Sekizinci Kısım Isparta hayatı Üstad Bediüzzaman’ın Barla’da 1950’den sonra kaldığı evin önden görünüşü
Tarihçe-i Hayat ·Isparta Hayatı 0.86
Sürgün Yolları, Şehirler ve Mekânların İzleri
Barla
Sekizinci Kısım Isparta hayatı Üstad Bediüzzaman’ın Barla’da 1950’den sonra kaldığı evin önden görünüşü
Tarihçe-i Hayat ·Isparta Hayatı 0.86
Altıncı Kısım Emirdağı hayatı Bediüzzaman Said Nursî’nin Emirdağı’nda kaldığı evin, çarşıdan penceresinin görünüşü
Tarihçe-i Hayat ·Emirdağ Hayatı 0.85
Celâl Bayar, Reisicumhur ; Zatınızı tebrik ederiz. Cenâb-ı Hak sizi İslâmiyet ve vatan ve millet hizmetinde muvaffak eylesin. Nur talebelerinden, onların namına Said Nursî • • •
Emirdağ Lâhikası - II ·( 11 ) 0.85
Yedinci Kısım Afyon hayatı Üstad Bediüzzaman Hazretleri Afyon Mahkeme koridorunda beklerken
Tarihçe-i Hayat ·Afyon Hayatı 0.85
Aziz kardeşlerim; Sakın bu fıkra nın vasıtasıyla o sırr-ı mahrem i fâş etme yin ve o risale yi de araştırmayın. Yalnız bu fıkra yı zararsız görseniz has lara gösterebilirsiniz. • • •
Kastamonu Lâhikası ·( 56 ) 0.84
Ahmed Galib’in Sözler hakkındaki Arabî fıkra sıdır. مُقِيمُ السُّنَّةِ بِاْلاِجْتِهَادِ - قِوَامُ الدِّينِ فِى يَوْمِ الْفَسَادِ سَلَلْتَ السَّيْفَ عَلَى الَّذِينَ ضَلُّوا - عَنِ الْحَقِّ وَهُمْ اَهْلُ الْعِنَادِ بَيَانُكَ كَانَ صَمْصَامًا شَدِيدًا - عَلٰى اَهْلِ الضَّلاَلةِ وَ اْلاِرْتِدَادِ وَنَادَيْتَ اْلجَوَانِبَ هَلْ اَجَابُوا - اِلٰى نَهْجِ الْحَقِيقَةِ وَالسَّدَادِ اَجَابَ اَهْلُ قَلْبٍ طَاۤئِعِينَ - وَتَهْتَزُّ الْقُلُوبُ بِالْوَدَادِ َلاَنْتَ دَعَوْتُهُمْ سِرّاً وَجَهْراً - لَقَدْ جَاؤُوكَ مِنْ اَقْصَى الْبِلاَدِ فَمَا اسْتَغْنَوْا عَنِ اْلاٰياَتِ طُرّاً - ِلاَنَّهُمْ اَتَوْكَ بِاِعْتِمَادِ رَأَوْا فِى نُطْقِكُمْ نُورًا جَلِيًّا - فَيَوْمًا بَعْدَ يَوْمٍ مُسْتَزَادٌ فَتَحْتَ عَلَيْهِمْ اَبوَابًا كَثِيرًا - مِنْ اَقْسَامِ الْعُلُومِ بِالرَّشَادِ جَزَاكَ اللّٰهُ مِنْ خَيْرٍ كَثِيرٍ - وَاَعْطَاكَ الصَّفَا فِى كُلِّ وَادٍ وَيَحْفَظُ قَلْبَكُمْ مِنْ كُلِّ هَمٍّ - وَاٰثَارَكَ مِنْ طَوْرِ الْكَسَادِ يُرَوِّجُ نُطْقَكُمْ فِى سُوقِ حِكْمَةٍ - بِاَنْوَارِ اِلٰى يَوْمِ التَّنَادِ اَلاَ لاَتَرْتَعِبْ عَنْ دَعْوَةِ النَّاسِ - فَبَشِّرْ قَلْبَهُمْ وَاللّٰهُ هَادِى AÇIKLAMA Sen ki içtihad ve mücahede yle, sünnet i ihya edip, ikame ettin, Şu asrın fesad gününde dini kuvvetlendirip, yücelttin. Mânevî kılıç çektin hak yoldan sapanlara, Ehl-i inad olup sapıtanlara Dalâlet ehline karşı sözlerin sanki şimşekten bir kılıçtı, Dinden dönenlerin önüne hem de ek şedîd çıktı. Her tarafa nida ettin, Hak ka gelin! Cevap verin! Nur a gelin! Hakikat yoluna girip, sıdk ve ihlâs ile her an sağlam durun! Hakta nur la giden ehl-i kalb , sana itaatle cevap verdiler, Muhabbetle dolan kalbler, aşk ve heyecanla coşup titrediler. Evet sen onları gerek gizli, gerek açık Hak ka davet ettin, En uzak beldelerden sana şevkle gelenleri nurlar a bend ettin. Hak yolunda gördüler seni, istemediler delillerle isbat, Çünkü inanmışlar doğruluğuna, sana etmişlerdi itimad. Sözlerinizde gördüler, kalbler aydınlatan zahir parlak bir nur , Gün be-gün artıyordu, kalblerde nur , yüzlere aksetmişti sürür. Açmıştın Hak ka giden çok kapıları, avam dan havass a kadar, Esma ve sıfat tan akseden, muhtelif ilimler tâ arş a kadar. Mücahedenize mükâfat en, Allah size versin hayr-ı kesir , Ağlayan gönlünüze, her yerde insin sürür ve safa-yı kebir . Korusun kalbinizi Allah, her türlü sıkıntı gam ve kederden, Korusun Mevlâ eserlerinizi, her türlü zıya’ ve heder den. Hakîm ismine mazhar Sözler , bulsun hikmet çarşısında itibar, Asrın karanlığını tard ile, nur landırsın kıyamet e kadar. Ey Üstad çekinme, Kur’ân’a çağır, insanları Hak ka et davet, Mükâfatı müjdele, kalbleri sevindir, Allah’tandır hidayet . Ahmed Galib • • •
Barla Lâhikası ·( 102 ) 0.84
…
Maatteessüf , ben burada bütün bütün yalnız kaldığım için, çok ehemmiyetli hakikat ler yazılmadan, kaydedilmeden geldiler ve gittiler. Kuleönü’nün hâlis ve ciddî ve mübarek çalışkanlarına ve İslâm köyünün sadık ve gayretli ve kesretli talebelerine ve Barla’da vefadar ve kıymetli dostlarıma ve bilhassa Eğirdir’de fedakâr ve vefadar Hakkı ve Mehmed gibi kardeşlerime ve sair umum ihvan ıma binler selâm ve dualar. Dualarınıza kuvvetli itimat eden ve çok muhtaç bulunan kardeşiniz Said Nursî • • •
Kastamonu Lâhikası ·( 3 ) 0.84
Müzeyyene’nin diğer bir fıkra sı Üstadım; Kıymettar risale lerinizi okuyan, elbette kilitli sandık içinde münevver kalan sönük kalbleri, gümüşten yapılmış altınla yaldızlanmış birer anahtar hükmündeki risale lerle açtığına ve kalbinin kurtulmasına ve parlamasına binaen kemâl-i memnuniyet le Cenâb-ı Mevlâ ya şükür ler ve risale lerin intişar ına çalışanlara teşekkürler etmemek kabil değildir. Ah, vefasız dünyanın telâşe si ve elem i ve kederi beni Nurlar a hizmetten alıkoyuyor. Hakkıyla çalışamadığımdan ve kardeşlerim gibi Nurlar a hizmet edemediğimden kalbim öyle muazzep oluyor ki, tarif edemem. Bugünlerde dediler ki, “Af varmış, Üstad İstanbul’a gidiyormuş” demeleriyle, bir cihet te memnun oldum ki, Üstadım esaret ten kurtuldu. Ve bir cihet te zannettim ki, bütün Atabey’in dağları başıma düşüyor, müteessir oldum. Affınıza ve bedbaht insanların eziyetinden kurtulmanıza teşekkürlerle beraber tebrik ediyorum. Fakat bu nurlu ve kıymetli risale lerin sahibi bizden uzaklaşmasına gönül razı olmuyor. Barla dağlarında bizi ve bu etrafı nurlandıran, bizlerden uzaklaşmamalı. Uzaklaşmasını kim arzu eder? Barla çok bahtiyar dır ki, en evvel ve her vakit, o taze ve şirin risale leri herkesten evvel, bizzat şifahen Üstaddan işitebilirler. Müzeyyene • • •
Barla Lâhikası ·( 240 ) 0.84
On Üçüncü Mektup 2 وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ1 بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ 4 وَالْمَلاَمُ عَلٰى مَنِ اتَّبَعَ الْهَوٰى3 اَلسَّلاَمُ عَلٰى مَنِ اتَّبَعَ الْهُدٰى Aziz kardeşlerim; Hal ve istirahatimi ve vesika için adem-i müracaatımı ve hal-i âlem siyasetine karşı lâkaytlığımı pek çok soruyorsunuz. Şu sualleriniz çok tekerrür ettiğinden, hem mânen de benden sorulduğundan, şu üç suale Yeni Said değil, belki Eski Said lisanıyla cevap vermeye mecbur oldum. BİRİNCİ SUALİNİZ: İstirahatin nasıl? Halin nedir? Elcevap: Cenâb-ı Erhamürrâhimîne yüz bin şükrediyorum ki, ehl-i dünyanın bana ettiği envâ-ı zulmü, envâ-ı rahmete çevirdi. Şöyle ki: Siyaseti terk ve dünyadan tecerrüt ederek bir dağın mağarasında âhireti düşünmekte iken, ehl-i dünya zulmen beni oradan çıkarıp nefyettiler. Hâlık-ı Rahîm ve Hakîm, o nefyi bana bir rahmete çevirdi. Emniyetsiz ve ihlâsı bozacak esbaba maruz o dağdaki inzivayı emniyetli, ihlâslı, Barla dağlarındaki halvete çevirdi. Rusya’da esarette iken niyet ettim ve niyaz ettim ki, âhir ömrümde bir mağaraya çekileyim... Erhamürrâhimîn, bana Barla’yı o mağara yaptı, mağara faidesini verdi. Fakat sıkıntılı mağara zahmetini zayıf vücuduma yüklemedi. Yalnız, Barla’da, iki üç adamda bir vehhamlık vardı. O vehhamlık sebebiyle bana eziyet verildi. Hattâ o dostlarım, güya istirahatimi düşünüyorlar. Halbuki, o vehhamlık sebebiyle, hem kalbime, hem Kur’ân’ın hizmetine zarar verdiler. Hem ehl-i dünya bütün menfilere vesika verdiği ve cânileri hapisten çıkarıp affettikleri halde, bana zulüm olarak vermediler. Benim Rabb-i Rahîmim, beni Kur’ân’ın hizmetinde ziyade istihdam etmek ve Sözler namıyla envâr-ı Kur’âniyeyi bana fazla yazdırmak için, dağdağasız bir surette beni şu gurbette bırakıp, bir büyük merhamete çevirdi. Hem ehl-i dünya, dünyalarına karışabilecek bütün nüfuzlu ve kuvvetli rüesaları ve şeyhleri kasabalarda ve şehirlerde bırakıp akrabalarıyla