Aziz, sıddık kardeşlerim; Yüz defadan ziyade, gayet kıymetli bir hakikat-ı imaniye bana görünüyor. Telif zamanı tamam olması hikmetiyle, ne kadar çalıştım, o çok ehemmiyetli hakikatı avlayamadım. Vâzıhan ifade ve ihsas etmek için bekledim, muvaffak olamadım. Şimdi gayet kısa bir işaretle, o çok geniş ve çok uzun hakikattan kısacık bahsedeceğim. 1 اِنَّ اللّٰهَ خَلَقَ اْلاِنْسَانَ عَلٰى صُورَةِ الرَّحْمٰنِ hadisi, hem cevâmiü’l-kelimden, hem müteşabih hadislerdendir. Pek büyük ve küllî nüktesi, benim kalbime, Hülâsatü’l-Hülâsa ile Cevşenü’l-Kebir’i okuduğum vakit zahir oldu. Ben de, o acip ve çok güzel nükteyi kaçırmamak için, şifreler, işaretler nev’inden Hülâsatü’l-Hülâsa’nın on yedinci mertebesi olan “Kur’ân lisanıyla şehadet” ve on sekizinci mertebesi olan “kâinat lisanıyla şehadet” ortasında o şifreli işaretleri şöyle koydum: لاٰۤ اِلٰهَ اِلاَّ اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الْواَحِدُ اْلأَحَدُ بِلِسَانِ الْحَقِيقَةِ اْلاِنْسَانِيَّةِ بِكَلِمَاتِ حَيَاتِهَا وَحِسِّيَّاتِهَا وَسَجِيَّاتِهَا وَمِقْيَاسِيَّتِهَا وَمِرْاٰتِيَّتِهَا وَبِكَلِمَاتِ صِفَاتِهَا وَأَخْلاَقِهَا وَخِلاَفَتِهَا وَفِهْرِسْتِيَّتِهَا وَأَنَانِيَّتِهَا وَبِكَلِمَاتِ مَخْلُوقِيَّتِهَا الْجَامِعَةِ وَعُبُودِيَّتِهَا الْمُتَنَوِّعَةِ وَاِحْتِيَاجَاتِهَا الْكَثِيرَةِ وَفَقْرِهَا وَعَجْزِهَا وَنَقْصِهَا الْغَيْرِ الْمَحْدُودَةِ وَاِسْتِعْدَادَاتِهَا الْغَيْرِ الْمَحْصُورَةِ. 2 İşte bu kısa şifreyi, yine gayet muhtasar bir şifre ile tercüme ve izah edeceğim. Bunu Hülâsatü’l-Hülâsa’ya bir hâşiye yapınız. Evet ben, Hülâsatü’l-Hülâsa’yı okuduğum zaman, koca kâinat, nazarımda bir halka-i zikir oluyor. Fakat her nevin lisanı çok geniş olmasından, fikir yoluyla sıfât ve esmâ-i İlâhiyeyi ilmelyakîn ile iz’an etmek için akıl çok çabalıyor, sonra tam görür. Hakikat-ı insaniyeye baktığı vakit, o cami mikyasda, o küçük haritacıkta, o doğru nümunecikte, o hassas mizancıkta, o enaniyet hassasiyetinde öyle kat’î ve şuhudî ve iz’anî bir vicdan, bir itminan, bir iman ile o sıfât ve esmâyı tasdik eder. Hem çok kolay, hem hazır yanındaki âyinesinde hiç uzun bir seyahat-ı fikriyeye muhtaç olmadan iman-ı tahkikîyi kazanır ve 3 اِنَّ اللّٰهَ خَلَقَ اْلاِنْسَانَ عَلٰى صُورَةِ الرَّحْمٰنِ hakiki bir mânâsını anlar. Çünkü, Cenâb-ı Hak hakkında suret muhal olmasından, suretten murat, sîrettir, ahlâk ve sıfâttır. Evet, nasıl ki ehl-i tarikat, seyr-i enfüsî ve âfâkî ile mârifet-i İlâhiyede iki yol ile gitmişler ve en kısa ve kolayı ve kuvvetli ve itminanlı yolunu enfüsîde, yani kalbinde zikr-i hafiyy-i kalble bulmuşlar. Aynen öyle de, yüksek ehl-i hakikat dahi, mârifet ve tasavvur değil, belki ondan çok âlî ve kıymetli olan iman ve tasdikte, iki cadde ile hareket etmişler. Biri: Kitab-ı kâinatı mütalâa ile, Âyetü’l-Kübrâ ve Hizbü’n-Nuriye ve Hülâsatü’l-Hülâsa gibi âfâka bakmaktır. Diğeri: Ve en kuvvetli ve hakkalyakîn derecesinde vicdanî ve hissî, bir derece şuhudî olan hakikat-i insaniye haritasını ve enaniyet-i beşeriye fihristesini ve mahiyet-i nefsiyesini mütalâa ile, imanın şüphesiz ve vesvesesiz mertebesine çıkmaktır ki, sırr-ı akrebiyete ve veraset-i Nübüvvete bakar. Ve enfüsî tefekkür ü imanî hakikatinin bir parçası, Otuzuncu Sözün, ve “ene” ve “enaniyet”te ve Otuz Üçüncü Mektubun Hayat Penceresinde ve İnsan Penceresinde ve bazı parçaları da sair ecza-yı Nuriyede bir derece beyan edilmiş. Bunu hem Lâhikaya, hem Sikke-i Gaybiye’ye, hem Hülâsa’nın âhirine yazılsın. • • •
Emirdağ Lâhikası - I
·1944
·( 91 )
· · ·
İşârât-ı Kur’âniye ve üç keramet-i Aleviye ve keramet-i Gavsiye hakkındaki Sikke-i Gaybiye risalesine bir tenbih ve ihtardır. Bu gayet mahrem risaleler, nasılsa, muannit bir nâmahremin eline bu risalelerden birisi geçmiş. Gayet sathî ve inat nazarıyla bir iki yerine haksız bir itirazla ehemmiyetli bir hâdiseye sebebiyet verdiğinden, bu mecmua, Risale-i Nur’un has talebelerine, belki ehass-ı havassa mahsus olduğu halde ve benim vefatımdan sonra intişarına müsaade olmasıyla beraber, şimdi mezkûr hâdisenin sebebiyle herkese değil, belki ehl-i insaf ve Risale-i Nur’la alâkadar ve talebelerinden bulunanlara haslardan bir kaç şakirdin tensibiyle gösterilebilir fikriyle yazdık. İkinci nokta: Bu risale Sikke-i Gaybiye baştan aşağıya kadar birtek neticeye bakar. Bine yakın emarelerle, Risale-i Nur’un makbuliyetine gaybî bir imza basıldığını ispat ediyor. Böyle birtek dâvâya bu derece kesretli ve ayrı ayrı cihetlerde binler emareler ve imalar onu göstermesi ilmelyakîn değil, belki aynelyakîn, belki hakkalyakîn derecesinde o dâvâyı ispat eder. Üçüncü nokta: Bu risaleyi mütalâa eden zâtlar, inceden inceye, hususan cifrî hesabatına meşgul olmaya lüzum yok. Hem bir kısmı anlaşılmasa da zararı yok. Hem umumunu okumak da lâzım değil. Hem keramet-i Gavsiyenin âhirinde, iki yüz yirmi dördüncü sahifede, Şamlı Hâfız Tevfik’in fıkrasından başlayıp âhire kadar mütalâadan sonra ve baştaki mukaddemeyi de okuduktan sonra istediği parçayı okusun. • • •
Kastamonu Lâhikası
·1940
·( 133 )
· · ·
İslâmiyetin bir rükn-ü mühimmi olan zekât, beşerin hayat-ı nev’iyesi için ehemmiyeti şudur: Hadiste var: 1 اَلزَّكَاةُ قَنْطَرَةُ اْلاِسلاَمِ Yani, “Zekât bir köprüdür ki, Müslüman, kardeşi olan Müslümana muavenet için ondan geçer.” Zira me’mûrü’n-bih olan teavün, o vasıta iledir. Ve nev-i beşerin heyet-i içtimaiyedeki nizamın sırâtu’l-müstakîmi odur. İnsanlar içinde madde-i hayatın cereyanına rabıta odur. Terakkiyat-ı beşerdeki zehirlere tiryak odur. Evet, zekâtın vücub-u kat’îsinde ve onun kabilesi olan sadakaya ve karz-ı hasene davet-i Kur’ânîde ve ribânın vesailiyle beraber hurmet-i şedidesinde azîm bir hikmet, âlî bir maslahat, vâsi bir rahmet vardır. Eğer sahife-i âlemde tarihî bir nazarla dikkat ve cemiyet-i beşeriyenin mesavisinin esasları teftiş edilse, görülecektir ki, bütün ihtilâlât ve fesadın asıl ve madeni ve bütün ahlâk-ı rezilenin mahrek ve menbaı, tek iki kelimedir. O iki kelimenin imtizacından, bomba gibi küre-i arz patladı; ve izdivacından, medenî insanlardan canavarlar doğdu. Birinci kelime: “Ben tok olsam, başkası açlıktan ölse bana ne?” İkinci kelime: “İstirahatim için zahmet çek; sen çalış, ben yiyeyim.” Merhametsiz nefisperest olan birinci kelime-i gaddaredir ki, âlem-i insanı zelzeleye getirip, kıyameti kopmak üzeredir. Şu kelimenin ırkını kesecek tek bir devası var ki, o da zekâttır ve zekâtın mükemmili olan sadakattır. Ve onun mütemmimi olan karz-ı hasendir. Haris, hodgâm, zâlim olan ikinci kelimedir ki, beşerin terakkiyatını öyle sarsıyor ki, hercümerc ateşine atmak üzeredir. Şu dâhiye-i dehyânın tek bir devası var. O da hurmet-i ribâdır ve faizin bütün vesailini hayat-ı içtimaiyeden ref etmektir. Hodgâm ellerde servetin inhisarına vesile olan ribâ kapları, bankaları seddir. Evet, bu kaplarla servet ve temellük kalil adamlarda toplanır. Bu iki düsturla tevzi edilmezse gasp edilecektir. Evet, heyet-i içtimaiyedeki intizamın şartı, tabakat-ı beşer birbirinden uzaklaşmamak, tabaka-yı havas tabaka-ı avamdan, taife-i ağniya taife-i fukaradan ayrılmasın ki, sıla-i rahim kopmasın. Hâlbuki, ribânın hayatı ve zekâtın mevtiyle geniş bir mesafe açılmış, öyle bir uzaklık olmuş ki, hayt-ı vasıl kopmuş. Tabaka-i süflâdan, tabaka-yı ulyâya karşı ihtiram, itaat, tahabbüb yerine, yalnız ihtilâl sedası, haset sayhası, kin enîni, nefret velvelesi, intikam feryadı yükselip işitilir. Tabaka-i ulyadan, tabaka-i süflâya merhamet, ihsan ve taltife bedel, yalnız zulmün ateşi, tahakkümün sâikası, tahkirin ra’dı iniyor. İşte bu hâlet-i ruhiyedendir ki, sebeb-i tevazu ve terahhum olan havastaki meziyet, tekebbür ve gurura sebep olmuştur. Şefkate, acımaya ve yardıma sebep olan fukara aczi, avamın fakrı, esaretlerine, sefaletlerine sebep olmuştur. Eğer şahit istersen, âlem-i medenînin fesat ve rezaletine bak; zaman çok şahitleri gösterecektir. Elhasıl, tabakatın musalâhası, birbirine yakınlaştırmasının çare-i yegânesi, erkân-ı İslâmiyetten olan zekâtı, heyet-i içtimaiyenin tedvirine vâsi, âli düstur ittihaz etmektir. İslâmiyette en büyük kebîre olan ribâyı, vesâiliyle ilga etmektir. Adalet-i Kur’âniye âlem kapısında durup, ribâya “Yasaktır, girmeye hakkın yoktur” der. Zaman ihtiyarlandıkça Kur’ân gençleşiyor, rumuzu, tavazzuh ediyor. Meselâ, 1 اِنْ يَكُنْ مِنْكُمْ عِشْرُونَ ilâ ahir. Meselâ, 2 تَجْرِى فِى الْبَحْرِ ilâ ahir. Meselâ, 3 قُتِلَ أَصْحَابُ اْلاُخْدُودِ ilâ ahir. Meselâ, meselâ... ilâ ahir. س: مَنْ اَنْتَ؟ أَ اَنْتَ اَنْتَ بَعْدَ مَوْتِكَ؟ وَهَلْ لِخَرَابِ الْبَدَنِ تَاْثِيرٌ فِى وَحْدَةِ الرُّوحِ؟
İşârât
·1918
·Sonraki Sayfa »
· · ·
