenen unsuriyet ve menfî milliyettir. O ise, şe'ni müdhiş tesadümdür. 5- Cazibedar hizmeti, heva ve hevesi teşci' ve arzularını tatmindir. O heva ise, insanın mesh-i manevîsine sebebdir. Şeriat-ı Ahmediyenin (A.S.M.) tazammun ettiği ve emrettiği medeniyet ise: Nokta-i istinadı, kuvvete bedel haktır ki; şe'ni, adalet ve tevazündür. Hedefi de, menfaat yerine fazilettir ki; şe'ni, muhabbet ve tecazübdür. Cihet-ül vahdet de, unsuriyet ve milliyet yerine, rabıta-i dinî ve vatanî ve sınıfîdir ki; şe'ni samimî uhuvvet ve müsalemet ve haricin tecavüzüne karşı, yalnız tedafü'dür. Hayatta, düstur-u cidal yerine düstur-u teavündür ki; şe'ni, ittihad ve tesanüddür. Heva yerine hüdadır ki; şe'ni, insaniyeten terakki ve ruhen tekâmüldür. Mevcudiyetimizin hâmisi olan İslâmiyetten elini gevşetme, dört el ile sarıl; yoksa mahvolursun. 62- Musibet-i âmme, ekseriyetin hatasından terettüb eder. Musibet; cinayetin neticesi, mükâfatın mukaddimesidir. 63- Şehid kendini hayy bilir. Feda ettiği hayatı, sekeratı tatmadığından, gayr-ı münkatı' ve bâki görüyor. Yalnız daha nezih olarak buluyor. 64- Adalet-i mahza-i Kur'aniye; bir masumun hayatını ve kanını, hattâ umum beşer için de olsa, heder etmez. İkisi nazar-ı kudrette bir olduğu gibi, nazar-ı adalette de birdir. Hodgâmlık ile, öyle insan olur ki; ihtirasına mani herşey'i, hattâ elinden gelirse dünyayı harab ve nev'-i beşeri mahvetmek ister. 65- Havf ve za'f, tesirat-ı hariciyeyi teşci' eder. 66- Muhakkak maslahat, mevhum mazarrata feda edilmez. 67- Şimdilik İstanbul siyaseti, İspanyol hastalığı gibi bir hastalıktır. 68- Deli adama "iyisin, iyisin" denilse iyileşmesi, iyi adama "fenasın, fenasın" denilse fenalaşması nâdir değildir. 69- Düşmanın düşmanı, düşman kaldıkça dosttur; düşmanın dostu, dost kaldıkça düşmandır. 70- İnadın işi: Şeytan birisine yardım etse; "Melektir" der, rahmet

Mektubat ·1929 ·Hakikat Çekirdekleri

· · ·



Yani: Hediye ve sadakanın kabulünde başkasını kendine tercih etmek ve hizmet-i diniyenin mukabilinde gelen menfaat-ı maddiyeyi istemeden ve kalben taleb etmeden, sırf bir ihsan-ı İlahî bilerek, nâstan minnet almayarak ve hizmet-i diniyenin mukabilinde de almamaktır. Çünki hizmet-i diniyenin mukabilinde dünyada bir şey istenilmemeli ki, ihlas kaçmasın. Çendan hakları var ki, ümmet onların maişetlerini temin etsin. Hem zekata da müstehaktırlar. Fakat bu istenilmez, belki verilir. Verildiği vakitte, hizmetimin ücretidir denilmez. Mümkün olduğu kadar kanaatkârane başka ehil ve daha müstehak olanların nefsini kendi nefsine tercih etmek, وَ يُؤْثِرُونَ عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ sırrına mazhariyetle, bu müdhiş tehlikeden kurtulup ihlası kazanabilir.} وَمَا عَلَى الرَّسُولِ اِلَّا الْبَلَاغُ sırrına mazhar olup.. hüsn-ü kabul ve hüsn-ü tesir ve teveccüh-ü nâsı kazanmak noktalarının Cenab-ı Hakk'ın vazifesi ve ihsanı olduğunu ve kendi vazifesi olan tebliğde dâhil olmadığını ve lâzım da olmadığını ve onunla mükellef olmadığını bilmekle ihlasa muvaffak olur. Yoksa ihlası kaçırır. İKİNCİ SEBEB: Ehl-i dalaletin zilletindendir ittifakları, ehl-i hidayetin izzetindendir ihtilafları. Yani ehl-i gaflet olan ehl-i dünya ve ehl-i dalalet, hak ve hakikata istinad etmedikleri için zaîf ve zelildirler. Tezellül için, kuvvet almaya muhtaçtırlar. Bu ihtiyaçtan, başkasının muavenet ve ittifakına samimî yapışırlar. Hattâ meslekleri dalalet ise de, yine ittifakı muhafaza ederler. Âdeta o haksızlıkta bir hakperestlik, o dalalette bir ihlas, o dinsizlikte dinsizdarane bir taassub ve o nifakta bir vifak yaparlar, muvaffak olurlar. Çünki samimî bir ihlas, şerde dahi olsa neticesiz kalmaz. Evet ihlas ile kim ne isterse Allah verir. {(Haşiye-1): Evet, مَنْ طَلَبَ وَ جَدَّ وَجَدَ bir düstur-u hakikattır. Külliyeti geniş ve genişliği mesleğimize de şamil olabilir.} Amma ehl-i hidayet ve diyanet ve ehl-i ilim ve tarîkat, hak ve hakikata istinad ettikleri için ve herbiri bizzât tarîk-ı hakta yalnız Rabbisini düşünüp, tevfikine itimad ederek gittiklerinden, manen o meslekten gelen izzetleri var. Za'f hissettiği vakit; insanların yerine Rabbisine müracaat eder, meded ondan ister. Meşreblerin ihtilafıyla, zahir meşrebine muhalif olana karşı muavenet ihtiyacını tam hissetmiyor, ittifaka ihtiyacını göremiyor. Belki hodgâmlık ve enaniyet varsa, kendini haklı ve muhalifini haksız tevehhüm ederek; ittifak ve muhabbet yerine, ihtilaf ve rekabet ortaya girer. İhlası kaçırır, vazifesi zîr ü zeber olur.

Lem'alar ·1932 ·İKİNCİ SEBEB

· · ·

YİRMİİKİNCİ LEM'A: 168 وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِ فَهُوَ حَسْبُهُ اِنَّ اللّٰهَ بَالِغُ اَمْرِه۪ قَدْ جَعَلَ اللّٰهُ لِكُلِّ شَيْءٍ قَدْرًا gibi âyetlerle, üç işaret ile, Risale-i Nur müellifine ve Risale-i Nur'a ait çoklar tarafından deniliyor ki: "Sen ehl-i dünyanın dünyasına karışmadığın halde, nedendir ki, herbir fırsatta senin âhiretine karışıyorlar? Hattâ hiçbir hükûmet târik-id dünya ve münzevilere karışmıyor?" mealinde bir suale karşı, gayet güzel cevab veriyor. BİRİNCİ İŞARET: Risale-i Nur müellifi ve Risale-i Nur, bütün ehl-i imanın, hususan Isparta vilayetinin manevî terakkiyatlarına ve imanlarının inbisatına mühim bir medar olduğundan; bu sualin cevabını, din ve şeriat namına, haklarını müdafaaya mecbur olduklarından, dinsizlere karşı müdafaa vazifesi, insanların, hususan Isparta Vilayetinin insanlarının hakları olduğunu kat'î gösterir. İKİNCİ İŞARET: Tenkid ve istifsarkârane, mimsiz medeniyet tarafından denilen: "Sen neden bizden küstün ve bize müracaat etmiyorsun? Halbuki bizim prensibimiz var. Bu asrın muktezası olarak hususî düsturlarımız var. Bunların tatbikini, sen kendine ve ehl-i imana kabul etmiyorsun. Halbuki bu Cumhuriyetler devrinde tahakküm ve tegallübü kaldırmak düsturu var. Halbuki sen, hocalık ve inziva perdesi altında nazar-ı dikkati celbetmekliğin ve hükûmetin rejimi hilafına çalıştığını, macera-yı hayatın gösteriyor. Bu senin halin burjuvalara mahsustur. Bizim, avam tabakasının intibahı ile sosyalizm ve bolşevizm düsturlarını tatbik etmek, işimize yarıyor. Prensiplerimize muhalif ve burjuva denilen tabaka-i havassın istibdad ve tahakkümleri altında adalet-i mahzayı kabul etmek ağır geliyor." gibi suallerine karşı: Ne mümkün zulm ile, bîdâd ile imha-yı hakikat Çalış kalbi kaldır, muktedirsen âdemiyetten.

Lem'alar ·1932

· · ·

Aziz, muhterem kardeşim! Evvelâ zâtınızın bir risale kadar câmi' ve uzun ve müdakkikane, hararetli mektubunuzu kemal-i merakla okudum. Peşin olarak size bunu beyan ediyorum ki: Risale-i Nur'un üstadı ve Risale-i Nur'a Celcelutiye Kasidesi'nde rumuzlu işaratıyla pek çok alâkadarlık gösteren ve benim hakaik-i imaniyede hususî üstadım İmam-ı Ali'dir (R.A.). Ve قُلْ لَٓا اَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْرًا اِلَّا الْمَوَدَّةَ فِى الْقُرْبٰى âyetinin nassıyla, Âl-i Beyt'in muhabbeti, Risale-i Nur'da ve mesleğimizde bir esastır. Ve Vehhabîlik damarı, hiçbir cihette Nur'un hakikî şakirdlerinde olmamak lâzım geliyor. Fakat madem bu zamanda zındıka ve ehl-i dalalet ihtilaftan istifade edip, ehl-i imanı şaşırtıp ve şeairi bozarak, Kur'an ve iman aleyhinde kuvvetli cereyanları var. Elbette bu müdhiş düşmana karşı cüz'î teferruata dair medar-ı ihtilaf münakaşaların kapısını açmamak gerektir. Hem ölmüş insanları zemmetmek, hiç lüzumu yok. Onlar dâr-ı âhirete, mahall-i cezaya gitmişler. Lüzumsuz, zararlı, onların kusurlarını beyan etmek, emrolunan muhabbet-i âl-i beytin muktezası değildir ve lâzım da değildir, diye Ehl-i Sünnet Velcemaat, sahabeler zamanındaki fitnelerden bahis açmayı men'etmişler. Çünki Vakıa-i Cemel'de Aşere-i Mübeşşere'den Zübeyr ve Talha ve Âişe-i Sıddıka (R.A.) bulunmasıyla Ehl-i Sünnet Velcemaat o harbi içtihad neticesi deyip; Hazret-i Ali (R.A.) haklı, öteki taraf haksız fakat içtihad neticesi olduğu cihetle afvedilir. Hem Vehhabîlik damarı, hem müfrit Râfızîlerin mezhebleri İslâmiyet'e zarar vermesin diye Sıffîn Harbi'ndeki bâgîlerden de bahis açmayı zararlı görüyorlar. Haccac-ı Zalim, Yezid ve Velid gibi heriflere İlm-i Kelâm'ın büyük allâmesi olan Sa'deddin-i Taftazanî, "Yezid'e lanet caizdir" demiş; fakat "Lanet vâcibdir" dememiş. "Hayırdır ve sevabı vardır" dememiş. Çünki hem Kur'anı, hem peygamberi, hem bütün sahabelerin kudsî sohbetlerini inkâr eden hadsizdir. Şimdi onlardan meydanda gezenler çoktur. Şer'an bir adam, hiç mel'unları hatıra getirmeyip lanet etmese, hiçbir zararı yok. Çünki zemm ve lanet ise, medih ve muhabbet gibi değil; onlar amel-i sâlihte dâhil olamaz. Eğer zararı varsa daha fena... İşte şimdi gizli münafıklar, Vehhabîlik damarıyla en ziyade İslâmiyet'i ve hakikat-ı Kur'aniyeyi muhafazaya memur ve mükellef

Emirdağ Lahikası 1

· · ·



Eyvah dedim, "Yâ Rab! Erzurum'dan imdadıma yetişen bu iki zâtın münakaşasını musalahaya tebdil et." diye dua ettim. Risale-i Nur'un İhlas Lem'alarında denildiği gibi; şimdi ehl-i iman, değil müslüman kardeşleriyle belki hristiyanın dindar ruhanîleriyle ittifak etmek ve medar-ı ihtilaf mes'eleleri nazara almamak, niza' etmemek gerektir. Çünki küfr-ü mutlak hücum ediyor. Senin hamiyet-i diniye ve tecrübe-i ilmiye ve Nurlara karşı alâkanızdan rica ediyorum ki, Sabri ile geçen macerayı unutmağa çalış ve onu da afvet ve helâl et. Çünki o, kendi kafasıyla konuşmamış; eskiden beri hocalardan işittiği şeyleri, lüzumsuz münakaşa ile söylemiş. Bilirsin ki; büyük bir hasene ve iyilik, çok günahlara keffaret olur. Evet o hemşehrimiz Sabri, hakikaten Nur'a ve Nur vasıtasıyla imana öyle bir hizmet eylemiş ki, bin hatasını afvettirir. Sizin âlîcenablığınızdan, o Nur hizmetleri hatırı için, dost bir hemşehri ve Nur hizmetinde bir arkadaş nazarıyla bakmalısınız. Sahabelerin bir kısmı, o harblerde adalet-i izafiye ve nisbiye ve ruhsat-ı şer'iyeyi düşünüp tâbi' olarak, Hazret-i Ali'nin (R. A.) takib ettiği adalet-i hakikiye ve azimet-i şer'iye ile beraber zâhidane, müstağniyane, muktesidane mesleğini terkedip muhalif tarafa bu içtihad neticesinde girdiklerini, hattâ İmam-ı Ali'nin (R. A.) kardeşi Ukayl ve "Habr-ül Ümme" ünvanını alan Abdullah İbn-i Abbas dahi bir vakit muhalif tarafında bulunduklarından, hakikî Ehl-i Sünnet Velcemaat, مِنْ مَحَاسِنِ الشَّر۪يعَةِ سَدُّ اَبْوَابِ الْفِتَنِ bir düstur-u esasiye-i şer'iyeye binaen طَهَّرَ اللّٰهُ اَيْدِيَنَا فَنُطَهِّرُ اَلْسِنَتَنَا diyerek o fitnelerin kapısını açmak, bahsetmek caiz görmüyorlar. Çünki itiraza müstehak birkaç tane varsa, tarafgirlik damarıyla büyük sahabelere, hattâ muhalif tarafında bulunan Âl-i Beyt'in bir kısmına ve Talha ve Zübeyr (R. A.) gibi Aşere-i Mübeşşere'den büyük zâtlara itiraza başlar, zemm ve adavet meyli uyanır diye, Ehl-i Sünnet o kapıyı kapamak tarafdarıdır. Hattâ Ehl-i Sünnet'in ve İlm-i Kelâm'ın azîm imamlarından meşhur Sa'deddin-i Taftazanî, Yezid ve Velid hakkında tel'in ve tadlile cevaz vermesine mukabil, Seyyid Şerif-i Cürcanî gibi Ehl-i Sünnet

Emirdağ Lahikası 1

· · ·

Celcelutiye Kasidesi'nde rumuzlu işaratıyla pek çok alâkadarlık gösteren ve benim hakaik-i imaniyede hususî üstadım İmam-ı Ali'dir (R.A.). Ve قُلْ لَٓا اَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْرًا اِلَّا الْمَوَدَّةَ فِى الْقُرْبٰى âyetinin nassıyla, Âl-i Beyt'in muhabbeti, Risale-i Nur'da ve mesleğimizde bir esastır. Ve Vehhabîlik damarı, hiçbir cihetle Nur'un hakikî şakirdlerinde olmamak lâzım geliyor. Fakat madem bu zamanda zındıka ve ehl-i dalalet ihtilaftan istifade edip, ehl-i imanı şaşırtıp ve şeairi bozarak, Kur'an ve iman aleyhinde kuvvetli cereyanları var. Elbette bu müdhiş düşmana karşı cüz'î teferruata dair medar-ı ihtilaf münakaşaların kapısını açmamak gerektir. Hem ölmüş insanları zemmetmeye hiç lüzum yok. Onlar dâr-ı âhirete, mahall-i cezaya gitmişler. Lüzumsuz, zararlı, onların kusurlarını beyan etmek, emrolunan muhabbet-i âl-i beytin muktezası değildir ve lâzım da değildir, diye Ehl-i Sünnet Velcemaat, sahabeler zamanındaki fitnelerden bahs açmayı men'etmişler. Çünki Vak'a-i Cemel'de Aşere-i Mübeşşere'den Zübeyr (R.A.) ve Talha (R.A.) ve Âişe-i Sıddıka (R.A.) bulunmasıyla Ehl-i Sünnet Velcemaat o harbi içtihad neticesi deyip; Hazret-i Ali (R.A.) haklı, öteki taraf haksız fakat içtihad neticesi olduğu cihetle afvedilir derler. Hem Vehhabîlik damarı, hem müfrit Râfızîlerin mezhebleri İslâmiyet'e zarar vermesin diye Sıffîn Harbi'ndeki bâgîlerden de bahis açmayı zararlı görüyorlar. Haccac-ı Zalim, Yezid ve Velid gibi heriflere İlm-i Kelâm'ın en büyük allâmesi olan Sa'deddin-i Taftazanî, "Yezid'e lanet caizdir" demiş; fakat "Lanet vâcibdir" dememiş. "Hayırdır ve sevabı vardır" dememiş. Çünki hem Kur'anı, hem peygamberi, hem bütün sahabelerin kudsî sohbetlerini inkâr eden hadsizdir. Şimdi onlardan meydanda gezenler çoktur. Şer'an bir adam, hiç mel'unları hatıra getirmeyip lanet etmese, hiçbir zararı yok. Çünki zemm ve lanet ise, medih ve muhabbet gibi değil; onlar amel-i sâlihte dâhil olamaz. Eğer zararı varsa daha fena... İşte şimdi gizli münafıklar, Vehhabîlik damarıyla en ziyade İslâmiyet'i ve hakikat-ı Kur'aniyeyi muhafazaya memur ve mükellef olan bir kısım hocaları elde edip, ehl-i hakikatı Alevîlikle itham

Tarihçe-i Hayat ·1958 ·Adliye Vekiliyle ve Risale-i Nur'la alâkadar mahkemelerin hâkimleriyle bir hasbihaldir.