beraber herkesle görüşmeye izin verdikleri halde, beni zulmen tecrit etti, bir köye gönderdi. Hiç akraba ve hemşehrilerimi, bir iki tanesi müstesna olmak üzere, yanıma gelmeye izin vermedi. Benim Hâlık-ı Rahîmim, o tecridi benim hakkımda bir azîm rahmete çevirdi. Zihnimi sâfi bırakıp, gıll ü gıştan âzâde olarak, Kur’ân-ı Hakîmin feyzini, olduğu gibi almaya vesile etti. Hem ehl-i dünya, bidayette, iki sene zarfında iki âdi mektup yazdığımı çok gördü. Hattâ şimdi bile, on veya yirmi günde veya bir ayda bir iki misafirin sırf âhiret için yanıma gelmesini hoş görmediler, bana zulmettiler. Benim Rabb-i Rahîmim ve Hâlık-ı Hakîmim, o zulmü bana merhamete çevirdi ki, doksan sene mânevî bir ömrü kazandıracak şu şuhûr-u selâsede, beni bir halvet-i mergubeye ve bir uzlet-i makbuleye koymaya çevirdi. Elhamdü lillâhi alâ külli hal; işte hal ve istirahatim böyle... İKİNCİ SUALİNİZ: Neden vesika almak için müracaat etmiyorsun? Elcevap: Şu meselede ben kaderin mahkûmuyum, ehl-i dünyanın mahkûmu değilim. Kadere müracaat ediyorum. Ne vakit izin verirse, rızkımı buradan ne vakit keserse, o vakit giderim. Şu mânânın hakikati şudur ki:
Mektubat ·1929 ·On Üçüncü Mektup
Âhiret hemşirelerimizden ve Risale-i Nur talebelerinden Müzeyyene’nin fıkrasıdır. Muhterem Üstadım; Şu fâni dünyanın elemlerine gark olan gözlerim, sizin feyizli, nurlu Sözlerinize ve tesirli ve şifalı risalelerinize, can ü gönülden merbut oldukça ve okudukça, risaleleriniz ne kadar büyük bir mürşid olduğunu hiçbir şeyle tarif edemem. Evet, şu dünyaya, şu zamana çöken zulmet ve gaflet perdelerini Sözleriniz yırtıyorlar, parçalayıp o zulmeti ve gafleti dağıtıyorlar. Hangi akıl var ki, hakikat perdesini görüp de, o hakikat perdesinde nur-u hakikat parlarken, onlara gözünü yumup, zulmet perdesine atılmış olsun? Ben de inşaallah zulmete atılmam. Artık güçlükle bahtiyar olup da tekrar bedbaht olamam. Üstadım, ben sair kardeşlerim gibi sizden bizzat ders almaktan mahrumum. Fakat haftada veya bir ayda, âlî Sözlerinizden gıyabî bir ders alıyorum tasavvuruyla dinliyorum. Gûya bizzat sizden ders alıyorum. Bütün gün ehl-i İslâmın selâmetini ve şu halimin zulmetten nura dönmesini, siz başta ve önde, biz arkada Cenâb-ı Hakka yalvaralım. Cenâb-ı Mevlâm hayırlısıyla ihsan buyursun. Fazla söylemeye lisanım, aczim, kusurum bırakmıyor. Kusurumuzu Üstadımıza itiraf ediyorum. İnşaallah, risalelerin tesiriyle, birgün olur da, müstakim Lütfü Efendi gibi ehl-i takvâ kardeşlerimiz misillû, biz dahi gayr-ı ihtiyarî ve istemeyerek işlediğimiz ahvalden Sözlerinizin irşadıyla kurtuluruz. Zekâi kardeşimizden On Yedinci Söz, On Sekizinci Mektup, Yirminci Mektup ve Otuz Üç Pencereli nurlarla parlayan kıymetli risaleleri aldık. Mütalâa ediyoruz. Hakikî Üstadımız olan Hazret-i Kur’ân elimizdedir. Müzeyyene • • •
Barla Lâhikası ·1934 ·( 239 )
Müzeyyene’nin diğer bir fıkrası Üstadım; Kıymettar risalelerinizi okuyan, elbette kilitli sandık içinde münevver kalan sönük kalbleri, gümüşten yapılmış altınla yaldızlanmış birer anahtar hükmündeki risalelerle açtığına ve kalbinin kurtulmasına ve parlamasına binaen kemâl-i memnuniyetle Cenâb-ı Mevlâya şükürler ve risalelerin intişarına çalışanlara teşekkürler etmemek kabil değildir. Ah, vefasız dünyanın telâşesi ve elemi ve kederi beni Nurlara hizmetten alıkoyuyor. Hakkıyla çalışamadığımdan ve kardeşlerim gibi Nurlara hizmet edemediğimden kalbim öyle muazzep oluyor ki, tarif edemem. Bugünlerde dediler ki, “Af varmış, Üstad İstanbul’a gidiyormuş” demeleriyle, bir cihette memnun oldum ki, Üstadım esaretten kurtuldu. Ve bir cihette zannettim ki, bütün Atabey’in dağları başıma düşüyor, müteessir oldum. Affınıza ve bedbaht insanların eziyetinden kurtulmanıza teşekkürlerle beraber tebrik ediyorum. Fakat bu nurlu ve kıymetli risalelerin sahibi bizden uzaklaşmasına gönül razı olmuyor. Barla dağlarında bizi ve bu etrafı nurlandıran, bizlerden uzaklaşmamalı. Uzaklaşmasını kim arzu eder? Barla çok bahtiyardır ki, en evvel ve her vakit, o taze ve şirin risaleleri herkesten evvel, bizzat şifahen Üstaddan işitebilirler. Müzeyyene • • •
Barla Lâhikası ·1934 ·( 240 )
بِاسْمِ مَنْ (تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَاْلاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ) اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ اَيَّامِ الْفِرَاقِ 1 Aziz, sıddık, vefâdâr, sebatkâr kardeşlerim, Cenâb-ı Hakka yüz binler şükür ve hamd olsun. Sizin gibi sadık, ciddî, faal zâtları Risale-i Nur’un etrafında toplayıp bağlamış; iman ve Kur’ân hizmetinde kuvvetli ve nurlu kalemlerini çalıştırtıyor. Kardeşlerim, bu defa irsâlâtınız o kadar beni memnun ve minnettar etti ki, herbir sahifesi bir kıymettar hediye ve güzel bir mektup hükmünde göründü, hüzünlerimi, gamlarımı izale edip ve kalbimi sürur ve sevinçle doldurdu. Cenab-ı Erhamürrâhimîn onların hurufları adedince size rahmet etsin ve sizden razı olsun. Hâfız Ali kardeşim; Bir zaman Barla’da Cuma gecesinde dua ederken, senin “Âmin” sesini iki defa sarihan işittim. Arkama baktım, dedim: “Hâfız Ali ne vakit gelmiş?” Dediler: “O burada yoktur.” Ben şimdi o vâkıadan diyebilirim ki, üç dört saat mesafeden duâma âmin’ini işittirmesi, otuz günlük mesafeden buradaki zaif davet ve duama kuvvetli ve tesirli bir âmin hükmünde olan yazıların imdadıma yetişmesi çok mânidar bir tevafuktur. Sıddık Sabri; Senin cisminde (ayağında) kardeşliğimin sikkesini gördüğüm zaman bir hiss-i kablelvuku ile kalbime geldi: Bu zât mühim bir vakitte bana çok ehemmiyetli bir kardeşlik edecek. Ve muvaffak oldun, yaptın. Allah senden ebeden razı olsun. Abdülmecid’e, Beşinci Şuayı haber vermiştim, cevap gelmedi. Belki ihtiyâten sükût ettiler, göndermedim. Siz, evvelce muhabere ediniz, sonra gönderebilirsiniz. Eğer Hastalar Risalesini bana gönderirseniz, İhtiyarlar Risalesi de beraber olsa daha iyi olur. Mektubunuzda selâm gönderen vefadar kardeşlerime binler selâm. Bugünlerde mânevî bir muhaverede bir sual ve cevabı dinledim. Size bir kısa hülâsasını beyan edeyim. Biri dedi: Risale-i Nur’un iman ve tevhid için büyük tahşidatları ve küllî techizatları gittikçe çoğalıyor. Ve en muannid bir dinsizi susturmak için yüzde birisi kâfi iken, neden bu derecede hararetle daha yeni tahşidat yapıyor? Ona cevaben dediler: Risale-i Nur, yalnız bir cüz’î tahribatı, bir küçük haneyi tamir etmiyor; belki küllî bir tahribatı ve İslâmiyeti içine alan dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kaleyi tamir ediyor. Ve yalnız hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslaha çalışmıyor; belki bin seneden beri tedarik ve teraküm edilen müfsit âletlerle dehşetli rahnelenen kalb-i umumî ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun, bâhusus avâm-ı mü’minînin istinadgâhları olan İslâmî esaslar ve cereyanlar ve şeâirler kırılmasıyla, bozulmaya yüz tutan vicdan-ı umumîyi Kur’ân’ın i’câzıyla o geniş yaralarını, Kur’ân’ın ve imanın ilâçlarıyla tedavi etmeye çalışıyor. Elbette böyle küllî ve dehşetli rahnelere ve yaralara hakkalyakîn derecesinde ve dağlar kuvvetinde hüccetler, cihazlar ve bin tiryak hâsiyetinde mücerrep ilâçlar, hadsiz edviyeler bulunmak gerektir ki, bu zamanda, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın i’câz-ı mânevîsinden çıkan Risale-i Nur, o vazifeyi görmekle beraber, imanın hadsiz mertebelerinde terakkiyat ve inkişafata medardır, diyerek uzun bir mükâleme cereyan etti. Ben de tamamen işittim, hadsiz şükrettim. Kısa kesiyorum. Bu hâdise münasebetiyle yine bugünlerde hatırıma gelen bir vâkıayı beyan ediyorum.