Otuz İkinci Söz Şu Söz Üç Mevkıftır Yirmi İkinci Sözün Sekizinci Lem’asını izah eden bir zeyildir. Mevcudat-ı âlem vahdâniyete şehadet ettikleri elli beş lisandan -ki Katre risalesinde onlara işaret edilmiş- birinci lisanına bir tefsirdir ve لَوْ كَانَ فِيهِمَاۤ اٰلِهَةٌ اِلاَّ اللّٰهُ لَفَسَدَتَا âyetinin pek çok hakaikinden, temsil libası giydirilmiş bir hakikattir. Birinci Mevkıf بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ 1 لَوْ كَانَ فِيهِمَاۤ اٰلِهَةٌ اِلاَّ اللّٰهُ لَفَسَدَتَا 2 لاَۤ اِلٰهَ اِلاَّ اللّٰهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ يُحْيِى وَيُمِيتُ وَهُوَ حَىٌّ لاَ يَمُوتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ وَاِلَيْهِ الْمَصِيرُ 3 BİR RAMAZAN gecesinde, şu kelâm-ı tevhidînin on bir cümlesinin herbirinde, birer tevhid mertebesi ve birer müjde bulunduğunu ve o mertebelerden yalnız Lâ şerîke lehu’daki mânâyı, basit avâmın fehmine gelecek bir muhavere-i temsiliye ve bir münazara-i faraziye tarzında ve lisan-ı hâli lisan-ı kàl suretinde söylemiştim. Bana hizmet eden kıymettar kardeşlerimin ve mescid arkadaşlarımın arzuları ve istemeleri üzerine o muhavereyi yazıyorum. Şöyle ki: Bütün tabiatperest, esbabperest ve müşrik gibi umum envâ-ı ehl-i şirkin ve küfrün ve dalâletin tevehhüm ettikleri şeriklerin namına bir şahıs farz ediyoruz ki, o şahs-ı farazî, mevcudat-ı âlemden birşeye rab olmak istiyor ve hakikî mâlik olmak dâvâ etmektedir. İşte, o müddeî, evvelâ mevcudatın en küçüğü olan bir zerreye rast gelir. Ona rab ve hakikî mâlik olmakta olduğunu, zerreye tabiat lisanıyla, felsefe diliyle söyler. O zerre dahi, hakikat lisanıyla ve hikmet-i Rabbânî diliyle der ki: “Ben hadsiz vazifeleri görüyorum. Ayrı ayrı her masnua girip işliyorum. Eğer bütün o vezâifi bana gördürecek, sende ilim ve kudret varsa-- “Hem benim gibi had ve hesaba gelmeyen zerrat içinde beraber gezip iş görüyoruz.HAŞİYE Eğer bütün emsalim o zerreleri de istihdam edip emir tahtına alacak bir hüküm ve iktidar sende varsa-- “Hem kemâl-i intizamla cüz olduğum mevcutlara, meselâ kandaki küreyvât-ı hamrâya hakikî mâlik ve mutasarrıf olabilirsen, bana rab olmak dâvâ et, beni Cenâb-ı Haktan başkasına isnad et. Yoksa sus! “Hem bana rab olmadığın gibi, müdahale dahi edemezsin. Çünkü, vezâifimizde ve harekâtımızda o kadar mükemmel bir intizam var ki, nihayetsiz bir hikmet ve muhit bir ilim sahibi olmayan, bize parmak karıştıramaz. Eğer karışsa, karıştıracak. Halbuki, senin gibi câmid, âciz ve kör ve iki eli tesadüf ve tabiat gibi iki körün elinde olan bir şahıs, hiçbir cihette parmak uzatamaz.” O müddeî, maddiyyunların dedikleri gibi dedi ki: “Öyle ise sen kendi kendine mâlik ol. Neden başkasının hesabına çalışmasını söylüyorsun?” Zerre ona cevaben der: “Eğer güneş gibi bir dimağım ve ziyası gibi ihatalı bir ilmim ve harareti gibi şümullü bir kudretim ve ziyasındaki yedi renk gibi muhit duygularım ve gezdiğim her yere ve işlediğim her mevcuda müteveccih birer yüzüm ve bakar birer gözüm ve geçer birer sözüm bulunsaydı, belki senin gibi ahmaklık edip kendi kendime mâlik olduğumu dâvâ ederdim. Haydi, def ol git, sen benden iş bulamazsın!” İşte, şeriklerin vekili zerreden meyus olunca, küreyvât-ı hamrâdan iş bulacağım diye, kandaki bir küreyvât-ı hamrâya rast gelir. Ona esbab namına ve tabiat ve felsefe lisanıyla der ki: “Ben sana rab ve mâlikim.” O küreyvât-ı hamrâ, yani yuvarlak, kırmızı mevcut, ona hakikat lisanıyla ve hikmet-i İlâhiye diliyle der:
Sözler
·1921
·Otuz İkinci Söz
· · ·
Zeylü’l-Hubâb بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ Öyle bir Allah’a hamd, medih ve senâlar ederiz ki, şu âlem-i kebir Onun icadıdır. Ve insan denilen şu küçük âlem de Onun ibdâıdır. Biri inşâsı, diğeri binâsıdır. Biri san’atı, diğeri sıbgasıdır. Biri nakşı, diğeri ziynetidir. Biri rahmeti, diğeri nimetidir. Biri kudreti, diğeri hikmetidir. Biri azameti, diğeri rububiyetidir. Biri mahlûku, diğeri masnûudur. Biri mülkü, diğeri memlûküdür. Biri mescidi, diğeri abdidir. Evet, bütün bu şeyler, eczasıyla beraber Allah’ın mülkü ve malı olduğu, i’câzvâri sikke ve mühürleriyle sâbittir. اَللّٰٰهُمَّ يَا قَيُّومَ اْلاَرْضِ وَالسَّمَاۤءِ اِنَّا نُشْهِدُكَ وَجَمِيعَ مَصْنُوعَاتِكَ وَجَمِيعَ خَلْقِكَ بِاَنَّكَ اَنْتَ اللّٰهُ لاٰۤ اِلٰهَ اِلاَّ اَنْتَ وَحْدَكَ لاَ شَرِيكَ لَكَ وَنَسْتَغْفِرُكَ وَنَتُوبُ اِلَيْكَ وَنَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُكَ وَرَسُولُكَ اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ. اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلَيْهِ كَمَا يُنَاسِبُ حُرْمَتَهُ وَكَمَا يَلِيقُ بِرَحْمَتِكَ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَعِينَ 1 İ’lem eyyühe’l-aziz! Her kim kendisini Allah’a mal ederse, bütün eşya onun lehinde olur. Ve kim Allah’a mal olmasa, bütün eşya onun aleyhinde olur. Allah’a mal olmak ise, bütün eşyayı terk ve herşeyin Ondan olduğunu ve Ona rücû ettiğini bilmekle olur. İ’lem eyyühe’l-aziz! Cenâb-ı Hakkın sana in’âm ettiği vücut ile vücuda lâzım olan şeyler, temlik suretiyle değildir. Yani, senin mülkün ve malın olup istediğin gibi tasarruf etmek için verilmemiştir. Ancak, o gibi nimetlerde, Allah’ın rızasına muvafık tasarruf edilebilir. Evet, bir misafir, ev sahibinin iznine ve rızasına muvafık olmayacak derecede, yemeklerde ve sair şeylerde israf edemez. İ’lem eyyühe’l-aziz! Gözleri küsuf tutmuş bazı adamlar, gözleri önünde vukua gelen gayr-ı mahdut hususî haşr ü neşirleri kör gözleriyle gördükleri halde, kıyamet-i kübrâyı ve haşr-i umumiyeyi nasıl istiğrab ediyorlar? Acaba, çiçek açıp semere veren ağaçlarda her sene îcad edilen meyvelerin haşr ü neşirlerini gördükten sonra haşr-i umumîyi istib’ad eden sıkılmaz mı? Eğer onlar şuhudî bir yakîn ile haşr-i umumîyi görmek isterlerse, akıllarını da beraber bulundurmak şartıyla, yaz mevsiminde küre-i arz bahçesine girsinler. Acaba ağaç dallarından sallanan o tatlı, ballı, nazif, lâtif kudret mu’cizeleri, o mahlûkat-ı lâtife, evvelkisinin, yani ölüp giden semeratın aynı veya misli değil midir? Eğer insanlarda olduğu gibi o meyvelerde de vahdet-i ruhiye olmuş olsaydı, geçmiş ve gelen yeni meyveler birbirinin aynı olmaz mıydı? Fakat, ruhları olmadığı için aralarında ayniyete yakın öyle bir misliyet vardır ki, ne aynıdır ve ne de gayr keyfiyeti gösterir. Acaba semerattaki bu vaziyeti gören, haşri istib’ad edebilir mi? Ve keza, mânevî asansörlerle lâzım olan erzak ve gıdalarını ağacın yüksek dallarına çıkartmakla, tebessümleriyle arz-ı dîdar eden dut ve kayısı gibi meyveleri kuru ve câmid bir ağaçtan ihraç ve icad etmekle o kuru ağacı acip bir vaziyete ve hayattar, antika bir şekle koyan kudret-i ezeliyeye haşr-i umumî ağır gelir mi? Hâşâ! Bu lâtif, nâzik masnûatı o kuru ağaçlardan ihraç eden kudrete hiçbir şey ağır gelmez. Bu bedihî bir meseledir. Fakat gözleri kör olanlar göremiyorlar. İ’lem eyyühe’l-aziz! Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın herbir sûresi, bütün Kur’ân’ın münderecatını icmâlen ihtiva ettiği gibi, sair sûrelerde zikredilen makasıd ve mühim kıssaları da tazammun etmiştir. Bundaki hikmet, Kur’ân’ı tamamen okumaya vakti müsait olmayan veya ancak bir kısmını veya bir sûresini okuyabilen insanlar, Kur’ân’ın hepsini okumaktan hâsıl olan sevaptan mahrum kalmamasıdır.
Mesnevi-i Nuriye
·1920
·Zeylû'l-Hubâb
· · ·
Aziz, sıddık kardeşlerim; Risale-i Nur’un hakkaniyetine ve ehemmiyetine dair bir imza-yı gaybî hükmünde olan yazdığınız mecmua-i işârâta, Lâhikadan intihap ettiğinizden iki misli daha ilâve ettik. Eğer siz de kendinize öyle bir mecmua yazmışsanız, ilâve ettiğimiz miktarı size de göndereceğiz. Bu mecmuanın gösterdiği kıymet Risale i Nur’da bulunduğunu, bu zamanın dehşetli fırtınaları ispat ediyor. Evet, kardeşlerim, Hazret-i İsâ Aleyhisselâm, İncil-i Şerifte demiş ki: “Ben gidiyorum, tâ size tesellîci gelsin. (Yani Ahmed Aleyhissalâtü Vesselâm gelsin)” demesiyle Kur’ân’ın beşere gayet büyük bir neticesi, bir gayesi, bir hediyesi, tesellîsidir. Evet, bu dehşetli kâinatın fırtınaları ve zeval ve tahribatları içinde ve bu boşluk nihayetsiz fezada herşeyle alâkadar olan insan için hakikî tesellîyi ve istinat ve istimdat noktalarını yalnız Kur’ân veriyor. En ziyade o tesellîye muhtaç bu zamandır. Bu asırda en ziyade kuvvetli bir surette o tesellîyi ispat eden, gösteren Risale-i Nur’dur. Çünkü zulümat ve evhamın menbaı olan tabiatı, o delmiş geçmiş, hakikat nuruna girmiş. On Altıncı Söz gibi ekser parçalarında, hakaik-i imaniyenin yüzer tılsımlarını keşf ve izah edip, aklı inkârdan ve tereddütlerden kurtarmış. İşte bu hakikat içindir ki, bu çok usandırıcı ve dehşetli zamanda, usandırmayacak bir tarzda, çok tekrarla beraber, aklı başında olanları Risale-i Nur’la meşgul ediyor. Re’fet Beyin mektubunda dediği gibi, “Risale-i Nur’un en bâriz hâsiyeti, usandırmamak. Yüz defa okunsa, yüz birinci defa yine zevkle okunabilir.” Pek doğru demiş. Risale-i Nur’un tercümanı, hakikî vazifesinin haricinde dünyadaki istikbaliyata ara sıra bakması, bir derece zâhirî bir müşevveşiyet verir. Meselâ, bundan otuz kırk sene evvel diyordu: “Bir nur gelecek, bir nuranî âlemi göreceğiz” deyip, o mânâ geniş bir dairede ve siyasette tasavvur edilmiş. Hem bundan on dört, on beş sene evvel, “Dinsizliği çevirenler müthiş semavî tokatlar yiyecekler” diye büyük, geniş, küre-i arz dairesindeki bu dehşetli hâdiseyi, dar bir memlekette ve mahdut insanlarda tasavvur etmiş. Halbuki istikbal, o iki ihbar-ı gaybiyeyi tasavvurunun pek fevkinde tefsir ve tâbir eyledi. Evet, Eski Said’in “Bir nur âlemi göreceğiz” demesi, Risale-i Nur dairesinin mânâsını hissetmiş, geniş bir dâire-i siyasiye tasavvur ettiği gibi; sırr-ı 1 اِنَّا اَعْطَيْنَا ’nın remziyle, on üç, on dört sene sonra, “Dinsizliği, zındıklığı neşredenler, pek müthiş tokat yiyecekler” deyip o hakikatı dar bir dairede tasavvur etmiş. Şimdi zaman, o iki hakikati tam tâbir ve tefsir etti. Evet, başta Isparta vilâyeti olarak Risale-i Nur dairesi birinci hakikati pek parlak ve güzel bir surette gösterdiği gibi; ikinci hakikati de, medeniyet-i sefihenin tuğyanını ve maddiyunluk HAŞİYE tâununun aşılamasını çeviren ve idare eden ervah-ı habîsenin başlarına gelen bu dehşetli semavî tokatlar, geniş bir dairede, o sırr-ı 2 اِنَّا اَعْطَيْنَا ’nın hakikatini tam tamına ispat etmiş. Risale-i Nur, kat’î burhanlara istinaden hükümleri, sâir hakaikte, aynı aynına, tevilsiz, tâbirsiz hakikat çıkması ve yalnız işârât-ı tevafukiye ve sünuhat-ı kalbiyeye itimaden beyanatı, böyle dünyevî olan mesâil-i istikbaliyede neden bazan tâbir ve tevile muhtaç oluyor diye hatırıma geldi.