· · ·



Acaba neden bu zarar olmuş? diye düşünürken, iki-üç gün sonra haber aldım ki; Sabri manasız ve lüzumsuz seninle münakaşa etmiş; sen de hiddete gelmişsin. Eyvah dedim, "Yâ Rab! Erzurum'dan imdadıma yetişen bu iki zâtın münakaşasını musalahaya tebdil et." diye dua ettim. Risale-i Nur'un İhlas Lem'alarında denildiği gibi; şimdi ehl-i iman, değil müslüman kardeşleriyle belki hristiyanın dindar ruhanîleriyle ittifak etmek ve medar-ı ihtilaf mes'eleleri nazara almamak, niza' etmemek gerektir. Çünki küfr-ü mutlak hücum ediyor. Senin hamiyet-i diniyen ve tecrübe-i ilmiyen ve Nurlara karşı alâkan sebebiyle senden rica ediyorum ki, Sabri ile geçen macerayı unutmağa çalış ve onu da afvet ve helâl et. Çünki o, kendi kafasıyla konuşmamış; eskiden beri hocalardan işittiği şeyleri, lüzumsuz münakaşa ile söylemiş. Bilirsin ki; büyük bir hasene ve iyilik, çok günahlara keffaret olur. Evet o hemşehrimiz Sabri, hakikaten Nur'a ve Nur vasıtasıyla imana öyle bir hizmet eylemiş ki, bin hatasını afvettirir. Sizin âlîcenablığınızdan, o Nur hizmetleri hatırı için, dost bir hemşehri ve Nur hizmetinde bir arkadaş nazarıyla bakmalısınız. Sahabelerin bir kısmı, o harblerde adalet-i izafiye ve nisbiye ve ruhsat-ı şer'iyeyi düşünüp tâbi' olarak, Hazret-i Ali'nin (R.A.) takib ettiği adalet-i hakikiye ve azimet-i şer'iye ile beraber zâhidane, müstağniyane, muktesidane mesleğini terkedip muhalif tarafa bu içtihad neticesinde girdiklerini, hattâ İmam-ı Ali'nin (R.A.) kardeşi Ukayl ve "Habr-ül Ümme" ünvanını alan Abdullah İbn-i Abbas dahi bir vakit muhalif tarafında bulunduklarından, hakikî Ehl-i Sünnet Velcemaat, مِنْ مَحَاسِنِ الشَّر۪يعَةِ سَدُّ اَبْوَابِ الْفِتَنِ bir düstur-u esasiye-i şer'iyeye binaen طَهَّرَ اللّٰهُ اَيْدِيَنَا فَنُطَهِّرُ اَلْسِنَتَنَا diyerek o fitnelerin kapısını açmayı ve bahsetmeyi caiz görmüyorlar. Çünki itiraza müstehak birkaç tane varsa, tarafgirlik damarıyla büyük sahabelere, hattâ muhalif tarafında bulunan Âl-i Beyt'in bir kısmına ve Talha (R.A.) ve Zübeyr (R.A.) gibi Aşere-i Mübeşşere'den büyük zâtlara itiraza başlar, zemm ve adavet meyli uyanır diye, Ehl-i

Tarihçe-i Hayat ·1958 ·Adliye Vekiliyle ve Risale-i Nur'la alâkadar mahkemelerin hâkimleriyle bir hasbihaldir.

· · ·

وَمَا عَلَى الرَّسُولِ اِلَّا الْبَلَاغُ sırrına mazhar olup.. hüsn-ü kabul ve hüsn-ü tesir ve teveccüh-ü nâsı kazanmak noktalarının Cenab-ı Hakk'ın vazifesi ve ihsanı olduğunu ve kendi vazifesi olan tebliğde dâhil olmadığını ve lâzım da olmadığını ve onunla mükellef olmadığını bilmekle ihlasa muvaffak olur. Yoksa ihlası kaçırır. İKİNCİ SEBEB: Ehl-i dalaletin zilletindendir ittifakları, ehl-i hidayetin izzetindendir ihtilafları. Yani ehl-i gaflet olan ehl-i dünya ve ehl-i dalalet, hak ve hakikata istinad etmedikleri için zaîf ve zelildirler. Tezellül için, kuvvet almaya muhtaçtırlar. Bu ihtiyaçtan, başkasının muavenet ve ittifakına samimî yapışırlar. Hattâ meslekleri dalalet ise de, yine ittifakı muhafaza

İhlâs Risaleleri ·İKİNCİ SEBEB

· · ·



şahsiyyet-i zahiriyyesinden ve hayat-ı dünyeviyesinden ve siyaset-i içtimaiyesinden binler derece daha yüksek olan şahsiyyet-i maneviyesine, kemalât-ı ilmiyesine ve makâmat-ı velâyetine ve vârisliğe darbe gelmez ve gelmemiş ve gelmiyor. Kimin haddi var... Onun için, iki ciheti birleştirmek tevehhümiyle, karşısında muarazaya çalışanların taarruzu pek dehşetli görünüyor. Ehl-i iman ortasında nasıl böyle vukuât olabilir diye hayret veriyor. Halbuki Yezid ve Velid gibi habis herifler müstesna, ötekilerin kısm-ı âzamı İmam-ı Ali’nin (R. A) harika kemalâtına ve kerametlerine ve verasetine ilişmek değil, belki yalnız hayat-ı içtimaiye-i insaniyyeye aid idaresine darbe vurmağa çalışmışlar, hata etmişler... ” {Elyazma Emirdag-1 aslı, s: 350.} Başka bir mektubundan: “... Ehl-i sünnet vel-cemaat, sahabeler zamanındaki fitnelerden bahs açmayı men’etmişler... Çünki Vaka’a-i Cemel’de Aşere-i Mübeşşere’den “Zübeyir ve Talha ve Aişe Sıddıka (R. A) bulunmasıyla; Ehl-i sünnet vel-cemâat o harbi içtihad neticesi deyip; “Hazret-i Ali haklı.. öteki taraf haksız... Fakat içtihad neticesi olduğu cihetle af edilir” derler. Hem Vehhabilik damarı, hem müfrit Râfiziler’in mezhebleri İslâmiyet’e zarar vermesin diye “Sıffin” harbindeki bâğilerden de bahs açmayı zararlı görüyorlar. Haccac-ı Zalim, Yezid ve Velid gibi heriflere, ilm-i kelâmın en büyük âllamesi olan Sa’deddin-i Teftazânî: “Yezid’e la’net caizdir” demiş... Fakat “la’net vâcibdir” dememiş. “Hayırdır, sevabı vardır. ” dememiş... Madem zem etmemek ve tekfir etmemekte bir emr-i şer’î yok... Fakat zemde ve tekfirde hükm-ü şer’î var. Zem ve tekfir eğer haksız olsa, büyük zararı var... Eğer haklı ise, hiç hayır ve sevabı yok. Çünki tekfire ve zamme müstehak hadsizdirler. Fakat zem etmemek, tekfir etmemekte hiçbir hükm-ü şer’i yok, hiç zazarı da yok. İşte bu hakikat içindir ki; ehl-i hakikat, başta Eimme-i Erbaâ ve Ehl-i Beyt’in eimme-i isna âşer olarak, ehl-i sünnetin mezkûr hakikata müstenid olan kanun-u kudsiyyeyi kendilerine rehber edip, İslâmlar içinde o eski zaman fitnelerinden medar-ı bahs ve münakaşa etmeyi câiz görmemişler. Menfaatsız zararı var demişler. Hem o harplerde çok ehemmiyetli sahabeler nasılsa iki tarafta da bulunmuş. O fitneleri bahsetmekte,

Mufassal Tarihçe-i Hayat 2

Birinci Sual - Sahâbe Nazar-ı Velâyetle Müfsidleri Neden Keşfedemedi? (Velâyet-i Kübrâ) 24 مقطع

Vak'a-i Cemel - Hz. Ali ile Hz. Âişe, Talha ve Zübeyr 15 مقطع



Ceylanı takib edip Harem-i Şerife giren kurdu gören Ebu Süfyan bin Harb ve Safvan bin Ümeyye'dir. Kurdun konuşmasını şöyle nakletmişler: Kurt demiş: "Sizin haliniz daha acaibdir ki; Muhammed bin Abdullah Me- dine'de sizi Cennet'e çağırıyor; siz ise, Cehennem'e davet ediyorsunuz." Rivaye- tin diğer kısmı aynen Hazret-i Üstad'ın yazdığı gibidir. * * * 424/213- «Beş-altı tarikle mühim sahabelerden nakledilen cemel hadisesidir ki: ... Deve gelmiş, Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselam'a tahiyye-i ikram neu'inden secde edip konuşmuş. Ve birkaç tarikte haber veriliyor ki: O deve bir bağda kızmış, vahşi olmuş; yanına kimseyi sokmuyor, hücum ediyordu. Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselam girdi; deve geldi, ikramen secde etti, yanında hdı. Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselam yular taktı. Deve, Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselam'a dedi: "Beni çok meşakkatli şeylerde çalıştırdılar, şimdi de beni kesmek istiyorlar. Onun için kızdım." Deve sahibine söyledi: "Böyle midir?" "Evet" dediler.» Risalede yeri: Mektubat sh: 153 Me'bazler: (Bu hadis rivayet tarikleri itibariyle mütevatirdir. Bak: Nazm- ul Mütenasir Fil Hadis-il Mütevatir sh: 137) Müstedrek-ül Hakim 2/99, 100 ve 618, Zehebi sıhhatini ikrar etmiş; Cem'-ül Fevaid 2/428; Müsned-i Ahmed 3/158, 310 ve 4/170, 172, 173 ve 6/76; Sünen-i Daremi Mukaddeme, bab:3 hadis no: 18; El-Hasais-ül Kübra 1/562, 2/255; De- lail-ün Nübüvve - Beyhaki 6/18 ve 28; El-Feth-ür Rabbani Şerh-i Müsned 22/50-51, birkaç hadis ve rivayet şekli; İbn-i Mace 1/121 hadis no: 335; Ebu Davud, Taharet 1/1; Mecma-uz Zevaid 9/4, 7, 8 İmam-ı Heysemi demiş: "Hadisin ravileri mutemed kişilerdir"; Eş-Şifa 1/312; Şerh-üş Şifa - Aliyy-ül Kari 1/636; Müsned-i Ahmed - Tahkik-i Ahmed Şakir 4/173 hadis no: 1745; Nesim-ür Riyad - Hafaci 3/87; Delail-ün Nübüvve - Ebu Nuaym 2/380, 381 ve 387 hadis no: 327 ve 329; El-Bidaye Ven-Nihaye - İbn-i Kesir 6/135; Sahih-i Müslim 1/268 hadis no: 79; El-Musannef- İbn-i Ebi Şeybe 11/473 Zabıt şekli: Üstad Bediüzzaman Hazretleri bir çok tariklerle ve ayrı ayrı şekil, tarz ve yerlerde vuku' bulmuş olan deve hadiselerini, bir tek mes'ele ha- linde ve ondan da sadece bir nümune vererek kaydetmiştir. Yoksa, deve hadi- sesi bir kaç defa ayrı ayrı zamanlarda vuku' bulduğu, hadis ve siyer kitaplarını tetebbu' eden kimselerce malumdur. Burada Hz. Ustad'ın kaydettiği şekildeki hadise aynendir. 425/214- «Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselam'ın Adba ismindeki devesi,

Risale-i Nur'un Kudsi Kaynakları ·Sayfa 608

· · ·



213; Tarih-ül İslam - Zehebi 2/51; Müstedrek-ül Hakim 3/604; Eş-Şifa 1/364; Şerh-üş Şifa - Aliyy-i.ıl Kari 1/670; Hüccetullah Ale-l Alemin - Nebhani sh: 144; Delail-ün Nübüvve - Ebu Nuaym 1/258-264 Zabıt şekli: Hazrct-i Selman-ı Pak'in (R.A.) hayat hikayesi gayet meşhur ve hatta tevatür derecesinde sahih olduğundan ve herkes onu duymuş ol- masından, başka birşcy yazmaya gerek duymadık. *** 470/259- «Temim namında mühim bir alim, hem meşhur Habeş Reisi Necaşi, hem Habeş ııasarası., hem Necran papazları; bütün müttefikan haber veriyorlar ki: Biz, evsaf-ı Nebeviyeyi kitaplarımızda gördük, onun için imana geldik.» Risalede yeri: Mektubat sh: 164 Me'hazler: Eş-Şifa 1/364; Şerh-üş Şifa - Ahyy-ül Kari 1/744-746; Risale-i Hamidiye - Hüseyin-i Cisri, Türkçe Tercemel/240; Hüccetullah Alc-1 Alemin - Nebhani sh: 163 Zabıt şekli: Habeş Meliki Necaşi ve Habeş nasarasının bahsi ve me'hazleri, 462 no.lu bölümde geçmiştir. Amma Necran papazlarının kıssa ve hikayelerini ise, kaydedilen me'haz kitaplara havale ederek, yalnız Temim-üd Dari'nin müs)üman oluşu ve Resul-i Ekrem'e (A.S.M.) "Bir adada bağlı bulunan mesih-i deccal hakkında macerasını anlatan zat o olduğu yazılıdır. Onun o hadisi de. Sahih-i Müslim 4/2262 sahifesindeki hadistir ki, Resul-i Ekrem (A.S.M.) Te- mim'den naklen o hadiseyi beyan buyurmuşlardır. Sair uzun kıssaları ve Pey- gamberimizle olan konuşmalarını uzunca kaydetmek mümkün olamadığından kısa kestik. *** KÜTÜB-Ü SABIKADAKİ AYETLERDEN NÜMÜNELİK BİRKAÇI Kütüb-u sabıkada Hazret-i Resul-i Ekrem olun Hazret-i Muhammed (A.S.M.) hakkında müjde veren ve işaret eden ayetlerden tesbit edilmiş olan- ları hayli çoktur. Bunların bazı mc'haz kitaplurı 140 no.lu kısımda fihriste ha- linde verilmiştir, oraya da müracaat edilebilir. Hazret-i Üstad Bediüzzaman, hayli kesretli olan bu ayetlerin içerisinden nümüne için sadece otuz tane ayetı seçmiştir. Bu seçilen ayetlerin bir çoğu da, asr-ı saadette, henüz çok tahrifata maruz kalmamış olan Kütüb-ü Sabıka'dan tesbit edilmiş ayetlerdir. Resul-ı Ekrem'in (A.S.M.) zuhurundan sonra, o kitaplnr nrtık durmadım tahrif üsti.ınt' tahriflere maruz kalmışlardır Bu davanın şahidi ise, son asrımızda Hindlı Şeyh Rahmetullah "İzhar-ül Hak" isimli eserinde bu mes'elede yaptığı tahkikat ile gosterdiği deliller bunun ispatıdır. Lakin yine de ve buna rağmen, son