Kastamonu Lâhikası ·1940 ·( 23 )
Aziz kardeşlerim; Sizlere hergün birer uzun mektup yazmak hakkınız varken, maatteessüf üç seneden beri size göndermek için yazdığım bir mektup şimdiye kadar bekliyor, eski sakomun cebinde duruyor. Demek Risale-i Nur, ehl-i dünya dinsizlerine çok dehşet vermiş ki, dünyalarına karışmadığım halde bu tazyikatı yapıyorlar. Her neyse... Hiç unutamadığım sebatkâr, ciddî kardeşlerime, hususan ikinci vatanım Barla’daki vefadar sıddıklara pek çok selâm ve dua ederim. Binler hasret ve iştiyakla sizleri düşünen ve her yirmi dört saatte belki yüz defa duayla tahattur eden ve duanıza muhtaç olan,.. Said Nursî • • •
Kastamonu Lâhikası ·1940 ·( 24 )
…
Necmeddin ŞAHİNER, Son Şahitler-I) Yazar: Sorularla Risale Kategorileri: İ Okunma sayısı : 3.925 Sayfayı Word veya Pdf indir
Tanıyanların Dilinden ·İHSAN ÜSTÜNDAĞ 0.84
…
Üstad Kastamonu’da iken çok kalem yetişti. Risalelerde isimleri vardır. Şükrü Efe’nin kabri Sav kabristanında... Üstad’ımızın mektuplarında bu zattan bahisler var: ‘Bu zamanda Risale-i Nur’a ekmekten ziyade ihtiyaç var ki; çiftçiler, çobanlar, yörük efeler (Haşiye) hacat-ı zaruriyeden ziyade bir hacat-ı zaruriyeyi, Risale-i Nur’un hakaikını görüyorlar. (Haşiye) : (Haşiye) : Bilhassa Risale-i Nur kahramanlarından Şükrü Efe ve bilhassa dağ kumandanı Çoban Veli’nin ve yörük aşiretlerinden Bahadır Süleyman’ın ve emsalinin gayretlerine işarettir.’ (Kastamonu Lâhikası, 82. Mektup ) ‘Medrese-i Nuriye kahramanlarından Şükrü Efe’nin
…
’ " (Emirdağ Lahikası-I, 58. Mektup, s. 96) "Üstad Tasarrufunu Rüyalarımızda Devam Ettirirdi" "Üstad’dan bir mektup, bir risale geldiğinde önce Hüsrev Ağabeye gelir, o da kaç tane lazımsa el yazmasıyla çoğaltırdı. Biz de Sav, Kuleönü gibi yerlerde hemen çoğaltırdık. Çoğalttığımız mektupları Hüsrev Ağabeye verirdik. Zarflar hazırdır. Kimi Eğirdir, kimi Atabey, kimi Isparta gibi muhtelif postahanelerden gönderilirdi. Sonra teksir makinesi geldi, binlerce çoğaltılmaya başlandı. Her ne kadar elektrik yoksa, elle çevrilse bile birden 500 nüsha çıkarırdı. Önce mumlu kâğıda yazılırdı, mürekkebi dökülür, ‘trak, trak, trak’ diye çevrilirdi. Önüne 100 tabaka kâğıt koyardık. Makine ekserî amcam İbrahim Gül’ün evinde çalıştı. Başka evlerde de oldu. Amcamın evinin odaları genişti. Gece yarılarına kadar kâğıtları odanın içinde harman eder, teksir eder, sayfa numaralarına göre dizer, cildi hazırlardık." "Bize üç saat uyku kâfi gelirdi. Üstad Sav’a gelir, hemen dönerdi; Sav’da kalmazdı, hiç gecelemedi. Ama manevi tasarrufu devam ederdi. İşte o çalışmalar sırasında Üstad’ımız hep arkadaşları rüyasında ziyaret ve taltif ederdi; manevi tasarrufu devam ederdi. Riya olmasın, çok defa Üstad beni de rüyamda iki elleriyle okşayıp taltif etti. Orada çalışanlar ‘Bu gece Üstad geldi.’ diye birbirimize anlatırdık." "Risaleler Parça Parça Yazıldı, Sonra Toplandı" " Risaleler Kur’an-ı Azimüşşan’ın ilk hâli gibi parça parça idi; sonra toplanırdı... Mesela, Üstad, Asâ-yı Mûsâ için taksimü’l-a’malle yazsınlar, diye mektup gönderdi, sonra ciltlensin, adı da 'Asâ-yı Mûsâ' olsun diye mektup geldi. Kitaplarda vardır: ‘Kardeşlerim! Asâ-yı Mûsâ mecmuasının yazmasında bir tedbir hatırıma geldi: Taksimü’l-a’mal ile beş-altı zat, aynı kıt’ada her biri bir kısmını yazsın; daha çabuk ve daha kolay olur. Hem usandırmaz, hem -büyüklüğü için- yazmak cesaretini kırmaz.’ " (Emirdağ Lâhikası-I, 79. Mektup) "Üstad’dan gelen mektuplardaki istekleri farz gibi tutarlardı o eski talebeler... Babam vefat ettikten sonra, Mustafa Gül amcam, Ali Gül amcam ve ben yukarı mahallede; Hacı Hafız, Mustafa Yıldız, Salih Yıldız, Ahmet Altuğ, Süleyman Altuğ aşağı mahallede risaleleri çoğaltırdık." "O zamanlar lüks lambası bile yok. Gaz karneyle... Fakat Risalelere intihap edenler sıkıntı çekmezdi. Gece babam Hafız Mehmet Gül’le risale yazardık. Amcam Mustafa Gül teksirin erbabıydı, 500 tane birden basardı. Teksir makinesi çok gizli olarak diğer amcam İbrahim Gül’ün evinde bulunur ve orada baskı yapılırdı." "Savcı, Üstad’ın Eşyalarını Sattırdı, Parasını da Vermedi" "Denizli Homa’da Beşinci Şua yakalanıyor
…
Üstad o kadar mahremdir dediği hâlde yakalanıyor... Nur talebeleri, Isparta Hapishanesi’nde toplanıyor. Üstad’ı da Kastamonu’dan getirdiler. Üstad geldiğinde bütün eşyası bir valizde, savcının rızasıyla dışarıda satılıyor. Savcı parayı alıyor, vermiyor. Beraatten sonra Rüştü Çakın parayı alacağım dese de Üstad, ‘Yok, ben hakkımı helâl ettim, mahşerde o bedbaht gelsin de hakkımı alayım diye güneşin altında bekleyemem.’ diye mâni oluyor." "Buradan köyden hapistekilere evde ne varsa tarhana, bulgur,
Tanıyanların Dilinden ·TEVFİK GÜL 0.84
Kastamonu
…
Safranbolulu muhlis , metin kardeşimiz Mustafa Osman, “Buradaki kardeşlerime bir iki mektup gönderdim” diyor; mektupların cevabını alamadığından telâş etmiş. Etmesin. İhtiyata binaen ve Isparta vasıtasıyla muhabere ye itimaden ona ayrı mektup yazılmamış; merak etmesinler. Kastamonulu kardeşlerimiz de telâş etmesinler. Nüfusumun buraya nakli, Kastamonu ve onlarla alâkamı gevşetmez, bilâkis daha kuvvetli beni onlarla bağlıyor. Ben, ekser vakitte hayalen ve mânen kendimi Kastamonu’nun mübarek dağlarında ve o kardeşlerimin yanında buluyorum. • • •
Emirdağ Lâhikası - I ·( 57 ) 0.83
Sözler sayesinde şu bir seneyi mütecaviz bir müddet ten beri şevk le taallüm , inayetle tefeyyüz , tergib le tenevvür , hâhiş le telezzüz , işaretle tahallûk , tedriç le tekemmül tarik inde ilerlemeye sâî bulunduğum bu muayyen müddet in bir gününe, sabıkan geçirmiş olduğum umum hayatımın bile mukabil olamayacağı kanaat indeyim. Sabri • • •
Barla Lâhikası ·( 29 ) 0.83
…
Hizmetiniz umumî ve müessir , âmâl iniz muvaffak , himmet iniz âli ve daim , emeğiniz makbul , sa’y iniz meşkûr , hayatınız mes’ut , ömrünüz efzûn , sıhhat iniz mahfuz olsun. Sonsuz minnet tarlığımın kabulünü, mânevî himmet ve teveccüh ünüzün devamını rica eder, nurla meşgul, nurlu ellerinizi öperim, efendimiz, büyüğümüz. 15 Şubat 1359. Talebe namzed i, sefil Yusuf Toprak • • •
Barla Lâhikası ·( 286 ) 0.82