Kastamonu Lâhikası
·1940
·( 135 )
· · ·
الكلمة العشرون
موضعين
الموضع الأول
بسم الله الرحمن الرحيم
وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوا لآدَمَ فَسَجَدُوا إِلَّا إِبْلِيسَ
إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُكُمْ أَنْ تَذْبَحُوا بَقَرَةً
ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُمْ مِنْ بَعْدِ ذَٰلِكَ فَهِيَ كَالْحِجَارَةِ أَوْ أَشَدُّ قَسْوَةً ١
في يومٍ ما، بينما كنت أقرأ هذه الآيات، أُوحِيَتْ إليَّ ثلاثُ نقاطٍ من إلهامٍ في مقاومةِ إبليسٍ لسلطانِ القرآنِ الحقِّ. شكلُ ال诱惑ةِ هو:
قال: "تقولون: 'القرآنُ معجزٌ، وهو في بلاغةٍ لا حدَّ لها، وهو هدىً للجميع في كلِّ وقتٍ'. بينما، ما معنى تكرارِ بعضِ الحوادثِ الجزئيةِ بطريقةٍ مُسَرَّاةٍ في التاريخ؟ ما الفائدةُ من ذكرِ حادثةٍ جزئيةٍ كذبحِ بقرةٍ بهذه الصفةِ المهمةِ، بل حتى تسميةِ السورةِ العظيمةِ باسمِ 'البقرة'؟ بل وحتى حادثةُ سجودِ الملائكةِ لآدمٍ هي أمرٌ غيبيٌّ بحتٌ. العقلُ لا يجدُ له طريقًا، ويُمكنُ القبولُ والاعترافُ به بعدَ إيمانٍ قويٍّ. بينما القرآنُ يعلّمُ عامةَ أهلِ العقلِ".
يقولُ في كثيرٍ من الأماكن: "أفلا يعقلون؟" ٢، ويحيلُ إلى العقل. بينما ما الفائدةُ من ذكرِ بعضِ الحالاتِ الطبيعيةِ العشوائيةِ للصخورِ بعنايةٍ؟"
شكلُ النقاطِ المُوحَّاةِ هو:
النقطةُ الأولى
في القرآنِ العزيزِ، هناكَ كثيرٌ من الحوادثِ الجزئيةِ، كلُّ واحدةٍ منها تحملُ خلفَها قاعدةً عامةً مخفيةً، وتُظهرُها كطرفٍ لقانونٍ عامٍّ. كما أنَّ تدريسَ الأسماءِ كلِّها لآدمَ ١ هو معجزةٌ لآدمَ ضدَّ الملائكةِ، وهو حادثٌ جزئيٌّ. إنهُ طرفٌ لقاعدةٍ عامةٍ:
إنَّ نوعَ البشرِ، من حيثُ التدريبِ على العلومِ العديدةِ التي تُعلَّمُها المجتمعاتُ من حيثُ الاستعداداتِ، والكثيرِ من الفنونِ التي تحيطُ بالكائناتِ، والكثيرِ من المعارفِ التي تشملُ أفعالَ الخالقِ وصفاته، هو ما أعطى نوعَ البشرِ، ليس فقط للملائكةِ، بل ربما للسمواتِ والأرضِ والجبالِ، روحًا قويةً في مهمةِ حملِ الأمانةِ العظمى ٢، وجعلَ القرآنَ يفهمُ أنَّ البشرَ هم خلفاءُ الأرضِ الروحيونَ، مثلَ حادثةِ سجودِ الملائكةِ لآدمَ معًا مع شيطانٍ الذي لم يسجدْ.
Sözler
·1921
·Yirminci Söz
·ترجمة آلية (qwen3-32b-sre)
· · ·
الكلمة الثانية عشر
بسم الله الرحمن الرحيم
ومن يؤت الحكمة فقد أوتي خيرًا كثيرًا 1
حكمة القرآن العزيز المقدسة، وحكمة الفلسفة عمومًا؛ فإنها توضح درسًا تربويًا قصيرًا جدًا عن حكمة القرآن في حياة الإنسان الشخصية وحياته الاجتماعية، كما أنها تشير إلى جانب روحاني للقرآن الكريم، إلى الكلمات الإلهية الأخرى، وإلى جميع الكلمات. ها هي أربع مبادئ في هذه الكلمة.
المبدأ الأول
انظر إلى الفرق بين حكمة القرآن وحكمة العلوم من خلال هذه القصة التمثيلية.
في يوم من الأيام، أراد حاكم مشهور، ديني وفنان جدًا، أن يُكتب القرآن العزيز بخط يتناسب مع قدسيته في المعاني وعجز كلماته. فطلب من فنان مذهل أن يُلبسه ثوبًا عجيبًا. فكتب ذلك الكاتب القرآن بطريقة غريبة جدًا. استخدم في خطه جميع أنواع الحروف القيمة. ليعبر عن حقيقة معانيه، كتب بعض الحروف المزخرفة بالألماس والياقوت، وبعضها الآخر باللؤلؤ والزبرجد، وبعضها الآخر بالزمرد والمرجان، وبعضها الآخر بالذهب والفضة. ثم زينه ونقشه بطريقة تجعل كل من يقرأ أو لا يقرأ يحبه ويستحسنه. بل إن العلماء في الحقيقة يرون أن هذه الجمالية الخارجية تشير إلى جمال المعاني وبريقها وجمال زينتها، فكان ذلك العمل قطعة قديمة قيّمة جدًا.
بعد ذلك، أظهر الحاكم هذا القرآن المزخرف إلى عالم مسلم وفيلسوف غير مسلم، وأمرهما أن يكتب كل منهما كتابًا عن حكمة هذا القرآن، كتجربة وكمكافأة.
فكتب الفيلسوف أولًا، ثم كتب العالم الإسلامي كتابًا. لكن كتاب الفيلسوف يتحدث فقط عن زخرفة الحروف وعلاقاتها ووضعها وخصائص المواد ووصفها، ولا يشير إلى المعنى أبدًا. لأن ذلك الرجل الغريب لا يعرف القراءة بالخط العربي.
حتى أنه لا يعلم أن هذا القرآن كتاب يعبر عن معاني.
ربما ينظر إليه كقطعة مزخرفة قديمة.
Sözler
·1921
·On İkinci Söz
·ترجمة آلية (qwen3-32b-sre)
· · ·
…
İnşâallah 3 وَلَيْسَ الذَّكَرُ كَاْلاُنْثٰى sırrına mazhar olacak. Âsım Bey gibi senin de bir kız evlâdı dünyaya gelmesi, meşrebimizde en mühim esas şefkat olduğu cihetiyle ve şefkat kahramanları kızlar olduğundan ve en sevimli mahlûk bulunduğundan, daha ziyade tebrike şâyansınız. Zannederim, bu zamanda erkek çocukların tehlikesi daha çok. Cenâb-ı Hak onu sizlere medar-ı tesellî ve ünsiyet ve evinize küçük bir melâike hükmüne getirsin. “Rengigül” ismi yerine “Zeynep” olsa, daha münasiptir. Saniyen: Hikmetü’l-İstiâze’nin, besmele-i şerifenin sırlarına dair senin ve Şerif Efendinin ifadeleriniz kısadır. Tenkit mi, takdir mi, anlaşılmıyor. Zaten mükerreren demiştim: Herkes her risalenin her meselesini anlamasına muhtaç değil. Ne kadar anlarsa kâfidir. Salisen: Âlem-i misal, âlem-i ervahla âlem-i şehadet ortasında bir berzahtır. Her ikisine birer vecihle benzer. Bir yüzü ona bakar, bir yüzü de diğerine bakar. Meselâ, âyinedeki senin misalin, sureten senin cismine benzer; maddeten senin ruhun gibi lâtiftir. O âlem-i misal; âlem-i ervah, âlem-i şehadet kadar vücudu kat’îdir. HAŞİYE Acaip ve garaibin meşheridir, ehl-i velâyetin tenezzühgâhıdır. Küçük bir âlem olan insanda kuvve-i hayaliye olduğu gibi, büyük bir insan olan âlemde dahi, bir âlem-i misâl var ki, o vazifeyi görüyor. Ve hakikatlidir. Kuvve-i hâfıza Levh-i Mahfuzdan haber verdiği gibi, kuvve-i hayaliye dahi âlem-i misalden haber verir. Başta Hüsrev, Bekir Bey, Rüşdü, Lütfü, Hafız Ahmed, Sezâi, üç Hoca, üç Mehmed, hanenizdeki üç mâsum ve kayınpederin olarak oradaki kardeşlerimize selâm ve dua ediyorum. 4 اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى Kardeşiniz Said Nursî • • •
Barla Lâhikası
·1934
·( 268 )
· · ·
Aziz, sıddık kardeşlerim, sebatkâr ve hakiki vârislerim! Bugünlerde, Risale-i Nur talebeleri hesabına gayet ehemmiyetli, endişeli bir sual-i manevî kalbime ihtar edildi. Sonra anladım ki, ekser Risale-i Nur talebelerinin lisan-ı halleri bu suali soruyor ve soracaklar. Birden bir cevap hatıra geldi. Feyzi’ye söyledim. Dedi: “Hiç olmazsa icmalen kaydedilsin.” Endişeli sual: Bu âhirzaman fitnesinde açlık, ehemmiyetli bir rol oynayacak. Onunla ehl-i dalâlet, biçare aç ehl-i imanı, derd-i maişet içinde boğdurup, hissiyat-ı diniyeyi ya unutturup ya ikinci, üçüncü derecede bırakmaya çalışacak diye, rivayetlerden anlaşılıyor. Acaba, herşeyde hattâ kaht azâbında ehl-i iman ve mâsumlar için bir veçh-i rahmet ve kader-i İlâhî cihetinde adalet olduğu, bunda ne tarzda olur? Ve ehl-i iman, hususan Risale-i Nur talebeleri bu musibete karşı iman ve âhiret hesabına ne cihetle istifade edip nasıl davranacaklar ve mukavemet edecekler? Elcevap: Şu musibetin en ehemmiyetli sebebi, küfran-ı nimet ve şükürsüzlük ve nimet-i ilâhiyenin kıymetini takdir etmemeklikten gelen bir isyan olduğundan, Âdil-i Hakîm, nimetinin, hususan gıda kısmının, hususan hayat noktasında en büyük nimet olan ekmeğin hakikî lezzetini ve çok ehemmiyetli kıymetini ve nimetiyet noktasında fevkalâde derecesini göstermekle, hakikî şükre sevk etmek hikmetiyle, Ramazan gibi riyazet-i diniyeye riayet etmeyen şükürsüz insanlara bu musibeti verip, aynı hikmet için adalet etmiş. Ehl-i iman, ehl-i hakikat, hususan Risale-i Nur talebelerinin vazifesi, bu musibetli açlığı, Ramazan riyazet-i diniyesinin tarzındaki açlık, gibi vesile-i iltica ve nedamet ve teslimat yapmaya çalışmaktır. Ve zaruret bahanesiyle dilenciliğe ve hırsızlığa ve anarşiliğe yol açmasına meydan vermemektir. Ve aç fakirlere acımayan bir kısım zengin ve bazı ehl-i maaş dahi Risale-i Nur’u dinleyip, bu mecburî açlık, hissiyle açlara merhamete gelip, zekâtla yardımlarına koşmaktır. Ve nefsini güzel yemeklerle şımartan, serkeş eden ve hevesat-ı rezile ve tuğyanlara sevk edip sarhoş eden gençler dahi, Risale-i Nur’un irşadıyla, bu hâdiseden merdane istifade ederek, fuhşiyat ve günahlardan ellerini bir derece çektiği ve nefislerinin zevklerini ve pisliklere karşı galeyanlarını kırdığı