Risale-i Nur'un Kudsi Kaynakları ·Sayfa 634

· · ·



Yoksa, büyük günâhları serbest işleyip hiç istiğfâr etmemek ve aldırmamak, o îmândan hissesi olmadığına delîldir. Her ne ise, evlâdlarım, ehemmiyetli bir hâdise size bu uzun mes’eleyi kısaca beyân etmeye sebeb oldu. Şimdilik sizlere Risâle -i Nûr’un ehemmiyetli şâkird leri nazar ıyla bakıyorum. Mustafâ Oruç çok tâliʻlidir ki, kendi sisteminde ve rûhunda ve ciddiyetinde, az bir zamanda sizleri buldu. Bir iken on Mustafâ oldu. Saîdü’n-Nûrsî  [ 339 ]  بِاسْمِه۪ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا Azîz, Muhterem Kardeşim Mehmed Sâlih, Evvelâ: Zâtınızın bir risâle kadar câmi‘ ve uzun ve müdakkikâne , harâret li mektûbunuzu kemâl-i merâk la okudum. Peşin olarak size bunu beyân ediyorum ki, Risâle -i Nûr’un üstâd ı ve Risâle -i Nûr’a Celcelûtiye Kasîde si’nde rumûz lu işâretiyle pek çok alâkadâr lık gösteren ve benim hakāik-i îmâniye de husûsî üstâd ım İmâm-ı Alî’dir (ra). Ve قُلْ لَٓا اَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْرًا اِلَّا الْمَوَدَّةَ فِى الْقُرْبٰى âyetinin nass ı ile, Âl-i Beyt ’in muhabbeti, Risâle-i Nûr’da ve mesleğimizde bir esâstır. Ve Vehhâbîlik damarı, hiçbir cihette nûrun hakîkî şâkirdlerinde olmamak lâzım geliyor. Fakat mâdem bu zamanda zındıka ve ehl-i dalâlet ihtilâf tan istifâde edip, ehl-i îmân ı şaşırtıp ve şeâir i bozarak, Kur’ân ve îmân aleyhinde kuvvetli cereyân ları var. Elbette bu müdhîş düşmana karşı cüz’î teferruât a dâir medâr-ı ihtilâf münâkaşaların kapısını açmamak gerektir. Hem ölmüş insanları zem metmek, hiç lüzûmu yok. Onlar dâr-ı âhiret e, mahall-i cezâ ya gitmişler. Lüzûmsuz, zararlı, onların kusûrlarını beyân etmek, emrolunan muhabbet-i Âl-i Beyt ’in muktezâ sı değildir ve lâzım da değildir, diye Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemâat, sahâbeler zamanındaki fitnelerden bahis açmayı menʻetmişler. Çünkü Vâkıâ-i Cemel’de Aşere-i Mübeşşere ’den Zübeyr (ra) ve Talha (ra) ve Âişe-i Sıddîka (ra) bulunmasıyla Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemâat o harbi ictihâd netîcesi deyip, Hazret-i Alî (ra) hak, öteki taraf haksız, fakat ictihâd netîcesi olduğu cihetle affedilir. Hem Vehhâbîlik damarı, hem müfrit Râfızîlerin mezhebleri İslâmiyet’e zarar vermesin diye Sıffîn Harbi’ndeki bâgîlerden de bahis açmayı zararlı görüyorlar. Haccâc-ı Zâlim, Yezîd ve Velîd gibi herîflere ilm-i kelâm ın en büyük allâme si olan Saʻd-ı Taftâzânî, “Yezîd’e lâʻnet câiz dir” demiş, fakat “lâʻnet vâcib dir” dememiş. “Hayırdır ve sevâbı var” dememiş. Çünkü hem Kur’ân’ı, hem peygamberi, hem bütün sahâbe lerin kudsî sohbetlerini inkâr edenler hadsizdir. Şimdi onlardan meydânda gezenler çoktur. Şerʻan bir adam, hiç mel‘ûn ları hâtıra getirmeyip lâʻnet etmese, hiçbir zarar yok. Çünkü zem m ve lâʻnet ise, medih ve muhabbet gibi değil, onlar amel-i sâlih te dâhil olamaz. Eğer zararı varsa daha fenâ . İşte şimdi gizli münâfıklar, Vehhâbîlik damarıyla en ziyâde İslâmiyet’i ve hakîkat-ı Kur’âniye’yi muhâfazaya me’mûr ve mükellef olan bir kısım hocaları elde edip, ehl-i hakîkati Alevîlikle ithâm etmekle birbiri aleyh inde isti‘mâl ederek, dehşetli bir darbeyi, İslâmiyet’e vurmaya çalışanlar meydânda geziyorlar. Sen de bir parçasını mektûbunda yazıyorsun. Hattâ sen de biliyorsun, benim ve Risâle-i Nûr’un aleyh inde isti‘mâl edilen en te’sîr li vâsıtayı, hocalardan bulmuşlar. Şimdi Haremeyn-i Şerîfeyn ’e hükmeden Vehhâbîler ve

Emirdağ Lâhikası 2 ·Mektub 339

· · ·



İşte şu temsîl gibi, nübüvvet ve verâset-i nübüvvetteki velâyet, sırr-ı akrebiyetin inkişâfına bakar. Velâyet-i sâire ise, ekseri kurbiyet esası üzerine gider. Birçok merâtibde seyr-ü sülûke mecbûr olur. İkinci Makam: O hâdisât a sebebiyet veren ve fesâd ı çeviren birkaç Yahûdî’den ibâret değildir ki, onları keşfetmekle fesâd ın önü alınsın. Çünkü pek çok muhtelif milletlerin İslâmiyet’e girmeleriyle, birbirine zıd ve muhâlif çok cereyân lar ve efkâr karıştı. Bâhusus , bazıların gurûr-u millîleri Hazret-i Ömer’in (ra) darbeleriyle dehşetli yaralandığından, seciyeten intikama fırsat beklerlerdi. Çünkü onların hem eski dini ibtâl edilmiş. Hem medâr-ı şeref i olan eski hükûmeti ve saltanatı tahrîb edilmiş. İntikamını bilerek veya bilmeyerek hâkimiyet-i İslâmiye den almaya hissen tarafdâr bir sûret almış. Onun için “Yahûdî gibi zeki ve dessâs bir kısım münâfıklar, o hâlet-i ictimâiye den istifâde ettiler” denilmiş. Demek o hâdisât ın önünü almak, o vakitteki hayat-ı ictimâiye yi ve muhtelif efkâr ı ıslah ile olurdu. Yoksa bir-iki müfsid in keşfedilmesiyle olmazdı. Eğer denilse: Hazret-i Ömer’in (ra) minber üstünde, bir aylık mesâfede bulunan Sâriye nâmındaki bir kumandanına يَا سَارِيَةُ اَلْجَبَلَ اَلْجَبَلَ deyip, Sâriye’ye işittirip, sevkü’l-ceyş noktasından zaferine sebebiyet veren kerâmetkârâne kumandası ne derece keskin nazar lı olduğunu gösterdiği halde, neden yanındaki kātili Fîrûz’u o keskin nazar-ı velâyet iyle görmedi? Elcevab: Hazret-i Ya‘kūb Aleyhisselâm ’ın verdiği cevab ile cevab veririz. (Hâşiye) Yani Hazret-i Ya‘kūb’dan (as) sorulmuş ki: “Ne için Mısır’dan gelen gömleğinin kokusunu işittin de, yakınında bulunan Ken‘ân Kuyusu’ndaki Yusuf’u görmedin?” Cevâben demiş ki: “Bizim hâlimiz şimşekler gibidir. Bazen görünür, bazen saklanır. Bazı vakit olur ki, en yüksek mevki‘de oturup, her tarafı görüyoruz gibi oluruz. Bazı vakitte de ayağımızın üstünü göremiyoruz.” Elhâsıl: İnsan her ne kadar fâil-i muhtâr ise de, fakat وَمَا تَشَٓاؤُنَ اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُ sırrınca, meşîet-i İlâhiye asıldır. Kader hâkimdir. Meşîet-i İlâhiye meşîet-i insaniye yi geri verir. Hâşiye: زِمِصْرَشْ بُوىِ ب۪يرَاهَنْ ش۪ين۪يد۪ى چِرَادَرْ چَاهِ كَنْعَانَشْ نَه د۪يد۪ى بَكُفْتْ اَحْوَالِ مَا بَرْقِ جَهَانَسْتْ دَم۪ى پَيْدَاوُ د۪يكَرْدَمْ نِهَا نَسْتْ كَه۪ى بَرْ طَارُمِ اَعْلٰي نِش۪ينَمْ كَه۪ى بَرْ بُشْتِ پَاىِ خُودْ نَب۪ينَمْ.. اِذَا جَٓاءَ الْقَدَرُ عَمِيَ الْبَصَرُ hükmünü icrâ eder. Kader söylese, iktidâr-ı beşer konuşmaz, ihtiyâr-ı cüz’î susar. İkinci suâlinizin meâli: Hazret-i Alî (ra) zamanında başlayan muhârebelerin mâhiyeti nedir? Muhârib lere ve o harbde ölen ve öldürenlere ne nâm verebiliriz? Elcevab: Cemel Vak‘ası denilen Hazret-i Alî ile Hazret-i Talha ve Hazret-i Zübeyr ve Âişe-i Sıddîka radıyallâhü teâlâ anhüm ecmaîn arasında olan muhârebe, adâlet-i mahza ile adâlet-i izâfiye nin mücâdelesidir. Şöyle ki: Hazret-i Alî (ra) adâlet-i mahza yı esas edip Şeyhayn zamanındaki gibi, o esas üzerine gitmek için ictihâd etmiş. Muârız ları ise, Şeyhayn zamanındaki safvet-i İslâmiye adâlet-i mahza ya müsâid idi. Fakat mürûr-u zamanla İslâmiyetler’i zaîf muhtelif akvâm hayat-ı ictimâiye-i İslâmiyeye girdikleri için, adâlet-i mahza nın tatbîkātı çok müşkil olduğundan, ehvenüşşerri ihtiyâr denilen adâlet-i nisbiye esası üzerine ictihâd ettiler. Münâkaşa-i ictihâdiye siyâsete girdiği için muhârebeyi intâc etmiştir. Madem sırf lillâh için ve İslâmiyet’in menâfii için ictihâd edilmiş. Ve ictihâddan muhârebe tevellüd etmiş. Elbette hem kātil, hem maktûl, ikisi de ehl-i cennettir. İkisi de ehl-i sevâbdır,

Mektubat ·1929 ·On Besinci Mektub

· · ·

Mehdî , belki Mehdîler bulmuş. Hatta Âl-i Beyt’den ma‘dûd olan Abbâsiye hulefâsından büyük Mehdî’nin çok evsâfına câmi‘ bir Mehdî bulmuş. İşte büyük Mehdî’den evvel gelen emsâlleri, numûneleri olan hulefâ-yı mehdiyyîn ve aktâb-ı mehdiyyîn evsâfları, asıl Mehdî’nin evsâfına karışmış. Ve ondan rivâyetler ihtilâfa düşmüş. Beşinci Esas: Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ sırrınca, kendi kendine gaybı bilmezdi. Belki Cenâb-ı Hakk ona bildirirdi, o da bildirirdi. Cenâb-ı Hakk hem Hakîm’dir, hem Rahîm’dir. Hikmet ve rahmeti ise, umûr-u gaybiye den çoğunun setrini iktizâ ediyor. Mübhem kalmasını istiyor. Çünkü şu dünyada insanın hoşuna gitmeyen şeyler daha çoktur. Vukūundan evvel onları bilmek elîm dir. İşte bu sır içindir ki, ölüm ve ecel mübhem bırakılmış. Ve insanın başına gelecek musibetler de perde-i gaybda kalmış. İşte hikmet-i Rabbâniye ve rahmet-i İlâhiye böyle iktizâ ettiği için, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ümmetine karşı ziyâde hassâs merhametini ziyâde rencide etmemek ve âl ve ashâbına karşı şedîd şefkatini fazla incitmemek için, vefât-ı Nebevîden sonra âl ve ashâbının ve ümmetinin başlarına gelen müdhiş hâdisâtı umumiyetle ve tafsîlatıyla göstermemek, (Hâşiye) muktezâ-yı hikmet ve rahmettir. Fakat yine bazı hikmetler için, mühim hâdisâtı, -fakat dehşetli bir sûrette değil- ona ta‘lîm etmiş, o da ihbâr etmiş. Hem güzel hâdiseleri kısmen mücmel , kısmen tafsîl ile bildirmiş. O da haber vermiş. Onun haberlerini de, en yüksek bir derece-i takvâda ve adilde ve sıdk ta çalışan ve وَمَنْ كَذَبَ عَلَيَّ مُتَعَمِّدًا فَلْيَتَبَوَّاْ مَقْعَدَهُ مِنَ النَّارِ hadîsindeki tehdîdden şiddetle korkan ve فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ كَذَبَ عَلَي اللّٰهِ âyetindeki şiddetli tehdîdden şiddetle kaçan muhaddisîn-i kâmilîn , bize sahîh bir sûrette o haberleri nakletmişler. Altıncı Esas: Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ahvâl ve evsâfı, siyer ve tarih sûretiyle beyân edilmiş. Fakat o evsâf ve ahvâl-i gālib i beşeriyet ine bakar. Halbuki, o Zât-ı Mübârek’in şahs-ı ma‘nevî si ve mâhiyet-i kudsiye si o derece yüksek ve nûrânîdir ki, siyer ve tarihte beyân olunan evsâf, o bâlâ kāmet e uygun gelmiyor. O yüksek kıymete muvâfık düşmüyor. Çünkü اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ sırrınca hergün, hatta şimdi de bütün ümmetinin ibâdetleri Hâşiye: Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’a, Âişe-i Sıddîka’ya karşı ziyâde muhabbet ve şefkatini rencide etmemek için, Vak‘a-i Cemel hâdisesinde o bulunacağı kat‘î gösterilmediğine delil ise, Ezvâc-ı Tâhirât ’a ferman etmiş ki: “Keşke bilse idim, hanginiz o vak‘ada bulunacak.” Fakat sonra hafif bir sûrette bildirilmiş ki, Hazret-i Alî’ye (ra) ferman etmiş: “Senin ile Âişe beyn inde bir hâdise olsa فَارْفَقْ وَبَلِّغْهَا مَاْمَنَهَا ” kadar bir azîm ibâdet, sahîfe-i kemâlât ına ilâve oluyor. Nihâyetsiz rahmet-i İlâhiyeye, nihâyetsiz bir sûrette, nihâyetsiz bir isti‘dâd ile mazhar olduğu gibi, hergün hadsiz ümmetinin hadsiz duâsına mazhar oluyor. Ve şu kâinâtın neticesi ve en mükemmel meyvesi ve Hâlik-ı Kâinât ’ın tercümanı ve sevgilisi olan o Zât-ı Mübârek’in tamâm-ı mâhiyeti ve hakîkat-i kemâlât ı, siyer ve tarihe geçen beşerî ahvâl ve etvâra sığışmaz. Meselâ, Hazret-i Cebrâîl ve Mîkâîl iki muhâfız yâver hükmünde Gazve-i Bedir’de yanında bulunan bir Zât-ı Mübârek, çarşı içinde bedevî bir arabla at mübâyaa sında münâzaa etmek, birtek şâhid olan Huzeyme’yi şâhid göstermekle (1) görünen etvâr içinde sığışmaz. İşte yanlış gitmemek için, her vakit mâhiyet-i beşeriyet i i‘tibâriyle işitilen evsâf-ı âdiye içinde başını kaldırıp hakîkî mâhiyetine ve mertebe-i risâlet te durmuş nûrânî şahsiyet-i

Zülfikâr ·On Dokuzuncu Mektub

· · ·



Meselâ, Hazret-i Cebrâîl ve Mîkâîl iki muhâfız yâver hükmünde Gazve-i Bedir’de yanında bulunan bir Zât-ı Mübârek, çarşı içinde bedevî bir arabla at mübâyaa sında münâzaa etmek, birtek şâhid olan Huzeyme’yi şâhid göstermekle (1) görünen etvâr içinde sığışmaz. İşte yanlış gitmemek için, her vakit mâhiyet-i beşeriyet i i‘tibâriyle işitilen evsâf-ı âdiye içinde başını kaldırıp hakîkî mâhiyetine ve mertebe-i risâlet te durmuş nûrânî şahsiyet-i ma‘neviyesine bakmak lâzımdır. Yoksa ya hürmetsizlik eder veya şübheye düşer. Şu sırrı îzâh için şu temsîli dinle: Meselâ, bir hurmâ çekirdeği var. O hurmâ çekirdeği toprak altına konup açılarak, koca meyvedâr bir ağaç oldu. Hem gittikçe tevessü‘ eder, büyür. Veya tavus kuşunun bir yumurtası vardı. O yumurtaya harâret verildi. Bir tavus civcivi çıktı. Sonra tam mükemmel, her tarafı kudretten yazılı ve yaldızlı bir tavus kuşu oldu. Hem gittikçe daha büyür ve güzelleşir. Şimdi o çekirdek ve o yumurtaya âit sıfatlar, hâller var. İçinde incecik maddeler var. Hem ondan hâsıl olan ağaç ve kuşun da, o çekirdek ve yumurtanın âdî küçük keyfiyet ve vaz‘iyetlerine nisbeten, büyük ve âlî sıfatları ve keyfiyet leri var. Şimdi o çekirdek ve o yumurtanın evsâfını ağaç ve kuşun evsâfıyla rabt edip bahsetmekte lâzım gelir ki, her vakit akl-ı beşer başını çekirdekten ağaca kaldırıp baksın. Ve yumurtadan kuşa gözünü tevcîh edip dikkat etsin. Tâ işittiği evsâfı onun aklı kabul edebilsin. Yoksa, “Bir dirhem çekirdekten bin batman hurmâ aldım.” Ve “Şu yumurta cevv-i âsumân da kuşların sultanıdır” dense, tekzîb ve inkâra sapacak. İşte bunun gibi Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın beşeriyeti, o çekirdek ve o yumurtaya benzer. Ve vazîfe-i risâletle parlayan mâhiyeti ise, şecere-i tûbâ gibi ve cennetin tayr-ı hümâyûn u gibidir. Hem dâimâ tekemmül dedir. Onun için çarşı içinde bir bedevî ile nizâ‘ eden o Zât'ı düşündüğü vakit, Refref’e binip, Cebrâîl’i arkada bırakıp, Kāb-ı Kavseyn ’e koşup giden Zât-ı Nûrâniyesine hayâl gözünü kaldırıp bakmak lâzım gelir. Yoksa, ya hürmetsizlik edecek veya nefs-i emmâre si inanmayacak. Beşinci Nükteli İşaret: Umûr-u gaybiyeye dâir hadîslerin birkaç misâlini zikrederiz. Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, nakl-i sahîh ile ve mütevâtir bir derecede bize vâsıl olmuş ki, minber üstünde, cemâat-i Sahâbe içinde ferman etmiş ki: اِبْن۪ي حَسَنٌ هٰذَا سَيِّدٌ سَيُصْلِحُ اللّٰهُ بِه۪ بَيْنَ فِئَتَيْنِ عَظ۪يمَتَيْنِ İşte kırk sene sonra İslâm’ın en büyük iki ordusu karşı karşıya geldiği vakit, Hazret-i Hasan radıyallâhü anh Hazret-i Muâviye (ra) ile musâlaha edip cedd-i emced inin mu‘cize-i gaybiyesini tasdîk etmiştir. İkincisi: Nakl-i sahîh ile Hazret-i Alî’ye demiş: سَتُقَاتِلُ النَّاكِث۪ينَ وَالْقَاسِط۪ينَ وَالْمَارِق۪ينَ Hem Vak‘a-i Cemel, hem Vak‘a-i Sıffîn, hem Vak‘a-i Havâric hâdiselerini haber vermiş. Hem Hazret-i Alî Hazret-i Zübeyr ile seviştiği bir zaman dedi: “Bu sana karşı muhârebe edecek, fakat haksızdır.” (3) Hem Ezvâc-ı Tâhirât’ına demiş: “İçinizde birisi, mühim bir fitnenin başına geçecek. Ve etrafında çoklar katledilecek.” وَتَنْبَحُ عَلَيْهَا كِلَابُ الْحَوْئَبِ İşte şu sahîh, kat‘î hadîsler, otuz sene sonra Hazret-i Alî’nin Hazret-i Âişe ve Zübeyr ve Talha’ya karşı Vak‘a-i Cemel’de ve Muâviye’ye karşı Sıffîn’de ve Havâric’e karşı Harûrâ’da ve Nehrevân’da muhârebesi, o ihbâr-ı gaybînin bir tasdîk-i fi‘lîsidir. Hem Hazret-i Alî’ye: “Senin sakalını senin başının kanıyla ıslattıracak” diye bir adamı ihbâr etmiş. Hazret-i Alî o adamı tanırmış. O da Abdurrahmân ibn-i Mülcemü’l-Hâricî’dir. (5) Hem Hâricîlerin içinde ‘Zü’s-sedye’ denilen bir adamı,