اَزْفَيْضِ عَيَانَشْ هَمَه جَانْ نُورِ عُيُونْ بِفَرْمُودِ مَكَرْ حَضْرَتِ غَوْثْ ... دَرْحَقِّ حَضْرَتِ اَسْتَادِ شَوَدْ اَصْلِ مُتُونْ لاَتَخَفْ قُلْهُ حَبَذاَ رَمْزِ كِه كُفْتْ حَضْرَتِ عَبْدُ الْقَادِرْ ... نِعْمَ ذَانُطْقِ كِه كَرْدَسْتْ سَعِيدِ سَعْدِ نُمُونْ آنْ كِه دِيدَسْتْ پِسَنْدَسْتِ بَيَانْ مِى كَرْدَسْتْ ... حَقْ پَسَنْدَ سْتِ شَوَدْ تَشْنَهِ فَيْضَشْ اَفْزُونْ بَعْدَ زِينَ غَالِبِ بِيچَارَه دُعَا مِى كُويِيمْ ... بَادْ رَاضِى زِسَعِيدْ ذَاتِ خُدَاى بِيچُونْ هِمَّتَشْ عَالِىُو فَيْضَشْ هَمَه اَعْلاَ بَادَا ... بِدِهَدْ حَضْرَتِ حَقْ نَشْئَهِ غَيْرِ مَمْنَونْ تَافَلَكْ دَائِرُواِينْ اَرْضِ هَمِى شُدْ سَائِرْ ... عَظَّمَ اللّٰهُ لَهُ اْلاَجْرَ وَقَرَّتْهُ عُيُونْ غالب Açıklaması: 1- Kimim ben? Ben, gönlü kırık, sinesi dertlerle dolu, başında delilik sarhoşluğu (olan) âciz , güçsüz zavallı biriyim. 2- Gerçek dosttan (sevgiliden) ayrı olmanın üzüntüsünden çok gezip dolaştım, (lâkin), benim inleyen gönlüme yol gösterici (rehber) kimse yoktu. 3- Yıllarca ayrılığın elem inden perişandım, ne kafamın dengi bir dost, ne de sükûnet verecek bir (marifet) kadehi (vardı). 4- Günden güne gidişat ım daha da çıkmaza giriyordu, (öyle ki), gece gündüz başımdaki cinnet arz usu artıyordu. 5- Neticede, (Allah’ın) takdir eli iyiye, doğruya gitmeme hidayet etti, Allah dostlarının himmet i yüz gösterip imdada yetişti. 6- Gönlüm pîr im sayesinde huzur buldu, hülâsa, onun lütuf ve inayetinin saadet ine nail olarak emniyete kavuştum. 7- Baht sızlığıma, iyi talih imdada yetişti, biçare gönlüm onun feyz inden mennun oldu. 8- Onun nazar ı ile kara toprak yâkut a dönüşürse garipsenmez, (zira), onun bu nazar ı, Hak kın nurudur, efsane ve sihir değildir. 9- Ehl-i hak zemin inde, Allah’ın tecelli sinin nurları vardır, geçmiş ve gelecek onların nazar larında bir “nun”un noktası gibidir. 10- Geçmişte olanı, gönüllerinde bir kitab gibi okurlar, hâl ve gelecek hepsi aynı şekilde, onların derûnundadır. 11- Onların gönülleri, levh-i mahfuzda (mevcut) âyetlerin aynasıdır, o sebepten “Ol” deyince “olur” sırrı gönüllerinde gizlidir. 12- Gördüklerini ve söylediklerini (onlara) Allah öğretiyor, (onlar), Hak kın mükemmel ve ölçülü kudreti ve aletidirler. 13- İşte Tevrat sahifelerinde Mahmud’un övülmesi ve işte Zebur sahifelerinde Mesih’in ziyadesiyle vasfı. 14- Hz. Muhammed’in ashabının vasfı hepsi İncil’dedir, hepsi eşi ve benzeri olmayan (Allah’tan gelen) ne güzel görüşlerdir. 15- Bu sırrı, ehl-i velâyetten her zaman görürsün, gelecekten ve halden haber vermişlerdir. 16- Celâl-i Rumî, Gülşenî’nin haberini veriyordu, Şeyh-i Ekber ise, Mısrî’nin haberini verir... 17- Ahmed-i Camî, Ahmed-i Fârukî’den haber veriyor, ben hangisini sayayım, zira , sayılmayacak kadar çoktur. 18- Her biri bir haber söylemiş, remz ve işaret vermişlerdir, eskiler, sonra gelenlerden “olacak” diye müjde verdiler. 19-20- Özellikle, Allah adamı Hz. Abdülkadir, Gavs-i Âzam, “ol” der “olur” dairesinin kutbu, cihanın geleceğinin haberini vermiş, her ne görmüş ise münasib bir beyanla söylemiştir. 21- Parlak bir nazım la, “Kötülük ve fitne den mürid imi koruyan emin bir sığınak olurum.” dedi. 22- Cengiz ve Hülâgu’nun fitne sinden bahsetmiş. Onun sözünün remz i günümüze kadar bakıyor. 23- Bu devrin fitne sinin işareti, Onun sözlerinden anlaşılıyor. Yakîn ehli , Onun remz inden birçok sır bulmuştur. 24- Bu devrin fitne si, had dinden fazla olduğundan dolayı, kötülerin şer ve fitne leri Hâmûn (çölünün) Ceyhûn’u (nehri) gibi olmuş. 25- İlim ehli, hepsi derin derin düşünüyorlardı, din sahası Allah dostlarından bomboştu. 26- Feleğin gözü, (böyle) bedbin lik dolu bir kargaşa (ortamı) görmemiştir. Fırat
Barla Lâhikası ·( 194 ) 0.82
Kozca hatibi Hasan Şükrü’nün mektubu beni memnun eyledi; selâm ederim. Mâsum lar, ümmî ler, hemşire ler ve kaleme çalışanlar başta olarak umum kardeşlerime birer birer selâm ve dua ediyoruz. 1 اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى Kardeşiniz Said Nursî • • •
Emirdağ Lâhikası - I ·( 55 ) 0.82
(Üstadımızın tebrik telgrafına Reisicumhur Celâl Bayar’ın telgrafla verdiği cevaptır.) Bediüzzaman Said Nursî, Emirdağ, Samimî tebriklerinizden fevkalâde mütehassis olarak teşekkürler ederim. Celâl Bayar • • •
Emirdağ Lâhikası - II ·( 52 ) 0.82
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ 1 Samsun’dan gelen tebliğnâme ye karşı kısaca cevabımı Samsun Heyet-i Hâkime sine takdim ediyorum: Birincisi: Ben makalemi kendim göndermemişim. Bütün buradaki dostlarım biliyorlar. İkincisi: Benim gizli düşmanlarımın suikastıyla zehir tesemmüm ü ile şiddetli hastalığımdan yanımdaki camie on defada ancak bir defa gidebiliyorum. Bu Samsun Mahkemesini yakınımızdaki Eskişehir’e naklini kanunen talep ediyorum. • • •
Emirdağ Lâhikası - II ·( 105 ) 0.81
Aziz, sıddık , fedakâr kardeşlerim; İnebolu kahramanlarının tebrik mektuplarında iki tevafuk ve iki kuşun garip ziyaretleri çok mânidar dır. Evet, benim birtek mektubumu yazan bir tek adamın hükûmetçe araştırılması ve ehemmiyetle bakılması tazyik i zamanında, şahsımdan binler derece daha ziyade konuşan ve tesirli ders veren Risale-i Nur’un Zülfikâr-ı Mu’cizat’ın bin nüsha ları ve bin dille ve binler mektubat ıyla şimdiye kadar çok rakipleri bulunan ve takip edilen ve mümâşât a tenezzül edemeyen Ahmed Nazif’in kalemiyle serbest ve mümanaat görmeden yazılmasına, değil yalnız kuşlar, belki melekler ve ruhanî lerden bir kısım, temessül edip bu harika muvaffakıyeti tebrik etseler, yine çok değil. Biz dahi o küçük Isparta kahramanlarına binler bârekâllah ve mâşaallah ve veffakakümullah deriz. Bütün ruh u can ımızla onları tebrik ederiz ve bu pek büyük vazifede ihtiyat ve dikkatin lüzumunu ihtar ederiz. • • •
Emirdağ Lâhikası - I ·( 120 ) 0.81
Aziz kardeşlerim; bilmukabele bayramınızı tebrik ederim. Sıhhatimi soruyorsunuz. Buranın çok şiddetli kışı ve odamın çok soğuğu ve üç hazin gurbetin tesiri ve üç asabî hastalığın sıkıntısı ve bütün bütün yalnızlıkla kabil-i tahammül olma yacak çok zahmetlere maruz olduğum halde, Hâlık ıma had siz şükrederim ki, her derdin en kudsî dermanı olan îmanı ve îman-ı bilkaderden, kazâya rıza ilâcını imdad ıma gönderdi, tam sabır içinde şükrettirdi. • • •
Kastamonu Lâhikası ·( 8 ) 0.81