vesilesiyle taate ve hayrata girip, o hâdiseyi kendi aleyhlerinden çıkarıp lehlerinde istimal etmektir. Ve ehl-i ibadet ve salâhat dahi, ekser insanların aç kaldığı bu zamanda ve çok karışmış ve haram ve helâl fark edilmeyecek bir tarzda gelmiş ve şüpheli mal hükmünde ve mânen müşterek olan erzak-ı umumiyeden helâl olmak için miktar-ı zaruret derecesine kanaat ediyorum diye bu mecburî belâya bir riyazet-i şer’iye nazarıyla bakmaktır. Kader-i İlâhiyeye karşı şekvayla değil, rızayla karşılamaktır. Umum kardeşlerime, hususan musibetzedelere çok selâm ve selâmetlerine dua ediyorum. Sabri kardeşim, seni tevkil edip selâm gönderenlere, ben de seni tevkil ediyorum. Onlara birer birer selâm ediyorum. Senin bu defaki mektubun gerçi geç geldi, fakat birkaç noktada beni çok memnun etti. Sabri’nin, elmas ve çelik gibi metanetini ve isabet-i fikrini gösterdi. Madem Hâfız Ali ile siz Atabey yoluyla muhabere etmeyi münasip görmüşsünüz; Atabey’de Abdullah Çavuş’un veya münasip gördüğünüz birisinin adresini bildiriniz. Abdullah Çavuş’un, sizin namınıza istediği Onuncu Şua namındaki Fihristenin ikinci cildini yazdırdık ve Hizbü’l-Ekber-i Nuriye’yi Feyzi yazdı. Yakında inşaallah göndereceğiz. Said Nursî • • •
Kastamonu Lâhikası
·1940
·( 95 )
· · ·
Aziz, sıddık kardeşlerim; Hem Kâtip Osman’ın, hem mübareklerden İbrahim’in, hem Nur fabrika sahibinin, hem Hulûsi-i Sâninin mektupları bir iki günde geldiler. Merakla mahzun kalbimizi müferrah eylediler. Kâtip Osman’ın mektubunda, hususî selâmlarını gönderdiği zâtların, hususan kahraman Rüştü, Zühtü Bedevî ve Nuri kardeşlerimize hâssaten ve umuma selâm ve selâmetlerine dua ve Hüsrev’in yakında gelmesinin tebşiri, onun hakkındaki merakımızı izale etti. Mâşâallah, Kâtip Osman da, Hüsrev gibi mucib-i merak noktaları yazıyor. Onun mektubunu getiren halıcı İbrahim demiş ki: “Sıddık Süleyman, Rüştü buraya gelmek ihtimali var.” O kahraman kardeşim yakînen bilsin ki, ben ondan ziyade ona müştakım. Fakat o her gün, has dairesinin birinci safında mânen yanımızda bulunuyor, mânevî kazançlarımıza da hissedar oluyor. Bizim mesleğimizde sohbet-i suriye ehemmiyeti azdır. Hem bu dehşetli ameliyat-ı dahiliye hengâmında ve yol masrafı çok ziyade olduğundan, gelmek münasip olmuyor. Ve vehham ehl-i dünya, burada, ziyade bize dikkat ediyorlar. Hattâ bu bayramda kapımı ziyaretçilere kapadık. Hâfız Ali’nin mektubunda, Rüştü’nün bir teşebbüsü var ki, gençlere ait dört beş parça ders ki, Hâfız Mustafa’ya vermiştim ki tab etsin. Cenâb-ı Hakka şükür, sizin kesretli kalemleriniz matbaaya ihtiyaç bırakmıyor. Eğer kolayca, ucuzca mümkün olsa, eski veya yeni hurufla yaparsınız. Hâfız Ali’nin mektubunda, Risale-i Nur’a karşı kemâl-i mahviyetle kemâl-i ihlâsı ve irtibatı, onun eskiden beri takdir ettiğim bir hâsiyet-i mümtaziyesini göstermekle beraber, benim gibi bir biçareyi de şefaatçi yapıp, ben de onun kemâl-i samimiyetini şefaatçi yapıp duasına âmin derim. Mübarek köyünden, mübarekler cemaatinden, mübarek İbrahim’in bereketli mektubunu okudum. Beni memnun eden çok sözler var içinde. Ve bilhassa benim başıma yağan yağmurdan rüyada içmesi ve biraderzadesi Osman’ın ileride Risale-i Nur’a talebe olması için, kendini okutması bizi mesrur eyledi. Cenâb-ı Hak öyle mübarekleri o köyde çoğaltsın. Âmin. • • •
Kastamonu Lâhikası
·1940
·( 134 )
· · ·
Ahmed Galib’in Sözler hakkında bir fıkrasıdır. Âdem-i ilm-i hakikattir sözün, Tercüman-ı kenz ü vahdettir sözün. Hazret-i Haktan atâ-yı mahzdır, Neş’e-i Şît-i hüviyettir sözün. Ders-i hikmetten bütün ulvî beyan, Misl-i İdrîs, pür-hikmettir sözün. Mevc-i tûfân-ı dalâletten siper, Keşti-i Nuh-u selâmettir sözün. Sarsar-ı ilhaddan inkaz eden, Şû’le-i Hûd-u hidâyettir sözün. Tezkiyet-bahş-ı kulûb-u mü’minîn, Sâlihdâr-ı emanettir sözün. Vahdetin esrarını ilân eden, Ol Halîl-veş asl-ı millettir sözün. Bahş-ı zemzem eyler ehl-i hayrâta, İsmail-i feyz-i hürmettir sözün. Mahz-ı tahkiktir, hayâletten âlâ, Sırr-ı İshak-ı hakikattir sözün. Zümre-i Tâğutu hep berbâd eder, Lût gibi rükn-ü salâbettir sözün. Hep kelâmullah-ı nâtık şerhidir, Kenz-i i’câz-ı risalettir sözün. Din-i Hakkın neşr ü tâmimi için, Fazl-ı İsrâil-i kudrettir sözün. Hak cemâliyle kemâlin gösteren, Hüsn-ü Yûsuf’tan işarettir sözün. Yokluk içre, varlığa kaim olan, Sabr-ı Eyyub-u metânettir sözün. Mülhid firavunları gark eyleyen, Tûr-u Mûsâ-i şeriattır sözün. Serteser mizan-ı hikmetle rasîn, Çün Şuayb-ı emn ü adalettir sözün. Ehl-i idlâli eden zîr ü zeber, Sanki Hârûn-u fesâhattir sözün. Asker-i Câlûd küfrü mahveder, Savt-ı Dâvud-u hilâfettir sözün. Mârifet-i takvâ ve hikmet mülküne, Bir Süleyman-ı emârettir sözün. Hâsılı dertlilere dermân eder, Dest-i Lukman-ı hazâkattir sözün. Ba’s-ü ba’del mevte kaim hüccetin, Çün Üzeyr mazhariyettir sözün. Söz değil, özdür bütün tibyânınız, Veçh-i Hakka hep işarettir sözün. Lübb-i lüb mârifettir mâ-hasal, Yüz yüze hakka itaattir sözün. Ehl-i şevke âb-ı hayat bahş eden, Hıdr-ı bahreyn-i velâyettir sözün. Bâr-ı sıkletten ukulü kurtaran, Nur-u İlyas-ı riyazettir sözün. Kulluğun efdalini izhâr eden, Zülkifl-i ibadettir sözün. Sed çeker kâfir olan ye’cüclere, Çünkü, Zülkarneyn-i kudrettir sözün. Sırr-ı tesbihatı telkin eyleyen, Misl-i Yûnus gavvâs-ı hakikattir sözün. Rahmet-i Rahmân’ı hep tezkâr eder, Hamd-i Zekeriyya-yı rahmettir sözün. Tâb ile şerh-i kitab-ı Hak eder, İlm-i Yahyâ-i verasettir sözün. Mürdeyi ihyâ, körü bina eder, Nefha-i İsâ-yı fıtrattır sözün. Müjde-i peyman-ı kulûb-u ehl-i hak, Mâhi-i târik-i fetrettir sözün. Ahmed’in miracını eyler beyân, Şerh-i ahkâm-ı Nübüvvettir sözün. Hak Teâlâ daima pür-nur ede, Çünkü, irfân-ı saâdettir sözün. Şân-ı Üstadda ne dersen Galiba, Ez ki, bir iman-ı hayrettir sözün. Ahmed Galib • • •
Barla Lâhikası
·1934
·( 101 )
· · ·
Birinci Maksat Cemi’ zerrat-ı kâinat, birer birer zât ve sıfât ve sair vücuh ile gayr-ı mahdude olan imkânat mabeyninde mütereddit iken, bir ciheti takip, hayretbahşâ mesâlihi intâc etmekle Sâniin vücûb-u vücûduna şehadetle, avalim-i gaybiyenin enmuzeci olan lâtife-i Rabbaniyeden ilân-ı Sâni eden itikadın misbahını ışıklandırıyorlar. Evet, herbir zerre kendi başıyla Sânii ilân ettiği gibi, tesâvir-i mütedahileye benzeyen mürekkebat-ı müteşabike-i mütesâide-i kâinatın herbir makam ve herbir nispetinde herbir zerre muvazene-i cereyan-ı umumîyi muhafaza ve her nisbette ayrı ayrı mesalihi intâc ettiklerinden, Sâniin kast ve hikmetini izhar ve kırâet ettikleri için, Sâniin delâili, zerrattan kat kat ziyadedir. Eğer desen: Neden herkes aklıyla görmüyor? Elcevap: Kemâl-i zuhurundan... Evet, şiddet-i zuhurdan görünmemek derecesine gelenler vardır: cirm-i şems gibi. تَاَمَّلْ سُطُورَ الْكَائِنَاتِ فَاِنَّهَا مِنَ الْمَـَلإِ اْلاَعْلٰى اِلَيْكَ رَسَۤائِلُ Yani, eb’âd-ı vâsia-i âlemin sahifesinde Nakkaş-ı Ezelînin yazdığı silsile-i hâdisatın satırlarına hikmet nazarıyla bak ve fikr-i hakikatle sarıl. Tâ ki mele-i âlâdan gelen selâsil-i resâil, seni âlâ-yı illiyyîn-i yakîne çıkarsın. İşaret Kalbinde nokta-i istimdat, nokta-i istinatla vicdan-ı beşer Sânii unutmamaktadır. Eğer çendan dimağ tâtil-i eşgâl etse de, vicdan edemez. İki vazife-i mühimmeyle meşguldür. Şöyle ki: Vicdana müracaat olunsa kalb, bedenin aktarına neşr-i hayat ettiği gibi, kalb gibi kalbdeki ukde-i hayatiye olan mârifet-i Sâni dahi, ceset gibi istidadât-ı gayr-ı mahdude-i insaniyeyle mütenasip olan âmâl ve müyul-ü müteşaibeye neşr-i hayat eder; lezzeti içine atar ve kıymet verir ve bast ve temdid eder. İşte nokta-i istimdat...