Zülfikâr ·On Dokuzuncu Mektub

· · ·



Hem Hazret-i Alî’ye: “Senin sakalını senin başının kanıyla ıslattıracak” diye bir adamı ihbâr etmiş. Hazret-i Alî o adamı tanırmış. O da Abdurrahmân ibn-i Mülcemü’l-Hâricî’dir. (5) Hem Hâricîlerin içinde ‘Zü’s-sedye’ denilen bir adamı, garib bir nişanla alâmet olarak haber vermiştir ki, Havâriclerin maktûl leri içinde o adam bulunmuş. Hazret-i Alî onu hakkāniyetine huccet göstermiş, hem mu‘cize-i Nebeviye yi i‘lân etmiş. Hem Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ümm-ü Seleme’nin, daha diğerlerin rivâyet-i sahîhi ile haber vermiş ki: “Hazret-i Hüseyin, ‘Taff’ yani Kerbelâ’da katledilecektir.” (7) Elli sene sonra aynı vak‘a-i ciğersûz vukūa gelip, o ihbâr-ı gaybîyi tasdîk etmiş. Hem mükerrer ihbâr etmiş ki: “Benim Âl-i Beytim, benden sonra يَلْقَوْنَ قَتْلًا وَتَشْر۪يدًا yani katle ve belâya ve nefye ma‘rûz kalacaklar.” (8) Ve bir derece îzâh etmiş. Aynen öyle çıkmıştır. Şu makamda bir mühim suâl vardır. Denilir ki: “Hazret-i Alî, o derece hilâfet e liyâkat i olduğu ve Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a karâbet i ve hârikulâde cesâret ve ilmi ile beraber, neden hilâfet te tekaddüm ettirilmedi? Ve neden onun hilâfet i zamanında İslâm çok keşmekeşe mazhar oldu?” Elcevab: Âl-i Beyt’den bir kutb-u a‘zam demiş ki: “Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret-i Alî’nin (ra) hilâfet ini arzu etmiş. Fakat gāibden ona bildirilmiş ki, murâd-ı İlâhî başkadır. O da arzusunu bırakıp murâd-ı İlâhîye tâbi‘ olmuş.” Murâd-ı İlâhînin hikmetlerinden birisi şu olmak gerektir ki: Vefât-ı Nebevîden sonra, en ziyâde ittifâk ve ittihâda gelmeye muhtaç olan Sahâbeler, eğer Hazret-i Alî başa geçse idi, Hazret-i Alî’nin hilâfeti zamanında zuhûr a gelen hâdisâtın şehâdetiyle; ve Hazret-i Alî’nin mümâşât sız, pervâ sız, zâhidâne , kahramanâne, müstağniyâne tavrı ve şöhretgîr-i âlem şecâat i i‘tibâriyle, çok zâtlarda ve kabîlelerde rekābet damarını harekete getirip tefrika ya sebeb olmak kaviyen muhtemeldi. Hem Hazret-i Alî’nin hilâfetinin teahhur etmesinin bir sırrı şudur ki: Gayet muhtelif akvâm ın birbirine karışmasıyla, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın haber verdiği gibi sonra inkişâf eden yetmiş üç fırka efkâr ının esaslarını taşıyan o akvâm içinde, fitne-engîz hâdisâtın zuhûr u zamanında, Hazret-i Alî gibi hârikulâde bir cesâret ve firâset sâhibi, Hâşimî ve Âl-i Beyt gibi kuvvetli, hürmetli bir kuvvet lâzım idi ki, dayanabilsin. Evet, dayandı. Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın haber verdiği gibi, “Ben Kur’ân’ın tenzîl i için harb ettim, sen de te’vîli için harb edeceksin.” (1) Hem eğer Hazret-i Alî olmasa idi, dünya saltanatı, mülûk-ü Emeviyeyi bütün bütün yoldan çıkarmak muhtemeldi. Halbuki, karşılarında Hazret-i Alî ve Âl-i Beyt’i gördükleri için, onlara karşı muvâzene ye gelmek ve ehl-i İslâm nazarında mevki‘lerini muhâfaza etmek için, ister istemez Emeviye Devleti reislerinin umumu, kendileri olmasa da, her halde teşvîk ve tasvîb leriyle etbâ‘ ları ve tarafdârları, bütün kuvvetleriyle hakāik-i İslâmiyeyi ve hakāik-i îmâniyeyi ve ahkâm-ı Kur’âniyeyi muhâfazaya ve neşre çalıştılar. Yüz binlerle müctehidîn , muhakkikîn ve muhaddisîn-i kâmilîn ve evliyâlar ve asfiyâ lar yetiştirdiler. Eğer karşılarında Âl-i Beyt’in gayet kuvvetli velâyet ve diyânet ve kemâlâtı olmasa idi, Abbâsîlerin ve Emevîlerin âhirlerindeki gibi, bütün bütün çığırdan çıkmak kat‘iyen muhtemeldi. Eğer denilse: “Neden hilâfet-i İslâmiye Âl-i Beyt-i Nebevî’de takarrur etmedi? Halbuki en ziyâde lâyık

Zülfikâr ·On Dokuzuncu Mektub

· · ·



Ezcümle Ebû Saîde’l-Hudrî ve Seleme ibn-i Ekva‘ ve ibn-i Ebî Veheb ve Ebû Hüreyre ve bir vak‘a sâhibi çoban Uhbân gibi müteaddid tarîk lerle haber veriyorlar ki: “Bir kurt, keçilerden birisini tutmuş. Çoban kurdun elinden kurtarmış. Zi’b demiş: ‘Allah’dan korkmadın, benim rızkımı elimden aldın.’ Çoban demiş: ‘Acâib, zi’b konuşur mu?’ Zi’b ona demiş: ‘Acîb senin hâlindir ki, bu yerin arka tarafında bir zât var ki, sizi cennete da‘vet ediyor. Peygamberdir. Onu tanımıyorsunuz.’” Bütün tarîk ler kurdun konuşmasında müttefik olmakla beraber, kuvvetli bir tarîk olan Ebû Hüreyre ihbâr ında diyor ki: “Çoban kurda demiş: ‘Ben gideceğim. Fakat kim benim keçilerime bakacak?’ Zi’b demiş: ‘Ben bakacağım.’ Çoban ise, çobanlığı kurda devir edip gelmiş. Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ’ı görmüş, îmân etmiş. Dönüp gitmiş, zi’bi çoban bulmuş. Zâyiât yok. Bir keçi ona kesmiş. Çünkü ona üstâd lık etmiş.” (4) Bir tarîkte “Rüesâ-yı Kureyş’den Ebû Süfyân ile Safvân bir kurdu gördüler. Bir ceylanı ta‘kîb edip Harem-i Şerîf ’e girdi. Kurt dönmüş. Sonra taaccüb etmişler. Kurt konuşmuş. Risâlet-i Ahmediye yi (asm) haber vermiş. Ebû Süfyân Safvân’a demiş ki: ‘Bu kıssayı kimseye söylemeyelim. Korkarım, Mekke boşalıp onlara iltihâk edecekler.’” (1) Elhâsıl , kurt kıssası kat‘î ve ma‘nevî mütevâtir gibi kanâat verir. Üçüncü Hâdise: Beş-altı tarîk ile mühim Sahâbelerden nakledilen cemel hâdisesidir ki, ezcümle , Ebû Hüreyre ve Sa‘lebe ibn-i Mâlik ve Câbir ibn-i Abdullâh ve Abdullâh ibn-i Ca‘fer ve Abdullâh ibn-i Ebî Evfâ gibi müteaddid tarîkler ve o tarîklerin başındaki Sahâbeler müttefikan haber veriyorlar ki: “Deve gelmiş, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a tahiyye-i ikrâm nevi‘nden secde edip konuşmuş.” Ve birkaç tarîkte haber veriliyor ki: “O deve bir bağda kızmış, vahşi olmuş. Yanına kimseyi sokmuyor, hücum ediyordu. Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm girdi, deve geldi. İkrâmen secde etti, yanında ıhdı. Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm yular taktı. Deve, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a dedi: ‘Beni çok meşakkat li şeylerde çalıştırdılar. Şimdi de beni kesmek istiyorlar. Onun için kızdım.’ Deve sâhibine söyledi: ‘Böyle midir?’ ‘Evet’ dediler.” (2) Hem Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Adbâ ismindeki devesi, vefât-ı Nebeviyeden sonra kederinden ne yedi, ne içti, tâ öldü. (3) Hem o deve, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile mühim bir kıssayı konuştuğunu Ebû İshak-ı İsferânî gibi bazı mühim imamlar haber vermişler. Hem nakl-i sahîh ile, Câbir ibn-i Abdullâh’ın bir seferde devesi çok yorulmuştu. Daha yürüyemiyordu. Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm o deveye ufak bir dürtmek ile dürttü. O deve, o iltifât-ı Ahmediye’den (asm) o kadar bir çeviklik, bir sevinçlik peydâ etti ki, daha sür‘atinden dizgini zabt edilmiyor, yolda yetişilmiyordu. Hazret-i Câbir haber veriyor. (4) Dördüncü Hâdise: Başta İmâm-ı Buhârî eimme-i hadîs haber veriyorlar ki: “Bir def‘a gecede, Medîne-i Münevvere’nin hâric inde düşman hücum ediyor gibi mühim bir hâdise işâa edildi. Sonra cesur atlılar çıktılar, gittiler. Yolda görüyorlar, bir zât geliyor. Baktılar, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Ferman etmiş: ‘Bir şey yoktur.’ Meşhur Ebû Talha’nın atına binip, şecâat-i kudsiye si muktezâ sınca herkesten evvel gitmiş, tahkîk etmiş ve dönmüştü. Ebû Talha’ya ferman etmiş: وَجَدْتُ فَرَسَكَ بَحْرًا Yani ‘Senin atın sarsmadan, gayet çabuktur.’ Halbuki Ebû Talha’nın atı ‘katûf' ta‘bîr edilen, yürüyüşsüz kısmından idi. O geceden sonra

Zülfikâr ·On Dokuzuncu Mektub

· · ·

Beşinci Esas: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ sırrınca kendi kendine gaybı bilmezdi; belki Cenab-ı Hak ona bildirirdi, o da bildirirdi. Cenab-ı Hak hem Hakîm'dir, hem Rahîm'dir. Hikmet ve rahmeti ise, umûr-u gaybiyeden çoğunun setrini iktiza ediyor, mübhem kalmasını istiyor. Çünki şu dünyada insanın hoşuna gitmeyen şeyler daha çoktur. Vukuundan evvel onları bilmek elîmdir. İşte bu sır içindir ki: Ölüm ve ecel mübhem bırakılmış ve insanın başına gelecek musibetler dahi, perde-i gaybda kalmış. İşte hikmet-i Rabbaniye ve rahmet-i İlahiye böyle iktiza ettiği için Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın ümmetine karşı ziyade hassas merhametini ziyade rencide etmemek ve âl ü ashabına karşı şedid şefkatini fazla incitmemek için, vefat-ı Nebevî'den sonra, âl ü ashabının ve ümmetinin başlarına gelen müdhiş hâdisatı, umumiyetle ve tafsilatıyla göstermemek {(Haşiye): Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm'a Âişe-i Sıddıka'ya karşı ziyade muhabbet ve şefkatini rencide etmemek için, Vak'a-i Cemel hâdisesinde o bulunacağı kat'î gösterilmediğine delil ise, Ezvac-ı Tahirata ferman etmiş ki: "Keşki bilseydim hanginiz o vak'ada bulunacak?" Fakat sonra, hafif bir surette bildirilmiş ki, Hazret-i Ali'ye (R.A.) ferman etmiş: "Senin ile Âişe beyninde bir hâdise olsa, فَارْفَقْ وَ بَلِّغْهَا مَاْمَنَهَا } mukteza-yı hikmet ve rahmettir. Fakat yine bazı hikmetler için mühim hâdisatı, -fakat dehşetli bir surette değil- ona talim etmiş. O da ihbar etmiş. Hem güzel hâdiseleri kısmen mücmel, kısmen tafsil ile bildirmiş. O da haber vermiş. Onun haberlerini de en yüksek bir derece-i takvada ve adlde ve sıdkta çalışan ve وَمَنْ كَذَبَ عَلَىَّ مُتَعَمِّدًا فَلْيَتَبَوَّاْ مَقْعَدَهُ مِنَ النَّارِ hadîsindeki tehdidden şiddetle korkan ve فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ كَذَبَ عَلَى اللّٰهِ âyetindeki şiddetli tehdidden şiddetle kaçan muhaddisîn-i kâmilîn, bize sahih bir surette o haberleri nakletmişler. Altıncı Esas: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın ahval ve evsafı, Siyer ve Tarih suretiyle beyan edilmiş. Fakat o evsaf ve ahval-i galibi, beşeriyetine bakar. Halbuki o Zât-ı Mübarek'in şahs-ı manevîsi

Mektubat ·1929 ·Altıncı Esas

· · ·



Onun için çarşı içinde bir bedevi ile niza eden o zâtı düşündüğü vakit; Refref'e binip, Cebrail'i arkada bırakıp, Kab-ı Kavseyn'e koşup giden Zât-ı Nuranîsine, hayal gözünü kaldırıp bakmak lâzım gelir. Yoksa ya hürmetsizlik edecek veya nefs-i emmaresi inanmayacak. BEŞİNCİ NÜKTELİ İŞARET: Umûr-u gaybiyeye dair hadîslerin birkaç misalini zikrederiz: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, nakl-i sahih ile ve mütevatir bir derecede bize vâsıl olmuş ki; minber üstünde, cemaat-ı Sahabe içinde ferman etmiş ki: اِبْن۪ى حَسَنٌ هٰذَا سَيِّدٌ سَيُصْلِحُ اللّٰهُ بِهِ بَيْنَ فِئَتَيْنِ عَظ۪يمَتَيْنِ İşte kırk sene sonra İslâmın en büyük iki ordusu karşı karşıya geldiği vakit, Hazret-i Hasan Radıyallahü Anh, Hazret-i Muaviye (R.A.) ile musalaha edip, cedd-i emcedinin mu'cize-i gaybiyesini tasdik etmiştir. İkincisi: Nakl-i sahih ile Hazret-i Ali'ye demiş: سَتُقَاتِلُ النَّاكِث۪ينَ وَالْقَاسِط۪ينَ وَالْمَارِق۪ينَ Hem Vak'a-i Cemel, hem Vak'a-i Sıffîn, hem Vak'a-i Havariç hâdiselerini haber vermiş. Hem Hazret-i Ali (R.A.) Hazret-i Zübeyr ile seviştiği bir zaman dedi: "Bu sana karşı muharebe edecek, fakat haksızdır." Hem Ezvac-ı Tahiratına demiş: "İçinizde birisi, mühim bir fitnenin başına geçecek ve etrafında çoklar katledilecek." وَتَنْبَحُ عَلَيْهَا كِلَابُ الْحَوْئَبِ İşte şu sahih, kat'î hadîsler; otuz sene sonra Hazret-i Ali'nin Hazret-i Âişe ve Zübeyr ve Talha'ya karşı Vak'a-i Cemel'de.. ve Muaviye'ye karşı Sıffîn'de.. ve Havaric'e karşı Harevra'da ve Nehrüvan'da muharebesi, o ihbar-ı gaybiyenin bir tasdik-i fiilîsidir. Hem Hazret-i Ali'ye: "Senin sakalını senin başının kanıyla ıslattıracak bir adamı" ihbar etmiş. Hazret-i Ali o adamı tanırmış; o da Abdurrahman İbn-i Mülcem-ül Haricî'dir. Hem Haricîlerin içinde Züssedye denilen bir adamı, garib bir nişanla alâmet olarak haber vermiştir ki; Havariçlerin maktulleri içinde o