On Üçüncü Şuâ Üstadın talebelerine gönderdiği gayet kıymettar, nurlu mektuplardır. Risale-i Nur’un parlak mücahedatını bu samimî mektuplar gayet parlak gösteriyorlar. بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ 1 Aziz, sıddık kardeşlerim; Geçen Leyle-i Kadrinizi ve gelen bayramınızı bütün mevcudiyetimle tebrik ve sizleri Cenâb-ı Erhamürrâhimînin birliğine ve rahmetine emanet ediyorum. 2 مَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ أَمِنَ مِنَ الكَدَرِ sırrıyla, sizi teselliye muhtaç görmemekle beraber, derim ki: 3 وَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ فَأِنَّكَ بِأَعْيُنِنَا وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ âyetinin mânâ-yı işârîsiyle verdiği teselliyi tamamiyle gördüm. Şöyle ki: Dünyayı unutmak, Ramazan’ımızı âsude geçirmek düşünürken, hatıra gelmeyen ve bütün bütün tahammülün fevkinde bu dehşetli hâdise hem benim, hem Risale-i Nur’un, hem sizin, hem Ramazan’ımız, hem uhuvvetimiz için ayn-ı inayet olduğunu ben müşahede ettim. Bana ait cihetinin ise çok faidelerinden yalnız iki üçünü beyan ederim. Biri: Ramazan’da çok şiddetli bir heyecan, bir ciddiyet, bir iltica, bir niyazla müthiş hastalığa galebe ederek çalıştırdı. İkincisi: Herbirinize karşı bu sene de görüşmek ve yakınınızda bulunmak arzusu şiddetliydi. Yalnız birinizi görmek ve Isparta’ya gelmek için bu çektiğim zahmeti kabul ederdim. Üçüncüsü: Hem Kastamonu’da, hem yolda, hem burada fevkalâde bir tarzda bütün elîm hâletler birden değişiyor ve me’mulün ve arzumun hilâfına olarak bir dest-i inayet görünüyor. 1 اَلْخَيْرُ فِيمَا اخْتَارَهُ اللّٰهُ dediriyor. En ziyade beni düşündüren Risale-i Nur’u, en gafil ve dünyaca büyük makamlarda bulunanlara da kemâl-i dikkatle okutturuyor, başka bir sahada fütuhata meydan açıyor. Ve en ziyade rikkatime dokunan ve kendi elemimden başka herbirinizin sıkıntısından başıma toplanan bütün elemlere ve teessüflere karşı, Ramazan’da, bir saati yüz saat hükmüne getiren o şehr-i mübarekte, bu musibet dahi, o yüz sevabı, herbir saati on saat derecesinde ibadet yapmakla bine iblâğ ettiğinden, Risale-i Nur’dan tam ders alan ve dünya fâni ve ticaretgâh olduğunu bilen ve herşeyi imanı ve âhireti için feda eden ve bu dershane-i Yusufiyedeki muvakkat sıkıntıların daimî lezzetler ve faideler vereceklerine inanan sizin gibi ihlâslı zâtlara acımak ve rikkatten ağlamak hâletini, tebrik ve sebatınızı gayet istihsan ve takdir etmek hâletine çevirdi. Ben de 2 اَلْحَمْدُ ِللّٰهِ عَلٰى كُلِّ حَالٍ سِوَى الْكُفْرِ وَالضَّلاَلِ dedim. Bana ait bu faideler gibi hem uhuvvetimizin, hem Risale-i Nur’un, hem Ramazan’ımızın, hem sizin bu yüzde öyle faideleri var ki, perde açılsa, “Yâ Rabbenâ, şükür! Bu kaza ve kader-i İlâhî, hakkımızda bir inayettir” dedirtecek kanaatim var. Hâdiseye sebebiyet verenlere itab etmeyiniz. Bu musibetin geniş ve dehşetli plânı çoktan kurulmuştu, fakat mânen pek çok hafif geldi. İnşaallah çabuk geçer. 3 عَسٰى أَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ sırrıyla müteessir olmayınız. Said Nursî • • • Aziz kardeşlerim; Yakınınızda bulunmakla çok bahtiyarım. Sizin hayalinizle ara sıra konuşurum, müteselli olurum. Biliniz ki, mümkün olsaydı, bütün sıkıntılarınızı kemâl-i iftihar ve sevinçle çekerdim. Ben, sizin yüzünüzden Isparta’yı ve havâlisini taşıyla, toprağıyla seviyorum. Hattâ diyorum ve resmen de diyeceğim: Isparta hükümeti bana ceza verse, başka bir vilâyet beni beraet ettirse, yine burayı tercih ederim. Evet, ben üç cihetle Ispartalıyım. Gerçi tarihçe ispat edemiyorum; fakat kanaatım var ki, İsparit nahiyesinde dünyaya gelen Said’in aslı buradan gitmiş. Hem Isparta vilâyeti öyle hakikî kardeşleri bana vermiş ki; değil Abdülmecid ve Abdurrahman, belki Said’i onların herbirisine maalmemnuniye feda eylerim.
Şualar ·1936 ·On Üçüncü Şuâ
Sâniyen: Risale-i Nur’un esas mesleği olan şefkat, hak ve hakikat ve vicdan, bizleri şiddetle siyasetten ve idareye ilişmekten men etmiş. Çünkü tokada ve belâya müstehak ve küfr-ü mutlaka düşmüş bir iki dinsize müteallik, yedi sekiz çoluk çocuk, hasta, ihtiyar, mâsumlar bulunur. Musibet ve belâ gelse, o bîçareler dahi yanarlar. Bunun için, neticenin de husûlü meşkûk olduğu halde, siyaset yoluyla idare ve âsâyişin zararına hayat-ı içtimaiyeye karışmaktan şiddetle men edilmişiz. Sâlisen: Bu vatanın ve bu milletin hayat-ı içtimaiyesi bu acip zamanda anarşilikten kurtulmak için beş esas lâzım ve zaruridir: Hürmet, merhamet, haramdan çekinmek, emniyet, serseriliği bırakıp itaat etmektir. Risale-i Nur hayat-ı içtimaiyeye baktığı zaman, bu beş esası kuvvetli ve kudsî bir surette tesbit ve tahkim ederek, âsâyişin temel taşını muhafaza ettiğine delil ise, bu yirmi sene zarfında Risale-i Nur’un, yüz bin adamı vatan ve millete zararsız birer uzv-u nâfi haline getirmesidir. Isparta ve Kastamonu vilayetleri buna şahittir. Demek Risale-i Nur’un, ekseriyet-i mutlaka eczalarına ilişenler herhalde bilerek veya bilmeyerek anarşilik hesabına vatana ve millete ve hâkimiyet-i İslâmiyeye hıyanet ederler. Risale-i Nur’un, yüz otuz risalelerinin bu vatana yüz otuz büyük faidesini ve hasenesini vehham ehl-i gafletin sathî nazarlarında kusurlu tevehhüm edilen iki üç risalenin mevhum zararları çürütemez. Onları bunlarla çürüten, gayet derecede insafsız bir zâlimdir. Amma benim ehemmiyetsiz şahsımın kusurları ise, bilmecburiye, istemeyerek derim ki: Yirmi iki sene müddetinde, gurbette, haps-i münferit hükmünde, yalnız ve münzevî olarak hayat geçiren ve bu müddet zarfında ihtiyarıyla bir defa çarşıya ve mecma-ı nas büyük camilere gitmeyen ve çok tazyik ve sıkıntı verildiği halde, bütün emsali menfîlere muhalif olarak istirahati için birtek defa hükûmete müracaat etmeyen ve yirmi sene zarfında hiçbir gazeteyi okumayan ve dinlemeyen ve merak etmeyen ve tam iki sene Kastamonu’da ve yedi sene başka menfâlarında bütün yakın ve görüşen dostlarının şehadetiyle, küre-i arz yüzündeki boğuşmaları ve harpleri ve sulh olmuş ve olmamış ve daha kimler harp ettiklerini bilmeyen ve merak etmeyen ve sormayan ve üç sene yakınında konuşan radyoyu üç defadan başka dinlemeyen ve hayat-ı ebediyeyi imha eden ve hayat-ı dünyeviyeyi dahi elem içinde eleme, azap içinde azaba çeviren küfr-ü mutlaka karşı galibâne Risale-i Nur ile mukabele ettiğine onun ile imanlarını kurtaran yüz bin şahidin şehadetiyle ispat eden ve Kur’ân’dan tereşşuh eden Risale-i Nur ile ölümü yüz bin adam hakkında idam-ı ebedîden terhis tezkeresine çeviren bir adama bu derece ilişmek ve meyus etmek ve onu ağlatmakla, o mâsum yüz binler kardeşlerini ağlatmaya hangi kanun var? Hangi maslahat var? Adalet namına emsalsiz bir gadir olmaz mı? Ve kanun hesabına, emsalsiz bir kanunsuzluk değil mi? Eğer bu taharrilerde bazı vazifedar memurların itiraz ettikleri gibi derseniz ki, “Sen ve bir iki risalen rejime ve usulümüze muhalif gidiyorsunuz.” Elcevap: Evvelen, bu yeni usulünüzün, münzevîlerin çilehanelerine girmeye hiçbir hakkı yoktur. Saniyen: Bir şeyi reddetmek ayrıdır, kalben kabul etmemek ayrıdır ve amel etmemek bütün bütün ayrıdır. Ehl-i hükûmet ele bakar, kalbe bakmaz. İdare ve âsâyişe ilişmeyen şiddetli muhalifler, her hükûmette bulunur. Hattâ, Hazret-i Ömer’in (r.a.) taht-ı hâkimiyetindeki Hıristiyanlara kanun-u şeriatı ve Kur’ân’ı inkâr ettikleri halde ilişilmiyordu.