Muhakemat
·1911
·Üçüncü Makale, Birinci Maksat
· · ·
İkincisi: Bir kısım hadîsler İslâmların ekseriyeti noktasında veya hükûmet-i İslâmiyenin veya merkez-i hilâfetin nokta-i nazarında vürud ettiği halde, umum ehl-i dünyaya şamil zannedilmiş ve bir cihette hususî bulunduğu halde, küllî ve âmm telâkki edilmiş. Meselâ rivayette vardır ki, “Bir zaman gelecek, Allah Allah diyen kalmayacak.” 1 Yani, “Zikirhaneler kapanacak ve Türkçe ezan ve kàmet okunacak” demektir. Dördüncü nokta: Ecel ve mevt gibi umur-u gaybiye çok hikmet ve maslahat cihetiyle gizli kaldığı misillü, dünyanın sekeratı ve mevti ve nev-i beşerin ve cins-i hayvanın eceli ve vefatı olan kıyamet dahi çok maslahatlar için gizlenilmiş. Evet, eğer ecel vakti muayyen olsaydı, yarı ömür gaflet-i mutlaka içinde ve yarıdan sonra, darağacına asılmak için her gün bir ayak daha onun tarafına atılmakla dehşet-i mutlaka içinde, havf ve recanın muvazene-i maslahatkârâne ve hakîmânesi bozulduğu gibi; aynen öyle de, dünyanın eceli ve sekeratı olan kıyamet vakti muayyen olsaydı, kurûn-u ûlâ ve vustâ fikr-i âhiretten pek az müteessir olacaktı. Ve kurûn-u uhrâ, dehşet-i mutlaka içinde bulunup ne hayat-ı dünyeviyenin lezzeti ve kıymeti kalır ve ne de havf ve reca içinde ihtiyar ile itaatkârâne olan ubudiyetin ehemmiyeti ve hikmeti bulunurdu. Hem eğer muayyen olsa, bir kısım hakaik-i imaniye bedahet derecesine girer, herkes ister istemez tasdik eder. İhtiyar ve irade ile bağlı olan sırr-ı teklif ve hikmet-i iman bozulur. İşte bunun gibi çok maslahatlar için umûr-u gaybiye gizli kaldığından, herkes her dakikada hem ecelini, hem bekàsını düşündüğü için hem dünyaya, hem âhiretine çalışabildiği gibi, her asırda dahi hem kıyamet kopacağını, hem dünyanın devamını düşünebildiği için, hem dünyanın fâniliğinde hayat-ı bâkiyeye, hem hiç ölmeyecek gibi imaret-i dünyaya çalışabilir. Hem de musibetlerin vakti muayyen olsaydı, musibet başına gelen adam, musibetin intizarında o gelen musibetin belki on mislinden ziyade mânevî bir musibet, o intizardan çekmemesi için, hikmet ve rahmet-i İlâhiye tarafından gizli, perdeli bırakılmış. Ve ekser hâdisât-ı kevniye-i gaybiye böyle hikmetleri bulunduğundandır ki, gaybdan haber vermek yasak edilmiş. 1 لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ إِلاَّ اللّٰهُ düsturuna karşı hürmetsizlik ve itaatsizlik etmemek içindir ki, medâr-ı teklif ve hakaik-i imaniyeden başka olan umûr-u gaybiyeden izn-i Rabbânî ile haber verenler dahi, yalnız işaret suretinde perdeli ve kapalı ihbar etmişler. Hattâ Tevrat ve İncil ve Zebur’da Peygamberimiz hakkında gelen müjdeler ve haberler dahi bir derece perdeli ve kapalı gelmiş ki, o kitapların bir kısım tâbileri te’vil edip iman etmediler. Fakat itikadât-ı imaniyeye giren meseleleri tasrihle ve tekrarla ihbar etmek ve açık bir surette tebliğ etmek hikmet-i teklifin muktezası olduğundan, Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan ve Tercüman-ı Zîşânı (a.s.m.) umûr-u uhreviyeden tafsilen ve hâdisât-ı istikbaliye-i dünyeviyeden icmalen haber vermişler. Beşinci nokta: Hem her iki deccalın, asırlarına ait olan harikaları, onların bahsiyle ve münasebetiyle rivayet edildiğinden, onların şahıslarından sudûr edeceği telâkki ve tevehhüm edilmesinden, o rivayet müteşabih olmuş, mânâsı gizlenmiş, meselâ tayyare ve şimendiferle gezmesi... Hem meselâ, meşhur olmuş ki, İslâm Deccalı öldüğü vakit ona hizmet eden şeytan, İstanbul’da Dikilitaş’ta bütün dünyaya bağıracak 1 ve herkes o sesi işitecek ki, “O öldü.” Yani pek acip ve şeytanları dahi hayrette bırakan radyoyla bağırılacak, haber verilecek.
Şualar
·1936
·Beşinci Şuâ
· · ·
Demek bu Onuncu Sözde ve İşârâtü’l-İ’câz’daki ekseriyet-i mutlakanın tevafukatı, gizli bir işaret-i gaybiyeyi tazammun ediyorlar. Mecmuunda işaret bulunsa yeter. Her cüz’ünde işareti göstermek lâzım değildir; fakat her cüz işaretin malıdır ve onun hikmetine tâbidir. Size acele edip, en evvelki işaret olunan nüshayı göndermiştim. Az haşiyeleri sonra ilâve ettik. Bu defa Süleyman Efendiyle gönderilen nüshayla mukabele ediniz, tekmil ediniz ve Halil İbrahim Efendiyle gönderilen nüshayla, yine bu nüshayla mukabele ederek, sonra Âsım Beye gönderiniz. Bu defaki Hulûsi Beyin mektubunu size gönderdim. İşaret ettiğim iki kavs içerisinde bulunan kısım, Yirmi Yedinci Mektubun Dördüncü Zeylinde yazılacak. Kavsler haricinde bulunan ve üzerlerine kırmızı çizgi çekilenler yazılmayacaktır. Hafız Ahmed ve Mehmed Celâl ve Hâfız Veli gibi kalbi cezbeli dostlarıma ve tarik-i hakikatte sair kardeşlerimize selâm ediyorum. Hafız Veli ile çendan geç görüştük, fakat Hafız Veli’nin burada Mehmed Usta isminde, on senelik hâlis bir dostu bulunduğundan ve o Mehmed Usta benim sekiz senedir tarik-i âhirette gayet ciddî bir kardeşim olduğundan, Hafız Veli’ye de o münasebetle eski dost nazarıyla bakıyorum. O bana mektup yazmıştı; vakit bulamıyorum ki, mektubuna cevap vereyim. Ehl-i kalb için bazan sükût dahi bir konuşmaktır. 3 اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى Kardeşiniz Said Nursî Kardeşlerim, affedersiniz, bu intizamsız perişan mektupla sizinle konuşmak istemiyorum. Fakat müteaddit işlerle ve tetkikatla meşgul olduğumuz anda, sür’atli bir surette fikrimizin bir köşesiyle yazdık. Keçeli kâtibin hâli malûm. Kafasını başka yerde bırakmıştı; mektup perişan oldu. Onun için kusura bakmayınız. Tevafuktaki müdahale-i gaybiyeyi bir mektupta size böyle bir temsille beyan etmiştim. Meselâ, benim avucumda nohut, leblebi, üzüm, buğday gibi maddeler bulunsa, ben onları yere atsam, üzüm üzüme, leblebi leblebiye karşı sıralansa, hiç şüphe kalır mı ki, elimden çıktıktan sonra, gaybî bir el müdahale edip sıralamasın? İşte hurufat ve kelimat o maddelerdir; ağzımız o avuçtur. • • •
Barla Lâhikası
·1934
·( 242 )
· · ·
Cenâb-ı Hak, tîn ve zeytinle kasem vasıtasıyla azamet-i kudretini ve kemâl-i rahmetini ve büyük nimetlerini ihtar ederek, esfel-i sâfilîn tarafına giden insanın yüzünü o taraftan çevirip, şükür ve fikir ve iman ve amel-i salih ile, tâ âlâ-yı illiyyîne kadar terakkiyât-ı mâneviyeye mazhar olabilmesine işaret ediyor. Nimetler içinde tîn ve zeytinin tahsisinin sebebi, o iki meyvenin çok mübarek ve nâfi olması ve hilkatlerinde de medar-ı dikkat ve nimet çok şeyler bulunmasıdır. Çünkü, hayat-ı içtimaiye ve ticariye ve tenviriye ve gıda-yı insaniye için zeytin en büyük bir esas teşkil ettiği gibi; incirin hilkati, zerre gibi bir çekirdekte koca incir ağacının cihazatını saklayıp derc etmek gibi bir harika mucize-i kudreti gösterdiği gibi, taamında, menfaatinde ve ekser meyvelere muhalif olarak devamında ve daha sair menâfiindeki nimet-i İlâhiyeyi kasemle hatıra getiriyor. Buna mukàbil, insanı iman ve amel-i salihe çıkarmak ve esfel-i sâfilîne düşürmemek için bir ders veriyor. ÜÇÜNCÜ NÜKTE Sûrelerin başlarındaki huruf-u mukattaa İlâhî bir şifredir; has abdine, onlarla bazı işaret-i gaybiye veriyor. O şifrenin miftahı, o abd-i hastadır, hem onun veresesindedir. Kur’ân-ı Hakîm madem her zaman ve her taifeye hitap ediyor; her asrın her tabakasının hissesini câmi çok mütenevvi vücuhları, mânâları olabilir. Selef-i Sâlihîn ise, en hâlis parça onlarındır ki, beyan etmişler. Ehl-i velâyet ve tahkik, seyr ü sülûk-ü ruhaniyeye ait çok muamelât-ı gaybiye işârâtını onlarda bulmuşlar. İşârâtü’l-İ’câz tefsirinde, el-Bakara Sûresinin başında, i’câz-ı belâğat noktasında bir nebze onlardan bahsetmişiz; müracaat edilsin. DÖRDÜNCÜ NÜKTE Kur’ân-ı Hakîmin hakikî tercümesi kàbil olmadığını Yirmi Beşinci Söz ispat etmiştir. Hem mânevî i’câzındaki ulviyet-i üslûp ise tercümeye gelmez. Mânevî i’câzında olan ulviyet-i üslûp cihetinden gelen zevk ve hakikati beyan ve ifham etmek pek müşkül. Fakat yolu göstermek için bir iki cihete işaret edeceğiz. Şöyle ki:.. Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, وَمِنْ اٰيَاتِهِ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ وَاخْتِلاَفُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ 1 وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ 2 يَخْلُقُكُمْ فِى بُطُونِ اُمَّهَاتِكُمْ خَلْقًا مِنْ بَعْدِ خَلْقٍ فِى ظُلُمَاتٍ ثَلاَثٍ 3 خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضَ فِى سِتَّةِ اَيَّامٍ 4 يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ 5 لاَيَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ 6 يُولِجُ الَّيْلَ فِى النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِى الَّيْلِ وَهُوَ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ 7 gibi âyetlerle, o derece harika bir ulviyet-i üslûp ve i’câzkârâne bir cemiyet içinde hallâkıyetin hakikatini hayale tasvir ediyor, gösteriyor ki: “Sâni-i Âlem olan şu kâinatın ustası, iş başında olarak şems ve kameri hangi çekiçle yerlerine çakıyorsa, aynı çekiçle, aynı anda zerreleri yerlerine, meselâ zîhayatların gözbebeklerinde yerleştiriyor. Semâvâtı hangi ölçüyle, hangi mânevî âletle tertip edip açıyorsa, aynı anda, aynı tertiple gözün perdelerini açar, yapar, tanzim eder, yerleştirir. Hem Sâni-i Zülcelâl, mânevî kudretin hangi mânevî çekiciyle yıldızları göklere çakıyorsa, aynı o mânevî çekiçle, beşerin simasındaki hadsiz alâmet-i farika noktalarını ve zâhirî ve bâtınî duygularını yerlerine nakşediyor” diye ifade eder.
Mektubat
·1929
·Yirmi Dokuzuncu Mektup
· · ·
هكذا، فإن القرآن الحكيم يُبيّن أن فكرة عبادة البقر التي دخلت على شعوب موسى عليه السلام وغَرَست في قلوبهم، قَطَعَها وقتلها، بذبح بقرة واحدة. هكذا، فإن هذا الحدث الجزئي يُبيّن بعثًا عاليًا، ودرسًا حكيمًا، مفيدًا لكل شخص في كل وقت، بأسلوب عالي الإعجاز.
وبمثل هذا التفكير، عرف أن بعض الأحداث التاريخية المذكورة في القرآن الحكيم على هيئة حدث جزئي، هي في الحقيقة أطراف لقواعد عامة. بل، حتى في سبع فقرات من قصة موسى، المذكورة مرارًا وتكرارًا في سورة الأعراف، وفي رسالة "إعجاز القرآن"، قد بينا كيف أن كل جزء من هذه الفقرات الجزئية يمثل قاعدة عامة مهمة. وإن شئت، فاطلع على تلك الرسالة.
النقطة الثالثة:
ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُمْ مِنْ بَعْدِ ذَٰلِكَ فَهِيَ كَالْحِجَارَةِ أَوْ أَشَدُّ قَسْوَةً وَإِنَّ مِنَ الْحِجَارَةِ لَمَا يَتَفَجَّرُ مِنْهُ الْأَنْهَارُ وَإِنَّ مِنْهَا لَمَا يَشَّقَّقُ فَيَخْرُجُ مِنْهُ الْمَاءُ وَإِنَّ مِنْهَا لَمَا يَهْبِطُ مِنْ خَشْيَةِ اللَّهِ وَمَا اللَّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ
فبينما كان أحد المتردد يقول عند قراءة هذه الآية: "ما الفائدة، ولا العلاقة، ولا الحاجة في أن نذكر أحوالًا طبيعية مألوفة للحجارة، التي هي معروفة لكل الناس، في سياق أهم القضايا الكبرى؟"
فأجاب عن هذا الشك، من إلهام من إعجاز القرآن، بفكرة أن هناك بالفعل علاقة وحاجة. بل، هناك علاقة عظيمة، ومعنى مهم، وحقيقة ضرورية إلى درجة أن هذه الأمور قد تُبسط وتُختصر فقط بفضل إعجاز القرآن العجيب، ونعمته ورشاده.