Mektubat ·1929 ·BEŞİNCİ NÜKTELİ İŞARET

· · ·



Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ı görmüş, iman etmiş, dönüp gitmiş. Zi'bi çoban bulmuş. Zayiat yok. Bir keçi ona kesmiş, çünki ona üstadlık etmiş. Bir tarîkte: Rüesa-yı Kureyş'ten Ebu Süfyan ile Safvan bir kurdu gördüler, bir ceylanı takib edip Harem-i Şerif'e girdi. Kurd dönmüş, sonra taaccüb etmişler. Kurd konuşmuş, risalet-i Ahmediyeyi haber vermiş. Ebu Süfyan, Safvan'a demiş ki: "Bu kıssayı kimseye söylemeyelim, korkarım Mekke boşalıp onlara iltihak edecekler." Elhasıl, kurt kıssası kat'î ve manevî mütevatir gibi kanaat verir. Üçüncü Hâdise: Beş-altı tarîkle mühim sahabelerden nakledilen cemel hâdisesidir ki: Ezcümle: Ebu Hüreyre ve Sa'lebe İbn-i Mâlik ve Câbir İbn-i Abdullah ve Abdullah İbn-i Cafer ve Abdullah İbn-i Ebî Evfa gibi müteaddid tarîkler ve o tarîklerin başındaki sahabeler müttefikan haber veriyorlar ki: Deve gelmiş, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a tahiyye-i ikram nev'inden secde edip konuşmuş. Ve birkaç tarîkte haber veriliyor ki: O deve bir bağda kızmış, vahşi olmuş; yanına kimseyi sokmuyor, hücum ediyordu. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm girdi; deve geldi, ikramen secde etti, yanında ıhdı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm yular taktı. Deve, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a dedi: "Beni çok meşakkatli şeylerde çalıştırdılar, şimdi de beni kesmek istiyorlar. Onun için kızdım." Deve sahibine söyledi: "Böyle midir?" "Evet" dediler. Hem Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın Adbâ ismindeki devesi, vefat-ı Nebevîden sonra kederinden ne yedi, ne içti, tâ öldü. Hem o deve, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile mühim bir kıssayı konuştuğunu, Ebu İshak-ı İsferanî gibi bazı mühim imamlar haber vermişler. Hem nakl-i sahih ile; Câbir İbn-i Abdullah'ın bir seferde devesi çok yorulmuştu, daha yürüyemiyordu. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm o deveye ufak bir dürtmek ile dürttü. O deve, o iltifat-ı Ahmedîden o kadar bir çeviklik, bir sevinçlik peyda etti ki; daha sür'atinden dizgini zabtedilmiyor, yolda yetişilmiyordu. Hazret-i Câbir haber veriyor. Dördüncü Hâdise: Başta İmam-ı Buharî, eimme-i hadîs haber veriyorlar ki: Bir defa gecede, Medine-i Münevvere'nin haricinde, düşman hücum ediyor gibi mühim bir hâdise işaa edildi. Sonra cesur atlılar çıktılar, gittiler. Yolda görüyorlar, bir zât geliyor. Baktılar, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'dır. Ferman etmiş: "Birşey yoktur." Meşhur

Mektubat ·1929 ·Birinci Şubesi

· · ·

Bunun üzerine, Avukat Abdurrahman şeref Laç buna itiraz etmiş, duruşmanın gizli yapılması için kanunî sebeb olmadığını izah etmiştir. Mahkeme hey’eti, bu ciheti tekrar müzakere ettikten sonra, duruşmanın alenen icrasına yeniden karar vermiş ve kapılar açılarak dinleyiciler tekrar salona alınmışlardır. Duruşmaya bu suretle başlandıktan sonra, Abdurrahman şeref Laç davadaki kanunî vaziyeti izah etti. Bundan sonra, mahkeme reisinin: “Mahkûmiyeti olup olmadığı sualine” Said-i Nursi cevab verdi ve şöyle dedi: “Mahkeme kararıyla hiç bir mahkûmiyetim yoktur. Fakat yirmi sekiz sene fiilen zulmün mahkûmuyum” dedi ve sözlerine şöyle devam etti: “Demokrasiden evvel düşmanlarım cumhuriyeti siper alarak bir istibdad-ı mutlakla ve kanunu siper alarak cebr-i keyfî-i küfriyi tatbik etmekle, beni tazib ettiler. şimdi huzurunuzda maznun olarak bulunan ve muhtelif vilâyetlerden celbedilen Nur talebeleri aynı eserlerden dolayı muhakeme edilmekte ve binlerce lira masrafa maruz kalmaktadır. Bu iş dört sene uzamıştır. Kanun her yerde ve her mahkeme için birdir. Kaziye-i muhkeme mevcuttur. Bu iş burada daha uzamamalıdır. Risale-i Nur İslâmiyet, millet ve vatan için harika faydaları ve hüsn-ü te’sirleri hâiz olup, Ramazan-ı şerif hürmetine Cenab-ı Hak’tan niyaz ederiz ki; bu iş artık bitsin, daha fazla uzamasın” dedi. Bunun üzerine, mahkeme bazı muamelelerin ikmali için duruşmayı başka bir güne bırakmıştır. Büyük Doğu”(26) (26) Emirdağ-2 Müntehap küçük dosya sıra no: 86/1. Böylece Hazret-i Üstâd, mahkemenin her duruşmasında bizzat bulunmasa da, Afyon mahkeme safahatını adım adım takip etti. Bir an evvel bitmesi ve kitapların kurtarılması için çok çırpındı. Mahkeme reisine hususî mektuplar yazdı. Hakikat-ı hali en samimî şekilde izah etti: Ayrıca Demokrat Parti hükumet ve meb’uslarına da izahlı şekvanameler, istid’alar yazdı. Bunların yanında çok uzun devam eden Afyon mahkemesinin sürüncemeli hali ve te’hir üstüne te’hirlerine de bazen çok üzüldü, bazen öfkelendi. bazen de mühim hikmetleri olduğunu beyan etti. Hülâsa Üstâd Hazretleri Afyon mahkemesinde müsadere edilen kitapların kurtarılması ve mahkemenin beraet vermesini çok hararetle arzu ediyor ve bekliyordu. Hem de bu işi pek mühim görüyordu.

Mufassal Tarihçe-i Hayat 3

· · ·

AFYON MAHKEMESİNİN SAİR DURUMLARI şimdi de Afyon mahkemesinin sair cihetlerine az da olsa temas etmek istiyor ve ilk önce Üstâd Bediüzzaman’ın, Afyon mahkemesinin inadçı tutumu ve sürüncemeli tehirleri dolayısıyla kaleme almış olduğu bazı ifadelerini kaydediyoruz. Birincisi: Temyiz mahkemesinin 1949’da ilk bozma kararından sonra Afyon mahkemesi yeniden, 11. 1951 tarihinde Nurların müsaderesine dair verdiği menfi karar, Üstâd’ın avukatları tarafından hemen temyiz edilmiş ve durum Üstâd’a bildirilmişti. Bu acı haberi Hazret-i Üstâd da talebelerine mektupla şöyle bildirmişti. Haber Üstâd’ın hiddet ve öfkesini çok heyecana getirmişti. Mektup aynen şöyledir: “Aziz kardeşlerim! Avukatımız temyize bir istid’a yazmış. Afyon’daki kitaplarımızın tamamını müsadere eden kararname ile bana gönderdi. Ben de istid’a ve kararnameyi Ankara’daki Nurculara, bu hülâsa ile beraber malûmat gönderdim. Bir hülâsa da size gönderildi. SAİD-İ NURSİ” Ve Üstâd’ın ifadesinde geçen bedduaya niyet ettiği şekil ve bahsini ettiği “Hülasa” yazısı şöyledir.( Bnu Üstâd,çizgiile daire şeklinde çizmiştir. Hülâsa yazısı ise, bundan sonra gelen yazıdır.) “Reis Aza Aza Aza Savcı Tevik Önen Kazım kaynak Dursun ılhan Vedat Menal A. Büker Katip Katip Katip Alaaddin Fevzi Yaman Lütfi Kaynak Bunlar bu defaki müsadere kararıyla kahr duasına müstehak oldular. SAİD-İ NURSİ MAHKEME-İ KÜBRAYA şEKVA VE MÜDAFAATIN BİR HAşİYESİ OLAN PARÇANIN HÜLÂSASIDIR Size bu defa mahkeme-i temyize gönderdiğimiz, avukatın Temyiz Mahkemesine gönderdiği istid’anın suretini ve dehşetli kararnameye karşı “hülâsa”sını gönderiyoruz. Sizin tarafınızdan bu mealde, müsadere kararnamesine mukabil dindar meb’uslara dersiniz:

Mufassal Tarihçe-i Hayat 3

· · ·

AFYON MAHKEMESİNİN TE’HİRLERİ Az üstte kaydettiğimiz veçhile, Afyon mahkemesi çeşitli tarihlerde vardığı mütebayin kararlar ve bunların temyizce bozulması şeklinde devam ederken, çok sürüncemeli te’hir üstüne te’hir veriyordu. Bu te’hirlerden birisi için 24. 952’de Hazret-i Üstâd’ın İstanbul’a mahremce gönderdiği bir mektupta hiddetli şekilde bu gelen sözleri yazıyordu: (27) Emirdağ-2 Müntehap küçük dosya sıra no: 36 ve yeni Yz. Emirdağ-2, s: 53. (28) Emirdağ-2 Müntehap küçük dosya sıra no: 38. “İstanbul’a gönderdiğimiz bir pusuladır. Beray-ı malûmat size gönderiyoruz. (Mahremdir, haslara mahsustur) Aziz Sıddık kardeşlerim! 1- Kat’iyyen tahakkuk etti ki: Bize karşı zındık düşmanlarımızın tahrikatıyla ve Ankara’da bazı dinsiz masonların plânıyla mahkeme bütün kuvvetiyle Risale-i Nur’un intişarına mâni’ olmaya çalıştıklarını; ve Nurcuların da tesanüdlerini kırmak, birbirinden soğutmak hakkımızdaki en baş proğramlarıdır. Medar-ı mes’uliyet hakikat noktasında bir şeyi bulamıyorlar. Resmen savcı demiş, makamata yazmış: “Denizli beraeti bütün bütün Risale-i Nur’u parlattı ve tevsi’ ettirdi. Ona karşı susturmak ve söndürmeye çalışmak Iâzımdır” İşte bu dehşetli plânları içindir ki, iki üç günlük işi, üç sene bahanelerle uzatıyorlar. İşte ey hakiki Nur şâkirdleri! Birinci vazifeniz, bu dinsizcesine hücuma karşı bütün kuvvetinizle Nurların perde altında neşrine ve muhafazalarına, onların maksadı aksine olarak kardeşlerinizin mabeyninizde tesanüdün takviyesine çalışmaktır. En ziyade lâzım ve ehl-i imanın imanına kuvvetli bir hizmet ve bu vatanın saadetine en ehemmiyetli bir medar-ı saadet budur. 2- İstanbul’daki Zülfikâr’ı bütün tedbirinizle ve kuvvetinizle müsadereye meydan vermemek ve zâyi’ olmamak için muhafaza edip emin ellere yetiştirmektir. Çabuk cildleyiniz, hem çok ihtiyat ve tedbirle otuz kırk tane şahsıma emin bir zatla acele gönderin. 3- Bu muhakememizin te’hiri, gerçi onların plânıyla aleyhimizdedir. Fakat hakikatta Nurun hiç bir şeye alet olmadığını, hakaik-i imaniyeden başka bir maksad bulunmadığını göstermek ve ehl-i imanın tam i’timad ve kanaatlarına vesile olmak, bu tarafgirane, garazkârane seçimler zamanında kader-i ilâhi hakkımızda bu te’hire müsaade verdi. Elbaki Hüvelbaki Said-i Nursi”(29)

Mufassal Tarihçe-i Hayat 3

· · ·

Ayakkabıyla cenaze namazını kılmak caiz değildir. Meğer ki yeni alınmış ve henüz müteneccis olmamışsa. Cenaze namazını iade etmek sünnet değildir. Fakat tekrar edilmesi, yani ayrı ayrı ferd ve cemaatlar tarafından kılınması sünnettir. Zımmi olan kâfiri kefenlemek vacibdir. Hatta terekesi olmazsa, varsa Beytülmal veya Belediye gibi bir müessese tarafından, yoksa müslümanlar tarafından teçhiz masrafı karşılanacaktır. Ölmüş bir müslümanın bir uzvu bulunsa, üzerine cenaze namazı kılınacaktır. Abdurrahman bin İtab bin Esid, Cemel vak'asında vefat etmişti. Nesir kuşu onun bir elini Mekke'ye atmıştı. Müslümanlar da onu gördüler ve yüzüğünden onu tanıdılar. Bunun üzerine onun cenaze namazını kıldılar. Bu hadiseyi İmam Şafiî rivayet etmiştir. Fakat sahibi hayatta bulunan kesilmiş bir uzv'un cenaze namazı kılınmaz. Düşüğün canlı oluşu, ağlamak, sesi çıkmak, damar atmak veyahut kımıldamak gibi bir alâmet ile biliniyorsa, normal olarak yıkanıp, kefenlenir ve cenaze namazı kılınarak defnedilir. Böyle olmayıp yalnız azaları belirlenmiş ise, sadece kefenlenip toprağa verilecektir. Şayet bu düşük bir et parçası halinde ise, bir çaputa sarılıp onu defnetmek sünnettir. 4) ÖLÜYÜ DEFNETMEK İnsan mükerrem olduğundan, sair hayvanlar gibi cenazesini toprağa vermeden açıkta, yırtıcı hayvanlara bırakmak ihanet sayıldığından İslâm dini, ölünün yıkanıp kefenlendikten sonra kabre konulmasını emrediyor. Kabrin basit şekli, kokunun yayılmasını ve yırtıcı hayvanların cesedi çıkarmalarını önleyecek bir çukurun kazılmasıdır. Toprağı kazımadan ölüyü yer sathına bırakıp kokusunu çıkarmıyacak ve yırtıcı hayvanlardan korunacak şekilde üzerine toprak yığmak caiz değildir. Ekmeli ise, derinliği bir boy ve el uzatımı kadar, eni de cenazeyi kabre koyan kimsenin zahmet çekmiyeceği kadar geniş olmasıdır. Resûlüllah (S.A.V.) Uhud şehidleri hakkında şöyle buyurdu: ثُمَّ اَحْفِ&oQا وَاَوْسِعُوا وَاَعْمِقُوا وَاَحْسِنُوا "Kazın, geniş tutun ve derinleştirin." (Tirmizi rivayet etmiştir.) Hazreti Ömer (R.A.) kabrinin bir boy ve el uzatımı kadar derinleştirilmesini vasiyet etmiştir. Toprak sert ise, kabir kazıldıktan sonra kabrin kıble tarafında cenaze sığacak kadar bir yer kazılır. (buna "lahd" denilir.) ve Cenazenin yönü kıbleye doğru çevrilip kazılan yere konulur. Taşlarla veya kerpiçle kapatılır. Sa'd ibni Ebi Vakkas ölüm hastalığında demişki: اَلْحِدُوا لِى لِحْدًا وَاَنْصِبُوا عَلَىَّ اللَّبِنَ "Benim için bir lahd yapın (Kabrin kıble tarafından yer kazın) ve lahdin ağzını kerpiçlerle kapatınız." Toprak yumuşak ise sadece bir çukur kazılır, üstü taş veya kerpiçlerle kapatılır. Çünkü toprak yumuşak olduğu halde lahd kazılırsa çökmesi kuvvetle muhtemeldir. Cenaze merasiminde bulunan kimseler, dünyanın fani olduğunu, herkesin ölüme mahkûm olup dünyadan göç edeceğini düşünüp birbiriyle ahiret hakkında sohbet etmelidir. Gaflete dalarak dünyadan söz etmek, gülüp şakalaşmak doğru değildir. Cenaze merasiminde bağırıp çağırmak, yüksek sesle tekbir getirmek haramdır. Mezarlığa giderken, cenazenin önünde ve ona yakın olarak yürümek sünnettir. Defnedilecek yer çok uzak olmazsa yürüyerek gitmek daha efdaldır. Cenaze, mezarlığa götürüldüğü zaman, cenazenin başı, kendisi için hazırlanmış olan mezarın ayakları yanına konulur. Mezara konulmak istenildiğinde, öne doğru yavaş yavaş çekilir. Cenaze kadın da olsa onu kabre erkekler koyacaklardır. Bunun için en uygunu, namazda ve gusülde olduğu gibi asabelerdir. (Baba tarafından akraba olanlar), Ebu Talhanın Ümmü Külsüm adlı kızı vefat ettiğinde, defin zamanı gelince Resûlüllah (S.A.V.) Ebu Talha'ya kabre inmesini emretti. (Buhari) Yalnız, vefat eden kadının kocası varsa, kocasının onu kabre koyması daha iyidir. Yoksa mahrem olan asabe, bunlar

Şafii İlmihali ·4) ÖLÜYÜ DEFNETMEK

Sıffîn, Hakem ve Haricîler - Hz. Ali ↔ Hz. Muâviye; Mârikîn ve Hadîs-i Gaybî 14 مقطع

HADİS, HABER VE ESERLER BÖLÜMÜ 495 vereceğiz: Mecma-uz Zevaid 7/234 (Müsned-i Bezzar'dan nakil); El-Feth-ül Bari Şerh-i Sahih-i Buhari 13/45; El-Metalib-ül Afiye 4/294, İbn-i Ehi Şeybe'den nakil; El- Kamil Fid-Duafa' - İbn-i Ady 4/1627 zabıt şektt: 2 (JF&" , '3,5J1USU UG U3, G1[81.U CU'8" " " ur ± us''? -Uf 3 ''o « Meali (tkinci hadisin): "Onun sağında ve solunda birçok kimseler katledile- cektir." *** 235/24- (Üstteki hadis ve hadisenin devamı orako"3,)1US5 GE>55, Risalede yeri: Mektubat sh: 98 Me'hazler: Sahih-i İbn-i Hibban 8/258; Müstedrek-ül Hakim 3/120 (bizzat Hazret-i .Aişe'den nakil ve Zehebi de sıhhatini kabul etmiş); Cem'-ül Fevaid 2/719; El-Musannef - San'ani 2/365 (bunu Elbani bile sahih hadislerden saymış. Bak: Silsilet-ül Ehadis-i Sabiha hadis no: 475); Şerh-üş Şifa - Aliyy-ül Kari 1/687; Delail-ün Nübüvve - Beyhaki 6/410; El-Musannef - İbn-i Ebi Şeybe 15/260; El-Kamil Fid-Duafa' - İbn-i Ady 4/1627 Zabıt şekli: İbn-i Hibban'ın hadisi: (Arabçasını vermeden mealini veriyo- ruz.) Hazret-i Aişe Cemcl Vak'ası öncesinde geceleyin Beni-Amir'in suları yanından geçerken, köpek seslerini duydu. Sordu, "Burası hangi sudur?" "Hav'eb suyudur" dediler. Bunu duyan Hazret-i Aişe, "Hemen dönmeliyim'' dedi. Fakat beraberindekiler: "Yarın müs1ümanlar seni görünce belki gelir, se- ninle müsalaha eder" dediler. Lakin yine de Hnzret-i Aişe (R.A.): "Ben hemen dönmeliyim, çünki ResuJu1lah 1tan bizzat işittim, diyordu: 53J US Uf US, II [8Tu (as Yani: "Keyke bilseydim, han- , ., " ginize Hav'eb Sularının köpekleri havlayacak." 236/25- «Hazret-i Ali'ye (R.A.): "Senin sakalını senin başının kanıyla slattıracak bir adam"ı ihbar etmiştir. Hazref-i Ali o adamı tanırmış. O da, Ab- durrahman bin Mülcem-ul Harici'dir.» Risalede yeri: Mcktubat sh: 98 Me'hazler: (Hazret-i Ali'nin (R.A.) kendi katilı cılan Abdurrahman bin Mül- cem-ul Harici'yi daha önceden tanımış olması ve Kader-i İlahi'ye boyun egıp beklemesi hususu do, vereceğimiz nynı ıne'huzlcrin ıçt•risindt• mcvcuddur.)