Şualar ·1936 ·On Dördüncü Şuâ
Dokuzuncu esas: Denizli Mahkemesinin insaflı müddeiumumîsinin başka yerlerin insafsız ve sathî zabıtnamelerine binaen iddianamede kaydettiği maddeler gibi, Afyon Mahkemesi dahi sorguda gördüğümüz vaziyet delâletiyle, aleyhimizde aynı maddeler ve tarihsiz mektuplar, hem yirmi ve on beş ve on sene zarfındaki muhaberelerden ve kat’î cevabı üçüncü esasta ve iddiamın ikinci sualinde bulunan Beşinci Şuâda ve yüz otuz risalelerin yalnız dört beş risalelerinde ve Eskişehir Mahkemesinin tetkikinden geçen ve cezasını çektiren ve af kanunları gören ve Denizli beraatini gören mektuplar ve risalelerde ittihamımıza medar bazı bahaneler var. Acaba, otuz bir (31) Mart hâdisesinde Bab-ı Seraskerîde Şeyhülislâm ve ulemayı dinlemeyen sekiz taburu bir nutukla itaate getiren bir adam sekiz sene zarfında zabıtnâmelere göre çalışmış, böyle yirmi otuz adamı kandırabilmiş, meselâ koca Kastamonu’da beş adamı iğfal edebilmiş denilebilir mi? İşte Kastamonu’da, Denizli hâdisesinde mahrem ve gayr-ı mahrem bütün evrak ve kitaplarımı odunlar yığını altından çıkarıp, üç ay tetkikten sonra yalnız Feyzi, Emin, Hilmi, Tevfik ve Sadık’tan başka kimseyi o koca Kastamonu’da bulmadılar. Bu beş zât ise, lillâh için bana şahsî hizmet münasebetiyle ve üç buçuk senede Emirdağı’nda üç kardeş ve üç dört adamı bulup göndermişler. Eğer o sathî zabıtnâmeler gibi yapsaydım, beş on değil, belki beş yüz, belki beş bin ve belki beş yüz bin adamları kandırabilirdim. O zabıtnâmelerde ne kadar yanlışlar bulunduğuna, Denizli Mahkemesinde söylediğim gibi, bir iki nümuneyi beyan ediyorum: Zaman-ı Saadetten şimdiye kadar câri bir âdet-i İslâmiyeye ittibaen, Risale-i Nur’un hususi menbaları olan yüzer âyât-ı meşhureyi büyük bir en’am gibi Hizb-i Kur’ânî yaptığımızı, “Dinde tahrifat yapıyor” diye muahaze etmişler. Hem bir sene cezasını çektiğim ve mahrem tutulan ve zabıtnâmede kaydedildiği gibi odun yığınları altından çıkarılan Tesettür Risalesi bu sene yazılmış ve neşredilmiş gibi bizi ittiham etmek istiyor. Hem Ankara’da hükûmetin riyasetinde bulunan malûm birisine ettiğim itirazlara ve ağır sözlere karşı o reis mukabele etmeyip sükût etmesi ve o öldükten sonra, onun yanlışını gösteren bir hakikat-i hadîsiyeyi kırk sene evvel beyandaki fıtrî ve lüzumlu ve küllî ve mahrem tenkitlerim, makam-ı iddia, cerbezesiyle ona tam tatbikle bize medar-ı mes’uliyet yapılmış. Ölmüş ve hükûmetten alâkası kesilmiş bir şahsın hatırı nerede? Hükûmetin ve milletin bir hâtırası ve Cenâb-ı Hakkın bir tecellî-i hâkimiyeti olan adalet kanunları nerede? Hem biz hükûmet-i cumhuriye esaslarından en ziyade kendimize medar-ı istinad ve onun ile kendimizi müdafaa ettiğimiz hürriyet-i vicdan esası, bizim aleyhimizde medar-ı mes’uliyet tutulmuş. Güya biz hürriyet-i vicdan esasına muarız gidiyoruz! Hem bir risalede medeniyetin seyyiatını ve kusurlarını tenkit ettiğimden, hatır ve hayâlime gelmeyen bir şeyi zabıtnâmelerde isnad ediyor: Güya ben radyo HAŞİYE ve tayyare ve şimendiferin kullanılmasını kabul etmiyorum diye, terakkiyat-ı hâzıra aleyhinde bulunduğumla mes’ul ediyor. İşte bu nümunelere kıyasen ne kadar hilâf-ı adalet bir muamele olduğunu, inşaallah, insaflı ve adaletli olan Denizli Müddeiumumîsi ve Mahkemesi gibi, Afyon Mahkemesi göstererek, o zabıtnâmelerin evhamlarına ehemmiyet vermeyecekler. Hem en garibi şudur ki, bir yerde demişim: Cenâb-ı Hakkın büyük nimetleri olan tayyare ve şimendifer ve radyoyu, büyük şükürle mukabele lâzımken, beşer şükretmedi; tayyarelerle başlarına bombalar yağdı. Ve radyo öyle büyük bir nimet-i İlâhiyedir ki, ona mukàbil şükür ise, o radyo milyonlar dilli bir küllî hâfız-ı Kur’ân olup zemin yüzündeki bütün insanlara Kur’ân’ı dinlettirsin.
Şualar ·1936 ·On Dördüncü Şuâ
اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَالسِّيَاسَةِ yani, “Şeytandan ve siyasetten Allah’a sığınırım” düsturuyla kendi ruhî âlemime daldım. Ve Kur’ân-ı Azîmüşşânın tetkik ve mütalâasıyla vakit geçirerek “Yeni Said” olarak yaşamaya başladım. Fakat kaderin cilveleri, beni menfî olarak muhtelif yerlerde bulundurdu. Bu esnada Kur’ân-ı Kerîmin feyzinden kalbime doğan füyuzâtı yanımdaki kimselere yazdırarak birtakım risaleler vücuda geldi. Bu risalelerin heyet-i mecmuasına “Risale-i Nur” ismini verdim. Hakikaten Kur’ân’ın nuruna istinad edildiği için, bu isim vicdanımdan doğmuş. Bunun ilham-ı İlâhî olduğuna bütün imanımla kaniim ve bunları istinsah edenlere “Bârekâllah” dedim. Çünkü iman nurunu başkalarından esirgemeye imkân yoktu. Bu risalelerim birtakım iman sahipleri tarafından birbirinden alınarak istinsah edildi. Bana böyle bir kanaat verdi ki, Müslümanların zedelenen imanlarını takviye için bir sevk-i İlâhîdir. Bu sevk-i İlâhîye hiç bir sahib-i iman mâni olamayacağı gibi, teşvike de dinen mecbur bulunduğumu hissettim. Zaten bugüne kadar yüz otuzu bulan bu risaleler tamamen âhiret ve iman bahislerine ait olup, siyasetten ve dünyadan kastî olarak bahsetmez. Buna rağmen birtakım fırsat düşkünlerinin de iştigal mevzuu oldu. Üzerinde tetkikat yapılarak Eskişehir, Kastamonu, Denizli’de tevkif edildim; muhakemeler oldu. Neticede hakikat tecellî etti, adalet yerini buldu. Fakat bu düşkünler bir türlü usanmadılar. Bu defa da beni tevkif ederek Afyon’a getirmişlerdir. Mevkufum, isticvab altındayım. Bana şunları isnad ediyorlar; 1. Sen siyasî bir cemiyet kurmuşsun. 2. Sen rejime aykırı fikirler neşrediyorsun. 3. Siyasî bir gaye peşindesin. Bunların esbab-ı mucibe ve delilleri de, risalelerimin iki üçünden on-on beş cümleleridir. Sayın Bakan; Napolyon’un dediği gibi, “Bana te’vili kàbil olmayan bir cümle getiriniz, sizi onunla idam edeyim.” Beşerin ağzından çıkan hangi cümle vardır ki, te’villerle cürüm ve suç teşkil etmesin? Bilhassa benim gibi yetmiş beş yaşına varmış ve bütün dünya hayatından elini çekmiş, sırf âhiret hayatına hasr-ı hayat etmiş bir adamın yazıları elbette serbest olacaktır. Hüsn-ü niyete makrun olduğu için pervasız olacaktır. Bunları tetkikle altında cürüm aramak insafsızlıktır, başka birşey değildir. Binaenaleyh, bu yüz otuz risalemden hiçbirisinde dünya işini alâkalandıran bir maksat yoktur. Hepsi Kur’ân nurundan iktibas edilen âhiret ve imana taallûk eder. Ne siyasî ve ne de dünyevî hiçbir gaye ve maksat yoktur. Nitekim hangi mahkeme işe başlamışsa, aynı kanaatle beraat kararını vermiştir. Binaenaleyh, lüzumsuz mahkemeleri işgal etmek ve mâsum iman sahiplerini işlerinden güçlerinden