نعم، فإن الإعجاز، وهو أساس إعجاز القرآن، والنعم الربانية والفهم الجميل، يدعون إلى أن يُعرض على الأغلبية من الناس، الذين هم جمهور القرآن، الحقائق العامة والقواعد العميقة والشاملة، بطريقة مألوفة وجزئية. وضد الناس العاديين، الذين تفكيرهم بسيط، يُعرض فقط أطراف الحقائق العظمى، وبشكل بسيط. وَهَـ
Sözler
·1921
·Yirminci Söz
·ترجمة آلية (qwen3-32b-sre)
· · ·
Hem Deccalın rejimine ve teşkil ettiği komitesine ve hükûmetine ait garip halleri ve dehşetli icraatı, onun şahsıyla münasebettar rivayet edilmesi cihetiyle mânâsı gizlenmiş. Meselâ, “O kadar kuvvetlidir ve devam eder; yalnız Hazret-i İsa (a.s.) onu öldürebilir, başka çare olamaz” 2 rivayet edilmiş. Yani, onun mesleğini ve yırtıcı rejimini bozacak, öldürecek, ancak semâvî ve ulvî hâlis bir din İsevîlerde zuhur edecek ve hakikat-i Kur’âniyeye iktida ve ittihad eden bu İsevî dinidir ki, Hazret-i İsa Aleyhisselâmın nüzulüyle o dinsiz meslek mahvolur, ölür. Yoksa onun şahsı bir mikrop, bir nezle ile öldürülebilir. Hem bir kısım râvîlerin kàbil-i hatâ içtihadlarıyla olan tefsirleri ve hükümleri, hadîs kelimelerine karışıp hadîs zannedilir, mânâ gizlenir. Vâkıa mutabakatı görünmez, müteşabih hükmüne geçer. Hem eski zamanda, bu zaman gibi cemaatin ve cemiyetin şahs-ı mânevîsi inkişaf etmediğinden ve fikr-i infirâdî galip olduğundan, cemaatin sıfat-ı azîmesi ve büyük harekâtı o cemaatin başında bulunan şahıslara verildiği cihetiyle, o şahıslar, harika ve küllî sıfatlara lâyık ve muvafık olmak için yüz derece cisminden ve kuvvetinden büyük bir acûbe cisim ve müthiş bir heykel ve çok harika bir kuvvet ve iktidar bulunmak lâzım geldiğinden öyle tasvir edilmiş. Vâkıa mutabakatı görünmüyor ve o rivayet müteşabih olur. Hem iki deccalın sıfatları ve halleri ayrı ayrı olduğu halde, mutlak gelen rivayetlerde iltibas oluyor; biri, öteki zannedilir. Hem Büyük Mehdînin halleri sâbık mehdîlere işaret eden rivayetlere mutabık çıkmıyor, hadîs-i müteşabih hükmüne geçer. İmam-ı Ali (r.a.) yalnız İslâm Deccalından bahseder. Mukaddime bitti, meselelere başlıyoruz. • • • Şimdilik o hâdisât-ı gaybiyenin yüzer misallerinden, mülhidler tarafından avâmın akidelerini bozmak fikriyle işâa edilen yirmi üç Meseleleri, tevfik-i Rabbânî ile, gayet muhtasar bir surette beyan edilecek. Ve o Meseleler mülhidlerin tahmini gibi zarar vermemekle beraber, herbiri bir lem’a-i i’câz-ı Nebevî olduğu görünmekle ve hakikî te’villeri ispat ve izhar edilmekle akîde-i avâmı kuvvetlendirmeye mühim bir sebep olmasını rahmet-i Rabbânîden rica edip hatîâtımı ve galatatımı afv ve mağfiret altına almasını Rabb-i Rahîmimden niyaz ederim. • • • Beşinci Şuâ’ın İkinci Makamı ve Meseleleri بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ BİRİNCİ MESELE: Rivayette var ki, “Âhirzamanın eşhas-ı mühimmesinden olan Süfyanın eli delinecek.” Allahu a’lem, bunun bir te’vili şudur ki: Sefahet ve lehviyat için gayet israf ile elinde mal durmaz, israfata akar. Darb-ı meselde deniliyor ki, “Filân adamın eli deliktir.” Yani çok müsriftir. İşte, “Süfyan israfı teşvik etmekle, şiddetli bir hırs ve tamaı uyandırarak insanların o zayıf damarlarını tutup kendine musahhar eder” diye bu hadîs ihtar ediyor; “İsraf eden ona esir olur, onun dâmına düşer” diye haber verir. İKİNCİ MESELE: Rivayette var ki, “Âhirzamanın dehşetli bir şahsı sabah kalkar, alnında 'Hâzâ kâfir' yazılmış bulunur.” 1 Allahu a’lem bissavab, bunun te’vili şudur ki: O Süfyan, kendi başına frenklerin serpuşunu koyup herkese de giydirir. Fakat cebir ve kanunla tâmim ettiğinden, o serpuş dahi secdeye gittiği için, inşaallah ihtida eder; daha herkes -yalnız istemeyerek- onu giymekle kâfir olmaz. ÜÇÜNCÜ MESELE: Rivâyette var ki, “Âhirzamanın müstebit hâkimleri, hususan Deccalın yalancı cennet ve cehennemleri bulunur.” 2 3 اَلْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ bunun bir te’vili şudur ki: Hükûmet dairesinde karşı karşıya kurulan ve birbirine bakan vaziyette bulunan hapishane ile lise mektebi, “Biri hûri ve gılmanın çirkin bir taklidi, diğeri azap ve zindan suretine girecek” diye bir işarettir.
Şualar
·1936
·Beşinci Şuâ
· · ·
Hem de tahakkuk etmiş: Kur’ân’ın herbir tarafında intişar eden makasıd-ı esasiye ve anasır-ı asliye dörttür. Onlar da, ispat-ı Sâni-i Vâhid ve nübüvvet ve haşr-i cismanî ve adalettir. Yani, hikmet tarafından kâinata irad olunan suallere şöyle: “Ey kâinat, nereden ve kimin emriyle geliyorsunuz? Sultanınız kimdir? Delil ve hatibiniz kimdir? Ne edeceksiniz? Ve nereye gideceksiniz?” kat’î cevap verecek, yalnız Kur’ân’dır. Öyleyse, Kur’ân’da makasıddan başka olan kâinat bahsi istitradîdir. Tâ san’atın intizamıyla Sâni-i Zülcelâle istidlâl yolu gösterilsin. Evet, intizam görünür. Ve kemâl-i vuzuh ile kendini gösterir. Sâni’in vücud ve kast ve iradesine kat’iyen şehadet eden intizam-ı san’at, kâinatın her cihetinde boynunu kaldırarak her canibinden lemean eden hüsn-ü hilkati nazar-ı hikmete gösteriyor. Güya herbir masnu birer lisan olup Sâniin hikmetini tesbih ediyor. Ve herbir nev’ parmağını kaldırarak şehadet ve işaret ediyor. Madem maksat budur ve madem kâinatın kitabından intizama olan rumuz ve işaratını taallüm ediyoruz. Ve madem netice bir çıkar. Teşekkülât-ı kâinat, nefsülemirde nasıl olursa olsun, bize bizzat taallûk etmez. Fakat o meclis-i âlî-i Kur’ânîye girmiş olan kâinatın her ferdi, dört vazife ile muvazzaftır. Birincisi: İntizam ve ittifakla Sultan-ı Ezelin saltanatını ilân... İkincisi: Herbiri birer fenn-i hakikînin mevzu ve müntehabı olduklarından, İslâmiyet fünun-u hakikiyenin zübdesi olduğunu izhar... Üçüncüsü: Herbiri birer nev’in nümunesi olduklarından, hilkatte cârî olan kavanîn ve nevâmis-i İlâhiyeye İslâmiyeti tatbik ve mutabık olduğunu ispat tâ o nevâmis-i fıtriyenin imdadıyla İslâmiyet neşvünema bulsun. Evet, bu hâsiyetle, din-i mübin-i İslâm, sair hevâ ve heves içinde muallâk ve medetsiz, bazan ışık ve bazan zulmet veren ve çabuk tagayyüre yüz tutan dinlerden mümtaz ve serfirazdır. Dördüncüsü: Herbiri birer hakikatın nümunesi olduklarından, efkârı hakaik cihetine tevcih ve teşvik ve tenbih etmektir. Ezcümle: Kur’ân’da kasemle temeyyüz etmiş olan ecram-ı ulviye ve süfliyeyi tefekkürden gaflet edenleri daima ikaz ederler. Evet, kasemat-ı Kur’âniye, nevm-i gaflette dalanlara kar’u’l-asâdır. Şimdi tahakkuk etmiş, şu şöyledir. Öyleyse, şek ve şüphe etmemek lâzımdır ki, mu’ciz ve en yüksek derece-i belâgatte olan Kur’ân-ı mürşid, esâlib-i Araba en muvafıkı ve tarik-i istidlâlin en müstakîm ve en vâzıhı ve en kısasını ihtiyar edecektir. Demek, hissiyat-ı âmmeyi tefhim ve irşad için bir derece ihtiram edecektir. Demek, delil olan intizam-ı kâinatı öyle bir vech ile zikredecek ki, onlarca mâruf ve akıllarına me’nûs ola. Yoksa delil, müddeâdan daha hafî olmuş olur. Bu ise, tarik-i irşada ve meslek-i belâgata ve mezheb-i i’câza muhaliftir. Meselâ, eğer Kur’ân deseydi, “Yâ eyyühennas! Fezada uçan meczup ve misafir ve müteharrik olan küre-i zemine ve cereyanıyla beraber müstakarrında istikrar eden şemse ve ecram-ı ulviyeyi birbiriyle bağlayan cazibe-i umumiyeye ve feza-yı gayr-ı mütenahîde dal ve budakları münteşir olan şecere-i hilkatten, anasır-ı kesireden olan münasebat-ı kimyeviyeye nazar ve tedebbür ediniz-tâ Sâni-i Âlemin azametini tasavvur edesiniz.” Veyahut, “O kadar küçüklüğüyle beraber bir âlem-i hayvanat-ı hurdebiniyeyi istiab eden bir katre suya, aklın hurdebiniyle temaşa ediniz-tâ Sâni-i Kâinatın herşeye kâdir olduğunu tasdik edesiniz.” Acaba, o halde delil müddeâdan daha hafî ve daha muhtac-ı izah olmaz mıydı? Hem de onlarca muzlim bir şeyle, hakikatı tenvir etmek veyahut onların bedahet-i hislerine karşı mugalâta-i nefis gibi bir emr-i gayr-ı mâkule teklif olmaz mıydı? Halbuki i’câz-ı Kur’ân pek yüksek ve pek münezzehtir ki, onun safî ve parlak dâmenine ihlâl-i ifham olan gubar konabilsin.