Risale-i Nur'un Kudsi Kaynakları ·Sayfa 495

· · ·

HADİS, HABER VE ESERLER BÖLÜMÜ 519 rinden kaldıramamış." Yine başka bir rivayette: "Yetmiş kişi kaldıramamış" diye nakledilmiş. " (Not: Bu ikinci kısım rivayetlerin bazılarının senedlerinde za'fiyet varsa da, mühim değil. Çünki hadis usulü kaidelerinden birisi budur ki: Bir çok zaifler yanyana gelseler kuvvetlenirler. Nitekim bu mes'elede imam-ı Suyuti ve Keşf- ül Hafa sahibi Achini gibi çok muhaddisler, bu görüşü paylaşmışlardır.) k sj: s[ 272/61- «Hem ferman etmiş ki: 5I s>> 3ti [Jz SfaÜı,si 5 Risalede yeri: Mektubat sh: 107 Me'hazler: Sahih-i Müslim 4/22214; Sahih-i İbn-i Hibban 8/259; Şerh-üs Sünne - Begavi 10/229, 15/38; Delail-ün Nübüvve - Beyhaki 6/218; Mecma-uz Zevaid 8/224; Müsned-ül Humeydi 4/749, hadis no: 110; Eş-Şifa - Kadı lyaz 1/344; Şerh-üş Şifa - Aliyy-ül Kari 1/704; Ramuz-ül Ehadis sb: 476 Buhari, Müslim, İbn-i Mende, Ebu Davud ve Nesai'den nakil; Müsned-ül Bezzar hadis no: 1031; En-Nihaye - İbn-i Kesir 1/36 ve hakeza sahihin sahihi ... Zabıt şekli: Sahih-i Müslim'in hadisi: EV [5 f2Un,,s5 .Geg) 4I,3 J0 (>») i»o Meali: Ebu Hüreyre'den, Resulullah ferman etmiş ki: "Kıyamet kopmaya- caktır, ta ki müslümanlardan iki ordu, yahud iki büyük cemaat birbiriyle har- betmeyinceye kadar ... O harb büyük bir harb olacnk, halbuki her iki tarafın davası da bir olacaktır." *** 273/62- «Hem ferman etmiş ki: İl_aUI fiaI {[ai (U- SI Hazret-i «ve Ammar (R.A.) Sıffin'de şehid düştü. Hazret-i Ali (R.A.) onu; Muaviye'nin taraftarlarının bagi olduklarına hüccet gösterdi. Muaviye te'vil etti, Amr bin As: "Bagi yalııız onun katilleridir, umumumuz değildir" dedi.» (Bu hadis mütevatirdir. Bak: Nazm-ül Mütenasir Fil-Hadis-il Mütevatir sh: 126) Risalede yeri: Mektubat sh: 108 Me'hazler: Sahih-i Buhari 1/122; İbn-i Hibban 8/260, 9/105; Müstedrek-ül Hakim 2/155, 3/191, 386 ve 397; Şerh-üs Sünne - Begavi 14/154; EI-Feth-ül Kebir 2/9 ve 35; Cem'-ül Fevaid 2/537, 538 ve 539; Mecma-uz Zovaid 4/304 ve 2/720; Kenz-ül Ummal 11/367; Tirmizi hadis no: 800; Delail-ün Nübüvve -

Risale-i Nur'un Kudsi Kaynakları ·Sayfa 519

· · ·



767- «Hazret-i Ali (RA.)'ın hilafeti zamanında bir yahudi ile mahkemede be- raber oturmaları • • , b Risalede yeri: Os. Lem'alar sh: 559; Tarihçe-i Hayat sh: 228; Asar-ı Bedi- iye sh: 432 Me'hazler: Tarih-ül Hülefa - Suyuti sh: 184; İs'af-ür Ragibin sh: 184 Zabıt şekli: Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) Sıffin Harbine gideceği sırada, ken- disine ait bir zırhını arayıpta bulamadı. Sonra, harbten döndüğünde, onu bir yahudinin üstünde görür. İmam-ı Ali (R.A.) o yahudiye dedi: "Bu zırh benim- dir, onu ben ne sattım, ne de kimseye hediye ettim." Yahudi ise, ısrarla: "Zırh benimdir ve şimdi benim elimdedir" dedi. Hazret-i Ali (R.A.) dedi: "Madem öyle diyorsun, mahkemeye gidelim." Ve mahkemeye giderler. Kadı Şureyh'in önünde muhakeme oldular. Mahkemenin kararı Yahudinin lehine çıktı. Yahudi dedi: "Mü'minlerin Emiri olan Ali, beni kendisine bağlı olan kadısına götürdüğü halde, mahkeme onun aleyhinde hüküm verdi. Öyle ise, bu din haktır." dedi ve müslüman oldu. *** 768- Dünyada dinsiz bir millet yaşamaz... Risalede yeri: Osmanlıca Lem'alar sh: 564 ve daha Nurun sair Müdafaa ve Risalelerinde bu manadaki yerler... Me'hazler: Emsal-i Hazret-i Ali sh: 25; Müntehabat Min Kelam-i Emir-il Mü'minin İmam-ı Ali sh: 98 zabıt sotatt:({a U {5G LA8 32.uy (11 (GJu 'UJi GU? · • Meali: Mülk ve devletin sebatı ancak adalet ile mümkündür. Mülk ve dev- let ancak din ile beka bulur .. ve din, ancak devlet ile kuvvetlenir. :* s * 789- «Mazi zannedilen zaman ise, istikbale inkılab etmiş ve hakiki istikbal odur ve oraya gideceğiz.» Risalede yeri: Osmanlıca Lem'alar sh: 570 Me'hazler: Ez-Zühd - İbn-ül Mübarek 1/86 Meali: "Dünya, göç edip geri gerisine gidiyor. Ahiret ise, istikbalden

Risale-i Nur'un Kudsi Kaynakları ·Sayfa 774

· · ·



Mealleri: (Risaledeki hadisin meali) "Mu'min daima musibetli ve belalıdır." Yahut "Mü'min, daima mübteladır. Yani imtihana tabi'dir." Ve üçüncü hadisin meali: "Cenab-ı Allah, mü'min kulunu ibtilaya tabi' tutar: yani hasta eder, musibet verir.. ta ki, onun bütün günahlarını ondan gidersin." *** 969- Musibetlerde ehl-i imanın zayi' olan malları sadaka olduğu.. ue ölüm- leri de şehitlik sayıldığı... Risalede yeri: Emirdağ-I sh: 175 ve Sözler'de Ondördüncü Söz'ün Zeyli olan Zelzele bahsi. Me'hazler: (Not: Aynı bu lafızlarla muayyen ve müşahhas bir badis-i şerif bulunamadı ise de, bazı ayet ve hadislerin manalarından alınmış doğru ve ha- kikatlı bir hüküm olabilir. Bu mes'ele 289 ve 756 numaralı bölümlerde kayıtlı, taun ve beş çeşit şehitlik hakkındaki hadislerin tamamı bu mes'elenin de me'hazleri olabilirler. Çünki: Şam'da bir taunun çıkacağı hakkındaki hadis-i şerifte, aynı zamanda ölenlerin şehid olacağı ve zayi' olan mallarının sadaka hükmünde kaydedileceği açıkça beyan edilmiştir. Ayrıca beş çeşit şehitlik hakkında varid olmuş hadis-i şerifler, suda boğulmak, yıkılan duvann altında ölmek> ateşte yanmak gibi durumlar, aynı zamanda külli olan bazı zelzele ve fırtına, taun ve veba gibi istilacı musibetlerde elbette ki hükmü daha cari ve daha küllidir.) k * * 97o- t-11'1$3 6UIIUI , , , Risalede yeri: Emirdağ-I sh: 206, 210 Me'hazler: El-Yevakit Ve-l Cevahir - Şa'rani 2/69; Şerh-ü Cevheret-üt Tevhid - Bacuri sh: 334; Cami'-u Beyan-il İlm - İbn-i Abd-il Berr 2/114 Zabıt şekli: Bu kelam, Ömer bin Abdülaziz-i Emevi'nin sözüdür. Çünki una sorulmuş: "Sıffin Harbi hakkında ne diyorsun?" Demiş U Gy glJl{1U,1 S .s4 fa [rUs .G, [I .,,. ; .,,. ; , .,,. ,, .,,. veya UF"J1 U 4.a53 S3 ,US,S &i, IDIb •C, ad> , , , ..,. ., Yani: "O akan kanlar öyle bir hadisedir ki, Cenab-ı Allah benim elimi ona bulaştırmadı. Şimdi ben bu zamanda lisanımı onunla bulaştırmak istemiyo-

Risale-i Nur'un Kudsi Kaynakları ·Sayfa 878

· · ·



koymuş olsak şöyle olur: Evvela: Beş vakıt namazlardan sonra okuduğu dua, zikir ve tcsbihleri.. ve bunlarla beraber tilavet ettiği bazı Kur'an Sureleri hakkında varid olmuş olan bazı hadis-i şeriflerin me'hazlerini verdikten sonra, sair dua ve virdlerinin de me'hazlerini vermeye çalışacağız. 1058/13- Beş uakit namazlardan sonra, otuz üçer defa okunması sünnet olan tesbih, tahmid, tekbir ue tehlili hiç terketmeden okuması... Bazı me'hazler: Bu kitabın 951 no.lu bölümünde bu mes'ele ile alakadar bazı hadis me'hazleri verilmiş olmakla beraber, zaid olarak yine bazı kitabların isimlerini veriyoruz: Evvela bir çok me'hazler için, Miftah-u Künüz-is Sünne sh: 96'ya bakıla- bilineceği gibi, Şerh-üs Sünne - Begavi 3/228; Cem'-ül Fevaid 1/601; Mişkat-ül Masabih 1/307 hadis no: 973; El-Feth-ül Kebir 1/261; Müsned-i Ahmed 5/184 ve 190 Müstedrek-ül Hakim 1/253; Nesai 1/198 Hadislerin zabtedildiği şekillerinden bir iki tanesi: Meali: Hadisin ravisi sahabi-i meşhur Zeyd bin Sabit (R.A.) demiş ki: "Biz ResululJah tarafından, bütün namazların arkasında tesbih ve tekbir ve tahmid ve tehlil çekmemize emrolunduk." Hazret-i İmam-ı Ali de (R.A.) Cem'-ül Fevaid eserinin nakline göre; ha- yatında namazın arkasındaki tesbihatı hiç bir vakit terketmediğini, ancak Sıffin Harbi gecesinde, bir-iki namazın arkasındaki tesbihleri -zaruret halinde kaldığı için- terkettiğini kaydetmiştir. Namazın arkasında otuzüçer kere tesbih, tahmid, tekbir ve tehlil hakkında pek çok hadis-i şerifler vardır. Burada bütün bu me'hazleri sıralayabilirdik. Ancak bu babda hem tekrar, hem de malumu i'lam kabilinden olacağı için ha- vale edildi. 1059/14- Sabah ve akşam farz namazlarından sonra, (Hanefi mezhebinde akşam sünneti farzından hemen sonra kılınması daha evla olduğundan, onun sünnetinden sonra) onar kere:

Risale-i Nur'un Kudsi Kaynakları ·Sayfa 916

· · ·

CİFİR VE EBCED BÖLÜMÜ 957 Yine bu kabilden olarak; Zafer Mecmuası, sene: 1989, sayı: 155, sh: 7'de, Arif Nihat Asya'nın makalesinde şu gelecek iki mühim tarih düşürme husu- sunu kaydetmiş: 1- Türkçe Mevlid yazan meşhur Süleyman Çelebi Hazretleri: "Ol Rebi'ül Evvel ayın nicesi, onikinci gece isneyn gecesi" beytinde Resulullah'rn doğum tarihinin bulunduğunu .. ve beytin birinci mısra'ı olan "Ol Rebi'ül Evvel ayın nicesi" cümlesinin Ebced hesabıyla 546 yaptığım ve ikinci mısra'daki "İsneyn" kelimesinin Türkçe karşılığı 2 rakamıru, beytteki "Oniki" kelimesiyle çarpması neticesinde 24 ettiğini ve bu da 546'ya ilave olunduğunda, 570 tarihini gös- terdiğini yazmıştır. 2- Mevlana Cami Hazretleri Konya'da bulunduğu bir sırada, Mevlana Cela- leddin-i Rumi hakkında Farsça olarak: ss+• 4i6 ot," s{ : se s' osu,s {I beytlerinden Mevlana'nın » s hem doğumu olan Hicri 604, hem de vefatı olan 672'yi Ebced hesabıyla gizlediğini yazmaktadır. Bunun izahı ve tahlili, Zafer !\1ecmuası·nın mezkur sayısındadır. Şimdi ahirzamanda gelecek olan Mehdi'nin zuhuru hakkında ve bu arada başka bazı mühim hadiselere bakan mes'elelerde, Ebced ve Cifu ile yapılmış bazı istihraclardan bir kaç nümüneyi arzedelim: 1- Ahmed Zeyni Dahlan, El-Fütuhat-ul İslamiye eseri 2/296'da a _L iud (Sebe' Suresi ayet: 15) olan ayetinin bu cümlesinden İstanbul'un fetih tarihi olan Hicri 857 adedini çıkaranJarm olduğunu kaydetmiştir. <• 1 2- Üst taraflarda da kaydedilmiş olan, Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.Yın '-4" _,< kelimesinden Sıffin Harbi'nin çıkış tarihini çıkarmıştır. (Bak: Tefsir-i Ruh-ul Maani - El-Elusi 1/102) 3- Et-Tabakat-ı Kübra - Şa'rani, kenarında sh: 5'de Hazret-i Mehdi'nin 1200 Hicri asırda zuhur edeceğini yazmıştır. 4- Nur-ul Ebsar kitabı kenarında tab' edilmiş İs'at-ur Ragibin eseri sh: 154'de İmam-ı Şa'rani'dcn naklen Mchdi'nin Hicri 1255'dc doğucnğım yazmıştır.. ki bu tarih, Hicri-i Şemsi hesabının karşılığında Hicri-i Kemerice olsa 1294 eder. 5- Yine Ahmed Zeyni Dahlan El-Fütühat-ul İslamiye eseri 2/296'da Şeyh (*) Bu hüdiseyı Elmalılı Ahmed Hamdı Hoca uda, Tetsırımın $956 sahifesinde Mevlana Canu'den naklederek kaydetmiş. Yani, İstanbul'un fethinden ünce Mevtana Camı Konyu'ya geldiği sır@d.ı, hu keşh kendisi o ayetten bulmuştur diyor