alıkoymak, vatan ve millet namına yazıktır. Eski Said bütün hayatını vatan ve milletin saadeti uğrunda sarf etmişken, bütün bütün dünyadan el çekmiş, yetmiş beş yaşına gelmiş Yeni Said, nasıl olur da siyasetle iştigal eder? Buna tamamen siz de kanisiniz. Birtek gayem vardır: O da, mezara yaklaştığım bu zamanda, İslâm memleketi olan bu vatanda bolşevik baykuşlarının seslerini işitiyoruz. Bu ses, âlem-i İslâmın iman esaslarını zedeliyor. Halkı, bilhassa gençleri imansız yaparak kendisine bağlıyor. Ben bütün mevcudiyetimle bunlarla mücâdele ederek gençleri ve Müslümanları imana dâvet ediyorum. Bu imansız kitleye karşı mücadele ediyorum. Bu mücahedemle inşaallah Allah huzuruna girmek istiyorum. Bütün faaliyetim budur. Beni bu gayemden alıkoyanlar da, korkarım ki bolşevikler olsun. Bu iman düşmanlarına karşı mücahede açan dindar kuvvetlerle el ele vermek, benim için mukaddes bir gayedir. Beni serbest bırakınız, el birliğiyle, komünistlikle zehirlenen gençlerin ıslahına ve memleketin imanına, Allah’ın birliğine hizmet edeyim. Mevkuf Said Nursî • • •
Şualar ·1936 ·On Dördüncü Şuâ
Tahminen ve takriben altı sene evvel bir gazete sütununda Isparta’da halkın fazla alâka göstermesinden, din ve iman telkin etmesinden ürken ehl-i dünya tarafından tevkif edildiğini teessürle okumuştum. Otuz senelik uzun bir zaman içinde bir defa böyle acı haber aldığım halde, âkıbetinden kat’iyen başka bir malûmat edinememiştim. On seneden beri Cenab-ı Rabbü’l-Âlemîn Hazretlerinden niyazımda, dâima beş vakit dualarımda, “Yâ Rab, bana bir mürşid-i kâmil ihsan buyur” niyazında iken, bundan üç sene evvel, yani Hicrî bin üç yüz elli yedi (1357) ve milâdî bin dokuz yüz otuz sekiz (1938) senesinde, İnebolu’da bir kahvede, Kastamonulu bir zavallı sarhoşun sitayişle bahsettiği bir zâtın Kastamonu’da mevcudiyeti ve menfî olarak bulunduğunu işittim. Dikkat ettim ve tahkik ve tâmik ettim. Anladım ki, otuz senedir kalbimde saklı olarak taşıdığım o zamanki Said-i Kürdî olduğunu hayretle öğrendim. Ve kalbimdeki sevgi günler geçtikçe ateşlendiğini hissettiğimden, her tehlikeyi göze alarak ziyaret edip mübarek ellerini öpmek lâzım ve şart olduğunu bildim. Ve ziyaretimde, eski Said’in ism-i mübarekleri Bediüzzaman Said Nursî ve Risale-i Nur’un müellifi ve sahibi olarak buldum. Kemâl-i aşk ve ihlâsla sarıldım. Ve benim yegâne mürşidim ve rehberim ve büyük üstadım o Risale-i Nur’dur dedim. Ve bana bu hadsiz ihsanatı hidayet ve inayet buyuran Cenâb-ı Hakka, Kur’ân-ı Hakîm’in harfleri adedince şükrederek, 2 اَلْحَمْدُ ِللّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى dedim. HAŞİYE Risale-i Nur’a intisap etmezden evvel, maddî ve dünyevî her işlerimizde ve ticarethanemizin kazançlarında ve şahsî ve hususî işlerimizde Risale-i Nur’a intisaptan sonraki hârikulâde farkları ve bereketleri görmekle beraber, en büyük bir ticaret veya mes’ut bir zenginin, müferrah ve serbestliğinden daha fazla ferah ve sürur ve serbest ve yaşayış tarzında sıhhat ve âfiyetle elhamdü lillâh mes’udâne imrar-ı hayat eylemekte olduğumuzu ve Risale-i Nur’un kudsî lütuf ve kerâmetlerine medyun bulunduğumuzu itiraf ve tasdik ederiz. Üstad Hazretlerinin mezuniyet-i hususiyesiyle, Risale-i Nur namına neşriyat ve hakaik-i imaniye noktasında, bilhassa ibadet ve namaz hakkında şahsımın cahil ve âciz, nâkıs, iktidarsız vaziyetimle vâki olan ve olacak bulunan telkinat-ı diniyedeki kuvvetli ikna ve müessir hitabelerin âsâr-ı fiiliyesini aynen müşahede ettiğimi, Üstadım Risale-i Nur namına kemâl-i fahirle, birçok namazsız Müslümanları elhamdü lillâh namaza ve camilere devama muvaffak bulunmak gibi kudsî hizmetlerin âsâr-ı fiiliyesinden, Risale-i Nur’un büyük harika kerametinden tulû ettiğini ve etmekte olduğunu tasdik ederiz. Bu içinde bulunduğumuz Alman ve İngiliz harbinin bidayetinden devamı müddetince hadsiz zındıka ve münafıkların hiç yoktan, sebepsiz olarak, şahsıma bir isnadat olsun için, gerek münevver fikirli âlim ve gerekse cahil mülhid, hemen hemen birkaç dostlarım müstesna, memleket halkı ve kudsî hizmetimden küstürmek için şeytan-ı aleyhi mâyestehık bütün memleket halkını iğfal ederek aleyhime tahrik etmiş olacaktır ki, “Nazif, muhalif bir siyasetle ittihad-ı İslâma taraftar eder, siyaset propagandası yapıyor” zihniyetini şiddetle aleyhimde, memleket halkına ve erkân-ı hükûmete kadar sirayet ettiriyorlar. Ve bütün şeytanların tecessüsleri tahrik edilmiş. Güya aleyhtarlarım benden bir intikam almak hasebiyle gıyabımda, hem müthiş cereyanı şiddetlendirmek için kendilerince menfur telâkki ettikleri “Almancı” namıyla hakaretlere maruz bırakmaktan çekinmediler. Halbuki ben, lillâhilhamd, Risale-i Nur’un irşadıyla, hakaik-i imaniye ve Kur’âniyeyi bütün kâinatın fevkinde gördüğümden ve itikad ettiğimden, değil küre-i arzdaki cereyanlara, belki bana verilse de, bütün dünya saltanatına da âlet edemem. Ben, yalnız hakikatçi ve imancı ve Kur’ân’cı Risale-i Nur’un bir hâdimiyim. Kaç senedir bütün bu hücumlarıyla beraber, iki eser-i inâyet var.
Kastamonu Lâhikası ·1940 ·( 31 )
AHMET KÖROĞLU (NUR POSTACISI) Tarih: 18.05.2009 - 00:00 | Güncelleme: 02.05.2020 - 23:24 Okuma süresi: 1 dk Mesleği şoförlük olduğu için, Nur Postacılığını rahatlıkla yapıyordu. İnebolulu Ahmed Köroğlu, Kastamonu ile İnebolu arasında Nur Postacılığı yapıyordu. Kastamonu'da yazılan Nur Risalelerinin kıymetli parçalarını, Âyetü'l-Kübra, Âyet-i Hasbiye gibi Nur şualarını İnebolu'daki Nur yazıcılarına ulaştırıyordu. 1943'te Üstad Bediüzzaman'la birlikte Denizli hapsinde yatıp, bütün maznunlarla birlikte o da beraat etmişti. (bk. Necmeddin ŞAHİNER, Son Şahitler-II) Yazar: Sorularla Risale Kategorileri: A Okunma sayısı : 3.336 Sayfayı Word veya Pdf indir
Tanıyanların Dilinden ·AHMET KÖROĞLU (NUR POSTACISI) 0.81
Isparta
Mahkememizin tehir iyle işlerin Ankara Mahkemesine havale edilme sinde çok hayır var. Şimdi hem Isparta Mahkemesi, hem Van’da Molla Hamid’in ve Diyarbekir’de Mehmet Kaya’nın kitaplarının iadesi ve Afyon, hepsi Ankara’ya bakıyor. Ankara’da olacak hayır lı bir netice ile inşaallah her tarafta birden işlerimiz halledilmiş olacak, hem böyle bir vakitte Nurlardaki hakaik-i imaniye , hususan Ankara’da nazar ların çevrilmesi lâzımmış. İnşaallah bu meselemizin oraya gönderilmesi mühim bir intibah a vesile olacak. Kardeşiniz Zübeyir • • •
Emirdağ Lâhikası - II ·( 111 ) 0.83
Yirmi Yedinci Lem’a Eskişehir Mahkeme Müdafaasıdır. Tarihçe-i Hayat’ta neşredilmiştir.