Muhakemat
·1911
·Sonraki Sayfa »
· · ·
Kâinat terkiplerindeki intizam, cereyan-ı ahvaldeki nizam, suretlerdeki garabet, nakışlarındaki ziynet, yüksek hikmetler, eşyadaki muhalefet ve mümaselet, câmidattaki muavenet, birbirinden uzak olan şeylerdeki tesanüd, hikmet-i âmme, inayet-i tâmme, rahmet-i vâsia, rızk-ı âmm, hayatlar, tasarruf, tahvil, tağyir, tanzim, imkân, hudus, ihtiyaç, zaaf, mevt, cehil, ibadet, tesbihat, daavat ve hâkezâ, pek çok sıfatlar lisanlarıyla Hâlık-ı Kadîm-i Kadîrin vücub ve vücuduna ve evsaf-ı kemâliyesine şehadet ettikleri gibi; Esmâ-i Hüsnâyı tilâvet ederek, Cenâb-ı Hakka tesbih ve Kur’ân-ı Hakîmi tefsir ve Resul-i Ekremin (a.s.m.) ihbaratını tasdik ediyorlar. Geçen lisanların tafsiline geçiyoruz. Şöyle ki: Kâinatta görünen tanzimat, nizamat, muvazenat, kabza-i tasarrufunda bir mizan ve nizam bulunan Hâlıkın vücub-u vücuduna delâlet etmekle 1 اَللّٰهُ لاٰۤ اِلٰهَ اِلاَّ اَللّٰهُ هُوَ cümlesini okur. Ve keza, kâinatta intizam ve ıttırad hüküm-fermadır. Bu iki sıfat, mutasarrıfın vahdetine ve bir olduğuna şehadet etmekle 2 اَللّٰهُ لاٰۤ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ hakikatini ilân ediyor. Ve keza semâvat sahifesini güneş ve yıldızlarla yazan kudretle, balarısıyla karıncanın sahifelerini hüceyrat ve zerratla yazan kudret bir olduğundan; اَللّٰهُ لاٰۤ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ ile meselenin ilânıyla Hâlıkın bir olduğuna delâlet ve şehadet eder. Ve keza, meselâ bulutla arz gibi câmid ve mütehalif şeylerde tecavüb ve muavenet, yani birbirinin hâcetine cevap vermek ve seyyarat gibi şemsten pek uzak olan yıldızların şemse veya birbirine tesanüd etmeleri, bütün eşyanın bir Müdebbirin idaresinde bulunduğuna şehadet ederek اَللّٰهُ لاٰۤ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ ile ilân eder. Ve keza, semâvatın yıldızlar gibi âsâr-ı muntazamadaki müşabehet ve arzın birbirine benzeyen çiçeklerinde, hayvanatındaki münasebet, Hâlıkın bir olduğuna delâletle şehadetini اَللّٰهُ لاٰۤ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ ile ilân eder. Ve keza, herbir zîhayat, çok isim ve sıfatların tecellîsine mazhardır. Meselâ, bir zîhayat vücuda geldiğinde Bâri isminin cilvesine, teşekkülünde Musavvir sıfatının cilvesine, gıdalandığı zaman Rezzak isminin cilvesine, hastalıktan şifa bulduğunda, Şâfi isminin tecellîsine, ve hâkezâ, tesirde mütesanit, âsârda mütehalif, çok sıfat ve isimlere mazhardır. Bu sıfatların ve isimlerin hedefleri bir olduğundan, elbette müsemmâları da bir olur. İşte her bir zîhayat, şu mazhariyetle Hâlıkın bir olduğuna dair olan şehadetini, 1 اَللّٰهُ لاٰۤ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ ile ilân eder. Ve keza, manzume-i şemsiyeyle balarısının gözleri arasındaki irtibat ve keyfiyetçe birbiriyle münasebetleri, ikisinin bir Nakkaşın nakşı olduğuna olan delâletlerini اَللّٰهُ لاٰۤ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ ile ilâm ediyorlar. Ve keza, zerrat arasındaki câzibenin, güneş ve yıldızlar arasında bulunan câzibeye kardeş olması, her iki kısmın da bir kalem-i vahidin yazısı olduğunu اَللّٰهُ لاٰۤ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ ile izhar ediyorlar. Ve keza, terkip ve mürekkebatta görünen intizam, o mürekkebattaki her zerrenin, lâyık mevziine konulmasıyla hasıl olmuştur. Binaenaleyh, o zerreleri, aralarındaki münasebetler bozulmamak şartıyla lâyık mevkilerine koyabilmek, ancak bütün o mürekkebatı yaratabilecek bir kudret sahibine hastır. İşte, zerrattaki intizam ve şu vaziyetin lisanıyla Allahu ekber diyerek, اَللّٰهُ لاٰۤ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ ’yu okur.
Mesnevi-i Nuriye
·1920
·Katre
· · ·
القرآن؛
• يضمّ كل كتب الأنبياء الذين اختلفت أزمانهم، ورسائل الأولياء الذين اختلفت مهاراتهم، وأعمال الأصفياء الذين اختلفت طباعهم،
• وجوهه الستّ مشرقة، ومحصّاة عن ظلمات الوهم والشبهات،
• ونقطة إسناده، بلا شك، الوحي السماوي والكلام الأزلي،
• وهدفه وغايته، بلا شك، السعادة الأبدية،
• داخله، بلا شك، هدى خالص،
• رأسه، بلا شك، أضواء الإيمان،
• أسفله، بلا شك، أدلة وبراهين،
• يمينه، بتجربة، تسليم القلب والضمير،
• شماله، بلا شك، إظهار العقل والاعتراف،
• ثمرته، بلا شك، رحمة الرحمن ودار الجنان،
• مقامه وطريقه، بلا شك، مقبول من الملائكة والناس والحيوان، كتاب سماوي.
سعيد النُّرسي
İşaratü'l-İ'caz
·Kuran Nedir Tarifi Nasildir
·ترجمة آلية (qwen3-32b-sre)
0.86
· · ·
لا إله إلا الله هو الموجد لكل الطالبين
لا إله إلا الله هو الموصوف لكل المُوحِّدين
لا إله إلا الله هو المحبوب الحق لكل المحبين
لا إله إلا الله هو المرغوب لكل المُريدِين
هاشية: لا إله إلا الله هو المقصود لكل المنيبين
لا إله إلا الله هو المقصود لكل الجنان
لا إله إلا الله هو الموجد لكل الأَنام
لا إله إلا الله هو الموجد في كل زمان
لا إله إلا الله هو المعبود في كل مكان
لا إله إلا الله هو المذكور بكل لسان
لا إله إلا الله هو المشكور بكل إحسان
لا إله إلا الله هو المنعم بلا إمتنان
**شرح**
لا إله إلا الله؛ هو الذي يكون موجودًا مع كل طالب، دائمًا جاهزًا لمن يطلبونه في كل لحظة.
لا إله إلا الله؛ هو الذي يصفه كل موحد بوجوده المقدس وصفاته.
لا إله إلا الله؛ هو الذي يحبه كل محب، وهو المحب الحق.
لا إله إلا الله؛ هو الذي يرغب فيه كل مريد، وهو المرغوب الذي يفوق كل رغبة، سواء في الدنيا أو الآخرة.
لا إله إلا الله؛ هو الذي يسعى إليه كل منيب، وهو الغاية التي لا غاية أفضل من رضاه ورؤيته.
لا إله إلا الله؛ هو الذي يسعى إليه كل قلب، وهو الغاية التي لا غاية أفضل من رضاه ورؤيته.
لا إله إلا الله؛ هو الخالق لكل مخلوق.
لا إله إلا الله؛ هو الموجود في كل زمان، دائمًا جاهزًا لمن يطلبونه.
لا إله إلا الله؛ هو المعبود في كل مكان، الذي يطيعه ويعبده كل موجود.
لا إله إلا الله؛ هو المذكور بكل لسان، وكل ذكر يُقال هو له، والكثير من الذكريات التي تخرج من الكائنات تشهد لوجوده العظيم.
لا إله إلا الله؛ هو المشكور بكل إحسان، وهو الذي ينعم بلا امتثال.
Lem'alar
·Yirmi Dokuzuncu Lema
·ترجمة آلية (qwen3-32b-sre)
0.86
· · ·
لا إله إلا الله هو المُحيي العليم
لا إله إلا الله هو المُغنِّي الكريم
لا إله إلا الله هو المُدَبِّرُ الحكيمُ
لا إله إلا الله هو المُربِّي الرَّحيمُ
لا إله إلا الله هو العزيزُ الحكيمُ
لا إله إلا الله هو العَلِيُّ القويُّ
لا إله إلا الله هو الوليُّ الغنيُّ
لا إله إلا الله هو الشَّهيدُ الرَّقِيبُ
لا إله إلا الله هو القَرِيبُ المُجيبُ
لا إله إلا الله هو الفَتَّاحُ العليمُ
لا إله إلا الله هو الخالِقُ الحكيمُ
لا إله إلا الله هو الرَّزَّاقُ ذو القُوَّةِ المَتِينُ
**شرح**
لا إله إلا الله؛ هو الذي يُحيي الأشياء الميتة، ويُحيي الموتى، ويُعطي الحياة لكل كائنات مباشرة بقدرته، وهو المُحيي، والعالم بكل شيء، سواء كان ذلك مخفياً أو مكشوفاً، صغيراً أو كبيراً، وهو عالم بكل شيء، وعلمه يشمل كل شيء منذ الأزل إلى الأبد.
لا إله إلا الله؛ هو الذي يُغني كل الكائنات، وغناها يأتي من خزائنه اللامتناهية، ويُظهر فواكه رحماته ونعمه أمام كل الكائنات، وهو الكريم الذي يعطي الكثير من الخير.
لا إله إلا الله؛ هو الذي يدير كل الكائنات بتنظيم ونظام، ويُوفر لها كل التدابير اللازمة لاستمرار حياتها، ويخلق كل شيء بحكمة، ويُعطيه النظام والتنظيم، ويوجهه نحو أهداف مفيدة، وهو المُدَبِّر الحكيم.
لا إله إلا الله؛ هو الذي يُربّي كل الكائنات حتى تصل إلى غاياتها في الخلق، ويُلبي كل احتياجاتها، ويُظهر لها رحمة وشفقة خاصة، وهو المُربِّي الرَّحيم.
لا إله إلا الله؛ هو الذي يغلب كل شيء بقدرته، وهو العزيز، ويخلق كل شيء بحكمة، ويُعطيه النظام والتنظيم، ويوجهه نحو أهداف مفيدة، وهو الحكيم.
لا إله إلا الله؛ هو الذي يعلو على كل شيء، وعلى كل درجات يمكن للعقل أن يتصورها، وهو العَلِي، وقوته تشمل كل الكون، وتحكمه في كل الكائنات، وهو القوي.
لا إله إلا الله؛ هو الذي يملك كل الكائنات، وغناه لا يُحتاج إلى شيء، وهو الولي الغني.
لا إله إلا الله؛ هو الذي يشاهد كل شيء، ويُراقب كل شيء، وهو الشَّهيد الرَّقِيب.
لا إله إلا الله؛ هو الذي قريب من عباده، ويجيب دعائهم، وهو القريب المُجيب.
لا إله إلا الله؛ هو الذي يفتح الأبواب، ويُظهر كل شيء بعلمه، وهو الفَتَّاح العليم.
لا إله إلا الله؛ هو الخالق الحكيم، الذي يخلق كل شيء.
لا إله إلا الله؛ هو الرَّزَّاق، ذو القوة المتينة، الذي يُعطي كل الكائنات ما تحتاجه.
Lem'alar
·Yirmi Dokuzuncu Lema
·ترجمة آلية (qwen3-32b-sre)
0.86
· · ·
اغفر ذنوبنا، أيها الكريم الرحيم الحليم، الذي يعفو عن العاصي ويمنحه فرصة التوبة، ويُعامله بلُطف، وهو الحليم العليم، الذي يعلم السرّ والجهر، ويحيط علمه بكل صغيرة وكبيرة، وهو العليم القديم، الذي خلق الكائنات جميعها، وغرس في قلوبها مشاعر مختلفة، ونشر أمامها ثمار الرحمة والنِّعَم العديدة، وهو الكريم الجواد، الذي يشمل كل شيء بالرحمة، ويُظهر رحمته الخاصة بالمؤمنين، وهو الرحيم.
اهدِنا إلى الصراط المستقيم، أيها الرب العزيز، الذي يُعِين كل كائن في الكون على احتياجاته، ويُربّيهم بنفسه، ولا يحتاج إلى وزيرٍ ولا عون، وهو الغني عن كل شيء، الذي يُعِين كل شيء في الكون عليه، لكنه لا يحتاج إلى شيء، وهو السميع العليم، الذي يُوجِّه الخلق إلى غايات خلقهم، ويُرشد من يشاء إلى الطريق الصحيح، وهو الهادي.
أحسن إليّ بالفضل، أيها الخالق العظيم، الذي خلق الكون من العدم، وسَمَّى نفسه بأسماء كثيرة، وهو البديع، الذي يُظهر جماله في خلقه، وهو الباقِي، الذي يدوم وجوده بكل أسمائه وصفاته وذاته، ولا يمكن أن يفنى أبدًا، وهو العادل، الذي خلق الكون بحساب دقيق، ويُعطي كل كائن احتياجاته بالعدل، ويُعاقب الظالمين ويُكافئ الصالحين، وهو الحاكم الحق، أيها الرب العظيم.
Mesnevi-i Nuriye
·Habbe
·ترجمة آلية (qwen3-32b-sre)
0.86
· · ·
الجزء الثالث:
القرآن؛
• هو الذي يضم جميع كتب الأنبياء الذين اختلفت أزمانهم، ورسائل الأولياء الذين اختلفت مشارقهم، وأعمال الأصفياء الذين اختلفت مهنتهم،
• وجوهه الستة مشرقة، خالية من الوهم والشبهات،
• ونقطة إسناده، بلا شك، الوحي السماوي والكلام الأزلي،
• وهدفه وغايته، بلا شك، السعادة الأبدية،
• وداخله، بلا شك، هدى خالص،
• وعلوه، بلا شك، أنوار الإيمان،
• وسفله، بلا شك، بينات وبراهين،
• ويمينه، بلا شك، تسليم القلب والضمير،
• وشماله، بلا شك، إظهار العقل والإقرار،
• ومثمره، بلا شك، رحمة الرحمن ودار الجنان،
• ومكانته ورتبته، بلا شك، كتاب سماوي مقبول من الملائكة والناس والحيوان.