Risale-i Nur'un Kudsi Kaynakları ·Sayfa 957

· · ·

Fakat mürûr-u zamanla İslâmiyetler’i zaîf muhtelif akvâm hayat-ı ictimâiye-i İslâmiyeye girdikleri için, adâlet-i mahza nın tatbîkātı çok müşkil olduğundan, ehvenüşşerri ihtiyâr denilen adâlet-i nisbiye esası üzerine ictihâd ettiler. Münâkaşa-i ictihâdiye siyâsete girdiği için muhârebeyi intâc etmiştir. Madem sırf lillâh için ve İslâmiyet’in menâfii için ictihâd edilmiş. Ve ictihâddan muhârebe tevellüd etmiş. Elbette hem kātil, hem maktûl, ikisi de ehl-i cennettir. İkisi de ehl-i sevâbdır, diyebiliriz. Her ne kadar Hazret-i Alî’nin (ra) ictihâdı musîb ; ve mukābilindekilerin hata ise de, yine azaba müstehak değiller. Çünkü ictihâd eden hakkı bulsa, iki sevab var. Bulmazsa, bir nevi‘ ibâdet olan ictihâd sevabı olarak bir sevab alır. Hatasından ma‘zurdur. Bizde gayet meşhur ve sözü huccet bir zât-ı muhakkik Kürdce demiş ki: ژِشَرِّ صَحَابَانْ مَكَه قَالُ و ق۪يلْ لَوْرَا جَنَّت۪ينَ قَاتِلُ هَمْ قَت۪يلْ Yani Sahâbelerin muhârebesinde kîl u kāl etme. Çünkü hem kātil ve hem maktûl, ikisi de ehl-i cennettirler. Adâlet-i mahza ile adâlet-i izâfiye nin îzâhı şudur ki: اَنَّهُ مَنْ قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْسٍ... فَكَاَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَم۪يعًا -ilâ âhirihî- âyetin ma‘nâ-yı işârî siyle, bir ma‘sûmun hakkı, bütün halk için dahi ibtâl edilmez. Bir ferd dahi umumun selâmeti için fedâ edilmez. Cenâb-ı Hakk’ın nazar-ı merhametinde hak haktır. Küçüğüne büyüğüne bakılmaz. Küçük, büyük için ibtâl edilmez. Bir cemâatin selâmet i için, bir ferdin rızâsı bulunmadan, hayatı ve hakkı fedâ edilmez. Hamiyet nâmına rızâsı ile olsa, o başka mes’eledir. Adâlet-i izâfiye ise, küll ün selâmet i için cüz’ ü fedâ eder. Cemâat için ferdin hakkını nazar a almaz. ‘Ehvenüşşer’ diye bir nevi‘ adâlet-i izâfiyeyi yapmaya çalışır. Fakat adâlet-i mahza kābil-i tatbîk ise, adâlet-i izâfiyeye gidilmez. Gidilse zulümdür. İşte İmâm-ı Alî radıyallâhü anh, adâlet-i mahzayı Şeyhayn zamanındaki gibi kābil-i tatbîk tir deyip, hilâfet-i İslâmiye yi o esas üzerine bina ediyordu. Mukābilleri ve muârızları ise, kābil-i tatbîk değil, çok müşkilâtı var diye, adâlet-i izâfiye üzerine ictihâd etmişler. Tarihin gösterdiği sâir esbâb ise, hakîkî sebeb değiller, bahanelerdir. Eğer desen: “Hilâfet-i İslâmiye noktasında İmâm-ı Alî’nin (ra) fevk alâde iktidarı, hârikulâde zekâsı ve yüksek liyâkat iyle beraber, selef lerine nisbeten muvaffakiyet sizliği nedendir?” Elcevab: O mübârek zât, siyâset ve saltanattan ziyâde, daha çok mühim başka vazîfelere lâyık idi. Eğer tam muvaffakiyet -i siyâsiye ve tamam saltanat olsa idi, şâh-ı velâyet ünvân-ı mâ‘nidâr ını bihakkın kazanamayacaktı. Halbuki zâhirî ve siyâsî hilâfetin pek çok fevk ınde ma‘nevî bir saltanat kazandı. Ve üstâd-ı küll hükmüne geçti. Hatta kıyâmete kadar saltanat-ı ma‘nevîsi bâkî kaldı. Ama Hazret-i İmam-ı Alî’nin (ra) Vak‘a-i Sıffîn’de Hazret-i Muâviye’nin (ra) tarafdârları ile muhârebe si ise, hilâfet ve saltanatın muhârebe sidir. Yani Hazret-i İmâm-ı Alî, (ra) ahkâm-ı dîni ve hakāik-i İslâmiyeyi ve âhireti esas tutup, saltanatın bir kısım kanunlarını ve siyâsetin merhametsiz mukteziyât larını onlara fedâ ediyordu. Hazret-i Muâviye (ra) ve tarafdârları ise, hayat-ı ictimâiye-i İslâmiye yi saltanat siyâsetleriyle takviye etmek için azîmet i bırakıp ruhsat ı iltizâm ettiler. Siyâset âleminde kendilerini mecbûr zannedip ruhsat ı tercîh ettiler. Hataya düştüler. Ama Hazret-i Hasan (ra) ve Hüseyin’in (ra) Emevîler’e karşı mücâdeleleri ise, din ve milliyet muhârebesi idi. Yani Emevîler, devlet-i İslâmiyeyi Arab milliyeti üzerine istinâd ettirip, râbıta-i İslâmiyet i râbıta-i milliyet ten geri bıraktıklarından, iki cihetle zarar verdiler. Birisi, milel-i sâire yi rencide ederek tevhîş ettiler.

Mektubat ·1929 ·On Besinci Mektub

· · ·

يُقْتَلُ عُثْمَانُ وَهُوَ يَقْرَأُ الْمُصْحَفَ وَاِنَّ اللّٰهَ عَسٰٓي اَنْ يُلْبِسَهُ قَم۪يصًا وَاِنَّهُمْ يُر۪يدُونَ خَلْعَهُ deyip, Hazret-i Osmân halîfe olacağını ve hal‘ i istenileceğini ve mazlum olarak Kur’ân okurken katledileceğini haber vermiş, haber verdiği gibi çıkmış. Hem nakl-i sahîh-i kat‘î ile hacâmat edip mübârek kanını Abdullâh ibn-i Zübeyr teberrüken şerbet gibi içtiği zaman ferman etmiş: وَيْلٌ لِلنَّاسِ مِنْكَ وَوَيْلٌ لَكَ مِنَ النَّاسِ deyip, hârika bir şecâat le ümmetin başına geçeceğini ve müdhiş hücumlara ma‘rûz kalacaklarını; ve insanlar onun yüzünden dehşetli hâdiselere giriftâr olacaklarını haber vermiş. (2) Haber verdiği gibi çıkmış. Abdullâh ibn-i Zübeyr, Emevîler zamanında hilâfetini Mekke’de i‘lân ederek kahramanâne çok müsâdeme etmiş. Nihâyet Haccâc-ı Zâlim büyük bir ordu ile üzerine hücum ederek, şiddetli müsâdeme den sonra o kahramân-ı âlîşân şehîd edilmiş. Hem nakl-i sahîh-i kat‘î ile Emeviye devletinin zuhûr unu ve onların padişahlarının çoğu zâlim olacağını ve içlerinde Yezîd ve Velîd bulunacağını (3) ve Hazret-i Muâviye ümmetin başına geçeceğini وَاِذَا مَلَكْتَ فَاَسْجِحْ ferman ıyla rıfk ve adâleti tavsiye etmiş. (5) Ve Emeviye’den sonra يَخْرُجُ وَلَدُ الْعَبَّاسِ بِالرَّايَاتِ السُّودِ وَيَمْلِكُونَ اَضْعَافَ مَا مَلَكُوا deyip, devlet-i Abbâsiyenin zuhûr unu ve uzun müddet devam edeceğini haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış. Hem nakl-i sahîh-i kat‘î ile ferman etmiş: وَيْلٌ لِلْعَرَبِ مِن شَرٍّ قَدِ اقْتَرَبَ deyip, Cengiz ve Hülâgû’nun dehşetli fitne lerini ve Arab Devlet-i Abbâsiyesini mahvedeceklerini haber vermiş. (8) Haber verdiği gibi çıkmış. Hem nakl-i sahîh-i kat‘î ile Sa‘d ibn-i Ebî Vakkās gayet ağır hasta iken, ona ferman etmiş: لَعَلَّكَ تُخَلَّفُ حَتّٰي يَنْتَفِعَ بِكَ اَقْوَامٌ وَيَسْتَضِرَّ بِكَ اٰخَرُونَ deyip, ileride büyük bir kumandan olacağını, çok fütûhât yapacağını, çok milletler ve kavimler ondan menfaat görüp, yani İslâm olup ve çoklar zarar görecek, yani devletleri onun eliyle harâb olacağını haber vermiş. (10) Haber verdiği gibi çıkmış. Hazret-i Sa‘d ordu-yu İslâm başına geçti. Devlet-i Îrâniyeyi zîr u zeber etti. Çok kavimlerin dâire-i İslâma ve hidâyet e girmelerine sebeb oldu. Hem nakl-i sahîh-i kat‘î ile îmâna gelen Habeş Meliki olan Necâşî hicretin yedinci senesinde vefat ettiği gün, ashâbına haber vermiş. Hatta cenaze namazını kılmış. Bir hafta sonra cevab geldi ki, aynı günde vefat etmiş. (11) Hem nakl-i sahîh-i kat‘î ile Cihâr-ı Yâr-ı Güzîn ile beraber Uhud veya Hira Dağı’nın başında iken dağ titredi, zelzele lendi. Dağa ferman etti ki: اُثْبُتْ فَاِنَّمَا عَلَيْكَ نَبِيٌّ وَصِدّ۪يقٌ وَشَه۪يدٌ deyip, Hazret-i Ömer ve Osman ve Ali’nin şehîd olacaklarını haber vermiş. (13) Haber verdiği gibi çıkmış. Şimdi ey bedbaht , kalbsiz, bîçâre adam! “Muhammed-i Arabî (asm) akıllı bir adam idi” diye, o şems-i hakîkat e karşı gözünü yuman bîçâre insan! On beş envâ‘-ı külliye-i mu‘cizât ından birtek nevi‘ olan umûr-u gaybiye den, on beş ve belki yüz kısmından bir kısmını işittin. Ma‘nevî tevâtür derecesinde kat‘î bir kısmını duydun. Şu ihbâr-ı gayb kısmının yüzden birisini akıl gözüyle gören bir zâta ‘dâhî-i a‘zam’ denilir ki, firâset iyle istikbâl i keşfediyor. Binâenaleyh , senin gibi haydi dehâ desek, yüz dâhî-i a‘zam derecesinde bir dehâ-yı kudsiye yi taşıyan bir adam yanlış görür mü? Yanlış haber vermeye tenezzül eder mi? Böyle yüz derece bir dehâ-yı a‘zam sâhibinin saadet-i dâreyn e dâir sözlerini dinlememek, elbette yüz derece dîvâne liğin alâmet idir. Altıncı Nükteli İşaret: Nakl-i sahîh-i kat‘î ile Hazret-i Fâtıma’ya

Zülfikâr ·On Dokuzuncu Mektub

· · ·



Binâenaleyh , senin gibi haydi dehâ desek, yüz dâhî-i a‘zam derecesinde bir dehâ-yı kudsiye yi taşıyan bir adam yanlış görür mü? Yanlış haber vermeye tenezzül eder mi? Böyle yüz derece bir dehâ-yı a‘zam sâhibinin saadet-i dâreyn e dâir sözlerini dinlememek, elbette yüz derece dîvâne liğin alâmet idir. Altıncı Nükteli İşaret: Nakl-i sahîh-i kat‘î ile Hazret-i Fâtıma’ya (ra) ferman etmiş ki: اَنْتِ اَوَّلُ اَهْلِ بَيْت۪ي لُحُوقًا ب۪ي deyip, “Âl-i Beytimden herkesten evvel vefat edip bana iltihâk edeceksin” diye söylemiş. (1) Altı ay sonra haber verdiği gibi aynen zuhûr etmiş. Hem Ebû Zer’e ferman etmiş: سَتُخْرَجُ مِنْ هُنَا وَتَع۪يشُ وَحْدَكَ وَتَمُوتُ وَحْدَكَ deyip, Medine’den nefyedilip, yalnız hayat geçirip, yalnız bir sahrâda vefat edeceğini haber vermiş. Yirmi sene sonra haber verdiği gibi çıkmış. Hem Enes ibn-i Mâlik’in halası olan Ümm-ü Harâm hânesinde uykudan kalkmış, tebessüm edip ferman etmiş: رَاَيْتُ اُمَّت۪ي يَغْزُونَ فِي الْبَحْرِ كَالْمُلُوكِ عَلَي الْاَسِرَّةِ Ümm-ü Harâm niyâz etmiş: “Duâ ediniz, ben de onlarla beraber olayım.” Ferman etmiş: “Beraber olacaksın.” (4) Kırk sene sonra zevci olan Ubâde ibn-i Sâmit refâkat iyle Kıbrıs’ın fethine gitmiş. Kıbrıs’da vefat edip, mezarı ziyaretgâh olmuş. Haber verdiği gibi aynen zuhûr etmiş. Hem nakl-i sahîh ile ferman etmiş ki: يَخْرُجُ مِنْ ثَق۪يفٍ كَذَّابٌ وَمُب۪يرٌ yani “Sakîf Kabîlesi’nden biri da‘vâ-yı nübüvvet edecek. Ve biri hunhar zâlim zuhûr edecek” deyip, nübüvvet da‘vâ eden meşhur Muhtar’ı ve yüz bin adam öldüren Haccâc-ı Zâlim’i haber vermiş. (5) Hem nakl-i sahîh-i kat‘î ile سَتُفْتَحُ الْقُسْطَنْط۪ينِيَّةُ فَنِعْمَ الْاَم۪يرُ اَم۪يرُهَا وَنِعْمَ الْجَيْشُ جَيْشُهَا deyip, İstanbul’un İslâm eliyle fetholacağını ve Hazret-i Sultân Mehmed Fâtih’i, yüksek bir mertebe sâhibi olduğunu haber vermiş, (7) haber verdiği gibi zuhûr etmiş. Hem nakl-i sahîh-i kat‘î ile ferman etmiş ki: اِنَّ الدّ۪ينَ لَوْ كَانَ مَنُوطًا بِالثُّرَيَّا لَنَا لَهُ رِجَالٌ مِنْ اَبْنَٓاءِ فَارِسَ deyip, başta Ebû Hanîfe olarak, İran’ın emsâl siz bir sûrette yetiştirdiği ulemâ ve evliyâya işaret ediyor, haber veriyor. Hem ferman etmiş ki: عَالِمُ قُرَيْشٍ يَمْلَاُ طِبَاقَ الْاَرْضِ عِلْمًا deyip, İmâm-ı Şâfiî’ye işaret edip, haber veriyor. Hem nakl-i sahîh-i kat‘î ile ferman etmiş ki: سَتَفْتَرِقُ اُمَّت۪ي ثَلٰثًا وَسَبْع۪ينَ فِرْقَةً اَلنَّاجِيَةُ وَاحِدَةٌ مِنْهَا ق۪يلَ مَنْ هُمْ قَالَ مَٓا اَنَا عَلَيْهِ وَاَصْحَاب۪ي deyip, ümmeti yetmiş üç fırka ya inkısâm edeceğini ve içinde fırka-i nâciye-i kâmile ehl-i sünnet ve cemâat olduğunu haber veriyor. Hem ferman etmiş ki: اَلْقَدَرِيَّةُ مَجُوسُ هٰذِهِ الْاُمَّةِ deyip, çok şu‘belere inkısâm eden ve kaderi inkâr eden ‘Kaderiye’ tâifesini haber vermiş. Hem çok şu‘belere inkısâm eden ‘Râfızîleri’ haber vermiş. Hem nakl-i sahîh ile İmâm-ı Alî’ye (ra) demiş: “Sende Hazret-i Îsâ (as) gibi iki kısım insan helâket e gider. Birisi ifrât-ı muhabbet , diğeri ifrât-ı adâvet ile. (3) Hazret-i Îsâ’ya, Nasrânî, muhabbetinden hadd-i meşrû‘dan tecâvüz ile, hâşâ ‘İbnullâh’ dediler. Yahûdî, adâvetinden çok tecâvüz ettiler. Nübüvvet ini ve kemâlini inkâr ettiler. Senin hakkında da bir kısım, hadd-i meşrû‘dan tecâvüz edecek, muhabbetten helâket e gidecektir.” لَهُمْ نَبْزٌ يُقَالُ لَهُمُ الرَّافِضَةُ demiş. “Bir kısmı, senin adâvetinden çok ileri gidecekler. Onlar da Havâric 'dir. Ve Emevîlerin müfrit bir kısım tarafdârlarıdır ki, onlara ‘Nâsibe’ denilir.” Eğer denilse: “Âl-i Beyt’e muhabbeti Kur’ân emrediyor. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm çok teşvîk etmiş. O muhabbet, Şîa lar için belki bir özür teşkîl eder. Çünkü