كل صفة من صفات القرآن المذكورة في هذه الأجزاء الثلاثة قد أُثبتت أو ستُثبت ببرهان قاطع في مواضع أخرى. دعوتنا ليست مفردة، بل كل واحدة منها مبررة ببرهان قاطع.
Sözler
·Yirmi Besinci Soz
·ترجمة آلية (qwen3-32b-sre)
0.86
· · ·
الجزء الثالث:
القرآن؛
• هو الذي يضم جميع كتب الأنبياء الذين اختلفت أزمانهم، ورسائل الأولياء الذين اختلفت مشارقهم، وأعمال الأصفياء الذين اختلفت مهنتهم،
• وجوهه الستة مشرقة، خالية من الوهم والشبهات،
• ونقطة إسناده، بلا شك، الوحي السماوي والكلام الأزلي،
• وهدفه وغايته، بلا شك، السعادة الأبدية،
• وداخله، بلا شك، هدى خالص،
• وعلوه، بلا شك، أنوار الإيمان،
• وسفله، بلا شك، بينات وبراهين،
• ويمينه، بلا شك، تسليم القلب والضمير،
• وشماله، بلا شك، إظهار العقل والإقرار،
• ومثمره، بلا شك، رحمة الرحمن ودار الجنان،
• ومكانته ورتبته، بلا شك، كتاب سماوي مقبول من الملائكة والناس والجن.
كل صفة من صفات القرآن المذكورة في هذه الأجزاء الثلاثة قد أُثبتت أو ستُثبت ببرهان قاطع في مواضع أخرى. دعوتنا ليست مفردة، بل كل واحدة منها مبرهنة ببرهان قاطع.
Sözler
·Yirmi Besinci Soz
·ترجمة آلية (qwen3-32b-sre)
0.86
· · ·
Hulûsi Beyin fıkra sı. Yirmi Beşinci Söz, i’câz-ı Kur’ân ’ı çok parlak bir tarzda ispat eden, ehl-i Kur’ân ’a mesned , melce ve mahzen-i esrar ; ve gürûh-u isyan ve tuğyan ve küfrân a bütün levâzımat-ı harbiye yi câmi , mühlik bir silâhhane ; yıkılmaz, aşılmaz, geçilmez bir sur; burç ve barû su muhkem , mahûf ve müthiş bir kal’a-i polat ve beden dir. Hakikat böyle olmakla beraber, Kur’ânî sûr a dayanan Kur’ânî kal’aya iltica eden çok acip ve harika Kur’ânî esrar ın tetkik ine koyulan, Kur’ân’ı kendilerine delil-i şefî , imam , refik , muhafız bilen hâdimü’l-Kur’ân nam ına esrar-ı Kur’ân ’a inâyet-i Hak la muttali , hakaik-i Kur’ân ’a lütf-u Hak la âşina , rumuzat-ı Kur’ân ’a avn-i Hak la vâkıf , müdakkik , muarrif , mübeşşir Üstadımdan şunu öğrenmek istiyor ve bunu kalben cidden çok arzu ediyorum... Hulûsi • • •
Barla Lâhikası
·( 206 )
0.85
· · ·
Ahmed Galib’in Sözler hakkında bir fıkra sıdır. Âdem-i ilm-i hakikattir sözün, Tercüman-ı kenz ü vahdet tir sözün. Hazret-i Haktan atâ-yı mahz dır, Neş’e-i Şît-i hüviyettir sözün. Ders-i hikmetten bütün ulvî beyan , Misl-i İdrîs, pür-hikmet tir sözün. Mevc-i tûfân-ı dalâletten siper, Keşti-i Nuh-u selâmettir sözün. Sarsar-ı ilhaddan inkaz eden , Şû’le-i Hûd-u hidâyettir sözün. Tezkiyet-bahş-ı kulûb-u mü’minîn, Sâlihdâr-ı emanettir sözün. Vahdetin esrar ını ilân eden, Ol Halîl-veş asl-ı millet tir sözün. Bahş-ı zemzem eyler ehl-i hayrât a, İsmail-i feyz-i hürmettir sözün. Mahz-ı tahkiktir, hayâletten âlâ , Sırr-ı İshak-ı hakikattir sözün. Zümre-i Tâğutu hep berbâd eder, Lût gibi rükn-ü salâbet tir sözün. Hep kelâmullah-ı nâtık şerh idir, Kenz-i i’câz-ı risalettir sözün. Din-i Hakkın neşr ü tâmim i için, Fazl-ı İsrâil-i kudrettir sözün. Hak cemâl iyle kemâl in gösteren, Hüsn-ü Yûsuf’tan işarettir sözün. Yokluk içre , varlığa kaim olan , Sabr-ı Eyyub-u metânettir sözün. Mülhid firavunları gark eyleyen , Tûr-u Mûsâ-i şeriattır sözün. Serteser mizan-ı hikmet le rasîn , Çün Şuayb-ı emn ü adalet tir sözün. Ehl-i idlâli eden zîr ü zeber , Sanki Hârûn-u fesâhat tir sözün. Asker-i Câlûd küfrü mahveder, Savt-ı Dâvud-u hilâfettir sözün. Mârifet-i takvâ ve hikmet mülküne, Bir Süleyman-ı emâret tir sözün. Hâsılı dertlilere dermân eder, Dest-i Lukman-ı hazâkattir sözün. Ba’s-ü ba’del mevte kaim hüccetin, Çün Üzeyr mazhariyet tir sözün. Söz değil, özdür bütün tibyân ınız, Veçh-i Hakka hep işarettir sözün. Lübb-i lüb mârifettir mâ-hasal , Yüz yüze hakka itaattir sözün. Ehl-i şevke âb-ı hayat bahş eden , Hıdr-ı bahreyn-i velâyettir sözün. Bâr-ı sıkletten ukul ü kurtaran, Nur-u İlyas-ı riyazettir sözün. Kulluğun efdal ini izhâr eden , Zülkifl-i ibadettir sözün. Sed çeker kâfir olan ye’cüclere, Çünkü, Zülkarneyn-i kudret tir sözün. Sırr-ı tesbihatı telkin eyleyen, Misl-i Yûnus gavvâs-ı hakikat tir sözün. Rahmet-i Rahmân’ı hep tezkâr eder, Hamd-i Zekeriyya-yı rahmettir sözün. Tâb ile şerh-i kitab-ı Hak eder, İlm-i Yahyâ-i verasettir sözün. Mürdeyi ihyâ , körü bina eder, Nefha-i İsâ-yı fıtrattır sözün. Müjde-i peyman-ı kulûb-u ehl-i hak, Mâhi-i târik-i fetrettir sözün. Ahmed’in miracını eyler beyân , Şerh-i ahkâm-ı Nübüvvettir sözün. Hak Teâlâ daima pür-nur ede, Çünkü, irfân-ı saâdet tir sözün. Şân-ı Üstadda ne dersen Galiba, Ez ki, bir iman-ı hayret tir sözün. Ahmed Galib • • •
Barla Lâhikası
·( 101 )
0.85
· · ·
رسالة النور
إنها مظهر الأسماء والصفات العجيبة.
وإنها فضل إحسان من موعود رسالة النبوة إلينا.
إنها محيط مدرسة العقل في كنز الغيبي.
وإنها شمس التبيان المشرقة في هواء الظلام.
إنها نور الحقيقة القرآنية المنشر من مصباح المصباح.
وإنها حديقة واحدة في موسم الآثار.
إنها هدى في اكتشاف الفتح والإرشاد.
وإنها القبطان في سفينة النجاة إلى سر المقصود.
إنها نور الرب يزد في ليلة الظلام الجاهلي.
وإنها بستان فرح في قلوب المتألمة.
إنها نور العقل المنعكس من شمس القرآن.
وإنها جوهر التفاسير وجوهر معاني فرقد.
إنها شرف أهل البيت وتمجيد جواد العظيم.
وإنها اتباع أهل السنة وسلطان في بيئة المعرفة.
إنها أم الأمم في التعريف بالمعرفة والشفقة.
وإنها روح وفضاء القلب في جسم الولاية للولي.
إنها آتاء سبحان للمؤمنين في كوكب المحققين.
وإنها كوكب في سماء وحدة الوجود والطريق.
إنها الدرّ الواحد في بحر العلم والمعرفة.
وإنها محيط الأواخر في العلم والحقائق.
إنها برق برق في أشعة النقاء.
وإنها نفس الإحساس في التسليم والرضا والاحتياج.
إنها حقيقة القبلة الإيمانية لطلاب رسالة النور.
خالد إبراهيم (رضي الله عنه)
• • •
Emirdağ Lâhikası - I
·Mektup 61
·ترجمة آلية (qwen3-32b-sre)
0.85
· · ·
هذا فكر من أحمد غالب عن الكلمات.
كلمةٌ هي آدمٌ عالمُ الحقيقةِ،
كلمةٌ هي مُترجمُ كنزٍ ووحدةٍ.
من حضرة الحق تأتي مُهداةً،
كلمةٌ هي نشوةُ شعورِ الهويةِ.
كلمةٌ هي درسُ الحكمةِ، بيانٌ عاليٌ،
مثل إدريسٍ، كلُّها حكمةٌ.
كلمةٌ هي سدٌّ من عاصفةِ الضلالِ،
كلمةٌ هي سفينةُ نوحٍ السلامةِ.
كلمةٌ هي شرارةٌ تُحذرُ من الكفرِ،
كلمةٌ هي شرارةُ هودٍ الهدايةِ.
كلمةٌ هي تزكيةٌ تُمنحُ قلوبَ المؤمنينَ،
كلمةٌ هي صاحبُ الأمانِ.
كلمةٌ تعلنُ أسرارَ الوحدةِ،
كلمةٌ هي حليلاً، أصلُ الأمةِ.
كلمةٌ تُعطي زمزمَ لبني الخيرِ،
كلمةٌ هي إسماعيلُ، نعمةُ الحرمِ.
كلمةٌ هي نقاءُ التحقيقِ، أعلى من الهوى،
كلمةٌ هي سرُّ إسحاقَ الحقيقةِ.
كلمةٌ تُهلكُ زمرةَ الطاغوتِ،
كلمةٌ هي لوطٌ، عمودُ السلامةِ.
كلمةٌ هي كلامُ اللهِ الناطقِ،
كلمةٌ هي كنزُ الإعجازِ الرسالةِ.
لنشر الدينِ الحقِّ وتاميمِه،
كلمةٌ هي فضلُ إسرائيلَ القوةِ.
كلمةٌ تُظهرُ جمالَ الحقِّ،
كلمةٌ هي جمالُ يوسفَ، إشارةٌ.
كلمةٌ قائمةٌ بالوجودِ من العدمِ،
كلمةٌ هي صبرُ أيوبَ، الصبرِ.
كلمةٌ غارقةٌ في مُضلِّي الفراعنةِ،
كلمةٌ هي جبلُ موسى الشريعةِ.
كلمةٌ مُوازنةٌ بالحِكمةِ،
كلمةٌ هي شعيبٌ، الأمانُ والعدلُ.
كلمةٌ تُظهرُ أهلَ الإضلالِ،
كلمةٌ هي هارونٌ، فصاحةٌ.
كلمةٌ تُهلكُ جيشَ جالوتَ الكفرِ،
كلمةٌ هي صوتُ داودَ، الخلافةِ.
كلمةٌ تُظهرُ معرفةَ التقوى والحكمةِ،
كلمةٌ هي سليمانٌ، الممالكِ.
كلمةٌ تُداوي المرضى،
كلمةٌ هي يدُ لقمانَ، القوةِ.
كلمةٌ تُثبتُ الحجةَ بعد الموتِ،
كلمةٌ هي عزيرٌ، المظهريةِ.
كلمةٌ ليست مجردَ كلامٍ، بل هي الجوهرُ،
كلمةٌ هي طريقُ الحقِّ، إشارةٌ.
كلمةٌ هي لبُّ المعرفةِ،
كلمةٌ هي الامتثالُ للحقِّ.
كلمةٌ تُعطي أهلَ الشوقِ ماءَ الحياةِ،
كلمةٌ هي هودٌ، ساحلُ الولايةِ.
كلمةٌ تُخلصُ الأذنَ من الضيقِ،
كلمةٌ هي نورُ إلياسَ، التواضعِ.
كلمةٌ تُظهرُ أفضلَ العبيدِ،
كلمةٌ هي زلقيفِل، العبادةِ.
كلمةٌ تُسقِطُ الكافرينَ،
كلمةٌ هي زلكرنِينَ، القوةِ.
كلمةٌ تُعلِّمُ سرَّ التسبيحِ،
كلمةٌ هي مثلُ يونسَ، حارسُ الحقيقةِ.
كلمةٌ تُذكِّرُ رحمةَ الرحمنِ،
كلمةٌ هي حمدُ زكرياَ
Barla Lâhikası
·Mektup 101
·ترجمة آلية (qwen3-32b-sre)
0.85