Zülfikâr ·On Dokuzuncu Mektub

· · ·



“Bir kısmı, senin adâvetinden çok ileri gidecekler. Onlar da Havâric 'dir. Ve Emevîlerin müfrit bir kısım tarafdârlarıdır ki, onlara ‘Nâsibe’ denilir.” Eğer denilse: “Âl-i Beyt’e muhabbeti Kur’ân emrediyor. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm çok teşvîk etmiş. O muhabbet, Şîa lar için belki bir özür teşkîl eder. Çünkü ehl-i muhabbet bir derece ehl-i sekir dir. Ne için Şîa lar, hususan Râfızî ler, o muhabbetten istifâde etmiyorlar? Belki işâret-i Nebeviye ile o fart-ı muhabbet te mahkûmdurlar?” Elcevab: Muhabbet iki kısımdır. Biri, ma‘nâ-yı harfi ile, yani Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hesabına, Cenâb-ı Hakk nâmına, Hazret-i Alî ile Hasan ve Hüseyin ve Âl-i Beyt’i sevmektir. Şu muhabbet, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın muhabbetini ziyâdeleştirir. Cenâb-ı Hakk’ın muhabbetine vesîle olur. Şu muhabbet meşrû‘dur. İfrâtı zarar vermez, tecâvüz etmez. Başkalarının zem mini ve adâvetini iktizâ etmez. İkincisi, ma‘nâ-yı ismi yle muhabbettir. Yani bizzât onları sever. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ı düşünmeden Hazret-i Alî’nin kahramanlıklarını ve kemâlini ve Hazret-i Hasan ve Hüseyin’in yüksek fazîlet lerini düşünüp sever. Hatta Allah’ı bilmese de, Peygamber’i (asm) tanımasa da, yine onları sever. Bu sevmek, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın muhabbetine ve Cenâb-ı Hakk’ın muhabbetine sebebiyet vermez. Hem ifrât olsa, başkaların zem mini ve adâvetini iktizâ eder. İşte işâret-i Nebeviye ile, Hazret-i Alî hakkında ziyâde muhabbetlerinden, Hazret-i Ebû Bekri’s-Sıddîk ile Hazret-i Ömer’den teberrî ettiklerinden, hasâret e düşmüşler. Ve o menfî muhabbet, sebeb-i hasâret tir. Hem nakl-i sahîh ile ferman etmiş ki: اِذَا مَشَوُا الْمُطَيْطَٓاءُ وَخَدَمَتْهُمْ بَنَاتُ فَارِسَ وَالرُّومِ رَدَّ اللّٰهُ بَاْسَهُمْ بَيْنَهُمْ وَسَلَّطَ شِرَارَهُمْ عَلٰي خِيَارِهِمْ deyip, “Ne vakit size Fars ve Rum kızları hizmet etti; o vakit belânız, fitneniz içinize girecek. Harbiniz dâhilî olacak. Şerîr leriniz başa geçip, hayırlılar ve iyilerinize musallat olacaklar!” haber vermiş. (1) Otuz sene sonra haber verdiği gibi çıkmış. Hem nakl-i sahîh-i kat‘î ile ferman etmiş ki: وَتُفْتَحُ خَيْبَرُ عَلٰي يَدَيْ عَلِيٍّ deyip, “Hayber kal‘asının fethi Ali’nin eli ile olacak.” Me’mûl ün pek fevk ınde, ikinci gün bir mu‘cize-i Nebeviye olarak Hayber Kal‘asının kapısını Hazret-i Alî çekip kalkan gibi isti‘mâl ederek fethe muvaffak olduktan sonra kapıyı yere atmış. Sekiz kuvvetli adam o kapıyı yerden kaldıramamış. Bir rivâyette kırk adam kaldıramamış. Hem ferman etmiş ki: لَا تَقُومُ السَّاعَةُ حَتّٰي تَقْتَتِلَ فِئَتَانِ دَعْوَاهُمَا وَاحِدَةٌ diye, Sıffîn’de Hazret-i Alî ile Muâviye’nin harbini haber vermiş. Hem ferman etmiş ki: اِنَّ عَمَّارًا تَقْتُلُهُ الْفِئَةُ الْبَاغِيَةُ diye, “Bâğî bir tâife Ammâr’ı katledecek.” Sonra Sıffîn Harbi’nde katledildi. Hazret-i Alî, onu Muâviye’nin tarafdârları bâğî olduklarına huccet gösterdi. Fakat Muâviye te’vîl etti. Amr İbnü’l-Âs dedi: “Bâğî yalnız onun kātilleridir. Umumumuz değiliz.” Hem ferman etmiş ki: اِنَّ الْفِتَنَ لَا تَظْهَرُ مَادَامَ عُمَرُ حَيًّا diye, “Hazret-i Ömer sağ kaldıkça içinizde fitne ler zuhûr etmez!” Haber vermiş. Öyle de olmuş. Hem Süheyl İbn-ü Amr daha îmâna gelmeden esîr olmuş. Hazret-i Ömer, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a demiş ki: “İzin ver. Ben bunun dişlerini çekeceğim. Çünkü o fesâhat iyle küffâr-ı Kureyş i harbimize teşvîk ediyordu.” Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş ki: وَعَسٰٓي اَنْ يَقُومَ مَقَامًا يَسُرُّكَ يَا عُمَرُ diye, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın vefatı hengâm ında olan dehşet-engîz ve sabır-sûz hâdisede, Hazret-i Ebû Bekri’s-Sıddîk nasıl ki Medîne-i Münevvere’de

Zülfikâr ·On Dokuzuncu Mektub

· · ·

Ali ile Hasan ve Hüseyin ve Âl-i Beyt'i sevmektir. Şu muhabbet Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın muhabbetini ziyadeleştirir. Cenab-ı Hakk'ın muhabbetine vesile olur. Şu muhabbet meşrudur, ifratı zarar vermez, tecavüz etmez, başkalarının zemmini ve adavetini iktiza etmez. İkincisi: Mana-yı ismiyle muhabbettir. Yani bizzât onları sever. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ı düşünmeden Hazret-i Ali'nin kahramanlıklarını ve kemalini ve Hazret-i Hasan ve Hüseyin'in yüksek faziletlerini düşünüp sever. Hattâ Allah'ı bilmese de, Peygamber'i tanımasa da yine onları sever. Bu sevmek, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın muhabbetine ve Cenab-ı Hakk'ın muhabbetine sebebiyet vermez; hem ifrat olsa, başkaların zemmini ve adavetini iktiza eder. İşte işaret-i Nebeviye ile, Hazret-i Ali hakkında ziyade muhabbetlerinden, Hazret-i Ebu Bekir-is Sıddık ile Hazret-i Ömer'den teberri ettiklerinden hasarete düşmüşler. Ve o menfî muhabbet, sebeb-i hasarettir. Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- ferman etmiş ki: اِذَا مَشَوُا الْمُطَيْطَٓاءَ وَخَدَمَتْهُمْ بَنَاتُ فَارِسَ وَالرُّومِ، رَدَّ اللّٰهُ بَاْسَهُمْ بَيْنَهُمْ وَ سَلَّطَ شِرَارَهُمْ عَلٰى خِيَارِهِمْ deyip, "Ne vakit size Fars ve Rum kızları hizmet etti; o vakit belanız, fitneniz içinize girecek, harbiniz dâhilî olacak; şerirleriniz başa geçip, hayırlılar ve iyilerinize musallat olacaklar!" haber vermiş. Otuz sene sonra haber verdiği gibi çıkmış. Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- ferman etmiş ki: وَتُفْتَحُ خَيْبَرُ عَلٰى يَدَىْ عَلِىٍّ deyip, "Hayber Kal'asının fethi, Ali'nin eliyle olacak." Me'mulün pek fevkinde ikinci gün bir mu'cize-i Nebeviye olarak Hayber Kal'asının kapısını Hazret-i Ali çekip kalkan gibi istimal ederek, fethe muvaffak olduktan sonra kapıyı yere atmış; sekiz kuvvetli adam, o kapıyı yerden kaldıramamış; bir rivayette kırk adam kaldıramamış. Hem ferman etmiş ki: لَا تَقُومُ السَّاعَةُ حَتّٰى تَقْتَتِلَ فِئَتَانِ دَعْوَاهُمَا وَاحِدَةٌ diye, Sıffîn'de Hazret-i Ali ile Muaviye'nin harbini haber vermiş.

Mektubat ·1929 ·ALTINCI NÜKTELİ İŞARET

· · ·

Hem ferman etmiş ki: اِنَّ عَمَّارًا تَقْتُلُهُ الْفِئَةُ الْبَاغِيَةُ diye, "Bâgî bir taife, Ammar'ı katledecek." Sonra, Sıffîn Harbi'nde katledildi. Hazret-i Ali, onu Muaviye'nin taraftarları bâgî olduklarına hüccet gösterdi. Fakat Muaviye tevil etti. Amr İbn-ül Âs dedi: "Bâgî yalnız onun katilleridir, umumumuz değiliz." Hem ferman etmiş ki: اِنَّ الْفِتَنَ لَا تَظْهَرُ مَا دَامَ عُمَرُ حَيًّا diye, "Hazret-i Ömer sağ kaldıkça, içinizde fitneler zuhur etmez!" haber vermiş, öyle de olmuş. Hem Sehl İbn-i Amr daha imana gelmeden esir olmuş. Hazret-i Ömer, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a demiş ki: "İzin ver, ben bunun dişlerini çekeceğim. Çünki o fesahatıyla küffar-ı Kureyş'i harbimize teşvik ediyordu." Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş ki: وَعَسٰى اَنْ يَقُومَ مَقَامًا يَسُرُّكَ يَا عُمَرُ diye, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın vefatı hengâmında olan dehşet-engiz ve sabırsûz hâdisede, Hazret-i Ebu Bekir-is Sıddık nasılki Medine-i Münevvere'de kemal-i metanetle herkese teselli verip mühim bir hutbe ile sahabeleri teskin etmiş.. aynen onun gibi: Şu Sehl o hengâmda, Mekke-i Mükerreme'de aynı Ebu Bekir-is Sıddık gibi sahabeye teskin ve teselli verip, malûm fesahatıyla Ebu Bekir-is Sıddık'ın aynı hutbesinin mealinde bir nutuk söylemiş. Hattâ iki hutbenin kelimeleri birbirine benzer. Hem Süraka'ya ferman etmiş ki: كَيْفَ بِكَ اِذَا اُلْبِسْتَ سُوَارَىْ كِسْرٰى diye, "Kisra'nın iki bileziğini giyeceksin!" Hazret-i Ömer zamanında Kisra mahvedildi, zînetleri ve şahane bilezikleri geldi; Hazret-i Ömer Süraka'ya giydirdi. Dedi: اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ى سَلَبَهُمَا كِسْرٰى وَاَلْبَسَهُمَا سُرَاقَةَ İhbar-ı Nebevîyi tasdik ettirdi. Hem ferman etmiş ki: اِذَا ذَهَبَ كِسْرٰى فَلَا كِسْرٰى بَعْدَهُ diye,

Mektubat ·1929 ·ALTINCI NÜKTELİ İŞARET

· · ·



A) Aşere-i Mübeşşere’ye dahi tarafgirane bir inkâr bir i’tiraz kalbe gelir. Hata varsa da, tevbe ihtimali kuvvetlidir... ” {Elyazı Emirdağ-1 aslı, s: 345.} Bir başka mektubundan: “... O malum zatın rü’yası, Hazret-i Ali (R. A) Muâviye’ye karşı şiddetli hiddetini göstermesi hakikatlı değildir. Onlar çoktan barışmışlar... Muâviye’nin siyasî hatası, sahabelikteki çok ehemmiyetli sohbet şerefini kırmıyor. O sohbet-i Nebeviye’ye mazhariyyet, o siyasî hatalarını iskat ediyor. O rü’ya sahibine de selâm ediyorum... Kardaşınız ve duanıza muhtaç Said-i Nursi” {Daktilo Yazma Emirdağ Lahikası, Sıro No: 10.} 6- “Bir müslüman dini veya dinî ahlâkı terkettiği zaman anarşist olur... ” Hükmünün izahı: “Maddi, manevi bir sual münasebetiyle garip bir ihtar: şöyle denildi: “Sen müdafaatında demişsin: “Müslümanlar din terbiyesini terk etse, anarşist olur. Başka ecnebî milletler gibi, komünist ve sosyalist gibi bir kayıd altında kalamaz... Ve anarşistleri idare etmek, istibdad-ı mutlak ve rüşvet-i mutlaka ile olabilir. Başka çare olamaz. ” “Hem müdafaattta demişsin: “Risale-i Nur küfr-ü mutlakı kırdığı için küfr-ü mutlakın üstü olan istibdad-ı mutlakı.. ve altı olan anarşiliği def’eder, kaldırır” Acaba bir misal gösterebilir misin?. ” Ben de dedim: Mahrem ve kısaca bir cevab şudur ki; hakikî anarşilik değil, belki bir tevehhümle bir miktar lâdînî terbiyesi altında kalan bu vatandaki dindar milletlere anarşilik gelmiş.. Veya gelmesi ihtimaline binaen, umumî ve küllî âcib bir rüşvet-i mutlaka nev’inden memurlara maaşı kadar bir ilave.. Ve çiftçilerden şimdi çok maslahatlı ve merhametli olan öşür vergisini kaldırıp, para ile buğdayı onlardan satın almak gibi; dâhilî haricî cereyanlar, anarşilik damarından istifade etmemek için, çok garip maddî manevî, cüz’î küllî rüşvetler göründüğünü, çok zamandan beri hayat-ı içtimaiyeye bakmadığım için, bilmediğim ve istemediğim halde, birden köylülerden işittim. Yine bu münasebetle manen denildi ki: “Nurcular gayet büyük bir kuvvettir. Ne için onlara da hakk-ı sükût olarak tamam serbestiyet vermekle, ma’nevî rüşvet verilmiyor?”

Mufassal Tarihçe-i Hayat 2

· · ·

Namazdan sonra sesli tesbihat yapmanın hükmü nedir? Yurt dışında buna "Osmanlı bidati" diyorlar. Türkler neden sesli yapıyor? Peygamber Efendimiz nasıl yapmıştır? Tarih: 16.05.2026 - 15:04 | Güncelleme: 29.05.2026 - 00:10 Okuma süresi: 4 dk      Cevap Değerli Kardeşimiz; Namazlardan sonra yapılan tesbihat, ibadetin kemalini artırmak ve Allah'ı anmak adına çok faziletli bir sünnettir. Yurt dışında karşılaştığınız bu durum, İslam dünyasındaki farklı fıkhi yorumlardan ve kültürel uygulamalardan kaynaklanmaktadır. Bu konuyu aklınızdaki soru işaretlerini gidermek adına maddeler halinde inceleyelim: Peygamber Efendimiz (asm) Nasıl Yapmıştır? Hz. Peygamber (asm) ve sahabe efendilerimiz namazlardan sonra Allah’ı zikretmiş tesbih (Sübhanallah), tahmid (Elhamdülillah) ve tekbir (Allahu Ekber) getirmişlerdir. Öte yandan Hz. Peygamber (asm) ve ashabı farz namaz kılındıktan sonra bazı tekbir, tesbih ve tahmid gibi zikirleri yüksek sesle okumuşlardır. Nitekim İbn Abbâs (r.a.); insanların Peygamber (s.a.v.)'in zamanında farz namazdan çıkınca yüksek sesle zikrettiklerini haber vermiş, “Ben bu sesi işitir işitmez, insanların namazı bitirdiklerini anlardım.” demiştir. İbn Abbas bir başka rivayette de “Ben Peygamber (asm)'in namazı bitirdiğini tekbîr getirilmesinden anlardım.” demiştir. (bk. Buhari, Ezan, 155) Fakat bu durumun sürekli mi olduğu, yoksa sadece insanlara zikri öğretmek amacıyla mı yapıldığı konusunda müctehid alimler farklı yorumlar getirmişlerdir. Neden Türklerde Sesli, Bazı Milletlerde Gizli Yapılıyor? Bu durum tamamen fıkhi mezheplerin sünneti yorumlama biçimi ve bu yorumların zamanla kurumsallaşmasıyla ilgilidir: Hanefi Mezhebi (Türklerin çoğunluğunun tabi olduğu mezhep): Hanefi fıkhına göre asıl olan zikrin gizli / sessiz yapılmasıdır. Ancak cemaate zikri öğretmek, insanları teşvik etmek ve bir düzen sağlamak amacıyla müezzin eşliğinde toplu ve sesli zikir yapılması zamanla bir gelenek haline gelmiş ve faydalı görülmüştür. Türkiye'deki müezzinlik müessesesi ve toplu tesbihat bu amaca hizmet eder. Şafiî ve Hanbelî Mezhepleri (Arap coğrafyası ve diğer bazı milletler): Bu mezheplerin ağırlıklı görüşüne göre, zikrin ve tesbihatın herkesin kendi başına, sessizce yapması efdaldir. Peygamber Efendimizin (asm) sesli zikretmesini öğretme amaçlı ve geçici olarak yorumlarlar. Bu yüzden yurt dışındaki camilerde namaz biter bitmez herkes kendi tesbihatını sessizce yapar ve toplu bir müezzinlik organizasyonu görülmez. "Osmanlı Bid'atı" İddiası ve Üstad'ın Yaklaşımı Yurt dışındaki bazı Müslümanların bu uygulamaya "Osmanlı bid'ati" demesi, konuyu derinlemesine bilmemelerinden ve kendi coğrafi doğrularını tek doğru kabul etmelerinden kaynaklanır. İslam hukukunda dine aykırı olan ve ibadetin aslını bozan şeyler "bid'at" sayılırken; dinin özüne ters düşmeyen, zikir gibi güzel bir amele vesile olan uygulamalar "bid'at-ı hasene" veya güzel bir âdet olarak değerlendirilir. Toplu tesbihat da insanların namazdan sonra zikri unutmadan, gaflete düşmeden yapmalarını sağlayan güzel bir metottur. Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri de bu konunun üzerinde önemle durmuştur. Üstad, namazdan sonraki tesbihatın Hz. Peygamberimizin (asm) tarikatının evradı olduğunu (velayet yolu olduğunu), insanı manen koruyan bir kale hükmünde bulunduğunu ifade eder. (bk. Kastamonu Lahikası, 70. Mektup) Nur talebelerinin ve genel olarak toplumun bu sünneti unutmamasının, aksine sesli ve şiar haline getirilerek devam ettirilmesinin önemini vurgulamıştır. Dolayısıyla bu uygulama, cemaat şuurunu canlı tutmak adına Üstad ve ondan önceki alimler tarafından da teşvik edilmiştir. Hz. Muâviye’nin rivâyetine göre; bir gün Peygamberimiz (a.s.m.) sahabîlerden bir kısmının bir halka teşkil ederek oturduklarını gördü. Yanlarına vardı ve sordu: “Ne maksatla bir araya gelip burada oturdunuz?”

SorularlaRisale Q&A ·Dua Evrad Ibadet Tesbihat