Lem'alar ·Yirmi Yedinci Lem'a 0.83
Aziz, sıddık kardeşlerim; Evvelâ: Isparta’nın acip yangınında musibetzede lerin elem lerine ben cidden iştirak ediyorum. Çünkü müteaddit vecih le ben Ispartalı olduğum gibi, o mübarek şehir, taşıyla, toprağıyla nazar ımda çok ehemmiyeti var; ve Nurların Câmiü’l-Ezheri ve Medresetü’z-Zehrasının merkezi hükmündedir. Benim tarafımdan o musibetzede lere deyiniz ki: “Nass-ı hadisle, böyle musibet lerde, ehl-i iman ın zâyi olan malları tam sadaka hükmündedir. Hususan bu zamanda, yüz sadaka kadar o fâni malları, bâki ve daha çok ebedî mallara inkılâp ederler. Onun için, sabır içinde bir cihette şükretmek gerektir. İnşaallah, dünyada dahi o keffâretü’z-zünub olan zayiatın yerine Erhamürrâhimîn ihsan eder. Geçmiş olsun, başınız sağ olsun, fâidesiz merak etmeyiniz” deyiniz. Saniyen: Bu çeşit kazaların bir sebebi: Beşerin çirkin bir hatâsı bulunmasından, bu Ramazan-ı Şerifin hürmetini ve kıymetini muhafaza etme k ve Nurları himaye etmeye, her yerden ziyade Nurların menbaı ve medresesi olan Isparta borçludur ve vazifesidir. Ve sefahetlere karşı şeair-i İslâmiyeyi muhafaza etme kle mükelleftir. • • •
Emirdağ Lâhikası - I ·( 123 ) 0.83
Makineyle çıkan mecmua ların başında yazılacak fıkra şudur: Risale-i Nur’un bütün ecza larını iki sene hem Ankara, hem Denizli mahkemeleri ve ehl-i vukuf u tetkik ten sonra hem beraat imiz, hem umum Risale-i Nur ecza larını bana teslime müttefikan karar vermelerine binaen , neşir lerine bir mâni yoktur. Bana verilen Risale-i Nur’dan birisi, bu mecmua nın ecza larıdır. Isparta’da hem mekteplerde, hem camilerde din lehindeki icraatlar, Zülfikar’ın mânevî fütuhatı sayılabilir. İnşaallah, Isparta nasıl Nurların medresesi olmuş, başka vilâyetlere de ders veriyor; inşaallah şeâir-i İslâmiyede de birinci hüsn-ü misal ve nümune-i imtisal olacak. HAŞİYE • • •
Emirdağ Lâhikası - I ·( 143 ) 0.83
Aziz kardeşim; Beni merak etme. Cenâb-ı Hak kın inayet i devam ediyor. Hem de dünya madem geçer, meraka değmiyor. Sen her günde belki yirmi defa duada tahattur edilirsin. S.A. • • •
Barla Lâhikası ·( 292 ) 0.83
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ 1 Üstadımız Said Nursî diyor ki: Madem Isparta benim hakikî bir memleketimdir. Ben ruh u can ımla bu hakikî memleketime ve insanlarına hayır kazandırmak istiyorum. Şimdi çok mühim olan hayır da şudur: Afyon, nasıl ki bütün Risale-i Nur Külliyatını iade etmekle âlem-i İslâm ve hattâ âlem-i insaniyet te çok büyük bir hayra vesile oldu ve sekiz seneden beri olan hatâyı hiçe indirip affettirdi. Bu mübarek Isparta dahi, âlem-i İslâm nazarında Mısır Camiü’l-Ezher’i ve eski Şam-ı Şerif mübarekiyet ine mazhar olduğundan, elbette Risale-i Nur’u sahiplerine iade etmekle hasıl olacak çok büyük şeref noktasında Afyon’dan geri kalmayacak. Belki yirmi derece ileri gidecek. Isparta’nın âdil adliyesi, vatanperver Demokratı ve dindar halkı bu hayr-ı azîm i memleketlerine kazandırmak ve Afyon’un mazhar olduğu şereften yüz derece ziyade bir şerefi kendilerine temin etmek için, bu mübarek Isparta’nın mahsulü olan Nur Risalelerinin iadesine çalışsınlar. Nasıl ki, Isparta’nın bir mebusu olan Tahsin Tola, Ankara ve Afyon’un Risale-i Nur iadesinde yüz adam kadar fâide verip bu hayr-ı azîm in yarısını Ispartalılara kazandırdı. Hizmetinde bulunan Nur talebeleri • • •
Emirdağ Lâhikası - II ·( 125 ) 0.82
Cenâb-ı Hakka yüz binler şükürler olsun ki, Risale-i Nur, Eskişehir imtihan ve mahkemesinde, şakirtlerinden yalnız bir buçuk kaybetti. O eski şeyhin aksine olarak, Isparta ve civar kahramanlarının himmetiyle, o zâyi olan bir buçuk adam yerine on bin ilâve oldu. İnşaallah, bu imtihanda dahi hem şark, hem garbın kahramanlarının himmetleriyle, çokları kaybedilmeyecek ve bir giden yerine on girecek. • • • Bir zaman, müslim olmayan bir zât, tarîkatten hilâfet almak için bir çare bulmuş ve irşada başlamış. Terbiyesindeki müridleri terakkiye başlarken, birisi keşfen mürşidlerini gayet sukutta görmüş. O zât ise ferasetiyle bildi, o müridine dedi: “İşte beni anladın.” O da dedi: “Madem senin irşadınla bu makamı buldum; seni bundan sonra daha ziyade başımda tutacağım” diye Cenâb-ı Hakka yalvarmış, o bîçare şeyhini kurtarmış; birden bire terakki edip bütün müridlerinden geçmiş, yine onlara mürşid-i hakikî kalmış. Demek bazan bir mürid, şeyhinin şeyhi oluyor. Ve asıl hüner, kardeşini fena gördüğü vakit onu terk etmek değil, belki daha ziyade uhuvvetini kuvvetleştirip ıslahına çalışmak, ehl-i sadâkatin şe’nidir. Münâfıklar, böyle vaziyetlerde kardeşlerin tesanüdünü ve birbirine karşı hüsn ü zanlarını bozmak için derler: “İşte o kadar ehemmiyet verdiğin zâtlar âdi, âciz insanlardır.” Her ne ise, musibette gerçi çok zararımız var, fakat umum âlem-i İslâmı alâkadar edecek bir keyfiyet, bir vaziyet olmasından, pek çok ucuz olarak pek büyük kıymeti var. Buna benzer vukua gelen hâdiseler, ya siyaset-i diniye veya başka sebeplerle, umum âlem-i İslâm namına olamadılar. • • • Eski Said’in matbu Lemeat başındaki acip imzası az tağyirle şimdiki halime ve yetmişinci sene-i ömrüme tam muvafık gelmesi cihetiyle yazdım. Münasip görseniz, hem müdafaatın, hem Meyvenin, hem küçük mektupların âhirinde imza yerinde yazarsınız. İşte o garip imza, gelen üç buçuk satırdır... ed-Dâî Yıkılmış bir mezarım ki, yığılmıştır içinde Said’den altmış dokuz emvât bâ-asâm 1 âlâma, Yetmişinci olmuştur o mezara bir mezar taşı, Beraber ağlıyor hüsrân-ı İslâma. Ümidim var ki, istikbâl semâvâtı zemin-i Asya, Bâhem olur teslim yed-i beyzâ-i İslâma, Zira yemin-i yümn-i imandır; Verir emn ü emân ü emniyeti enâma. • • • Aziz, sıddık kardeşlerim; Sizin tesanüdünüze benim ziyade ehemmiyet verdiğimin sebebi, yalnız bize ve Risale-i Nur’a menfaati için değil, belki tahkikî imanın dairesinde olmayan ve nokta-i istinada ve sarsılmayan bir cemaatin kat’î buldukları bir hakikate dayanmaya pekçok muhtaç bulunan avâm-ı ehl-i iman için dalâlet cereyanlarına karşı yılmaz, çekilmez, bozulmaz, aldatmaz bir merci, bir mürşid, bir hüccet olmak cihetiyle, sizin kuvvetli tesanüdünüzü gören kanaat eder ki, bir hakikat var, hiçbir şeye feda edilmez, ehl-i dalâlete başını eğmez, mağlûp olmaz diye kuvve-i mâneviyesi ve imanı kuvvet bulur, ehl-i dünyaya ve sefahete iltihaktan kurtulur. • • • بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ 2 Aziz, sıddık kardeşlerim; Sakın, sakın münakaşa etmeyiniz; casus kulaklar istifade ederler. Haklı olsa, haksız olsa bu halimizde münakaşa eden haksızdır. Bir dirhem hakkı varsa, münakaşa ile bin dirhem bizlere zararı dokunabilir.
Şualar ·1936 ·On Üçüncü Şuâ
Hem o lâtif ve hafif ve mahbup ve câzibedar tevafukattaki inayet, bir anahtar hükmüne geçip, Kur’ân’ın bir hazine-i esrarına bir nevi rehber olduğu için ziyade ehemmiyet verdim. Yoksa hizmetimize terettüp eden ve yardım eden inayet-i Rabbâniye o kadar çoktur ki, eğer saysam binden geçer. Şu Onuncu Sözün hurufatındaki sır, hiç kimsenin sun’ ve ihtiyarıyla olmadığını herkes tasdik ettiği için, daha ehemmiyetli göründü. Fakat ben mutlak işarete ehemmiyet verdim. Lâkin tafsilâtını ehemmiyetle tetkik edemedim. En iyi bir tarzda beyan edemedim. Bir-iki saat zarfında nota nev’inden işaretler koydum. Birinci defaya itimad edip daha tetkik etmedim. Halbuki, tâbiratımda bazı kusur var, fehmi işkâl eder. Isparta’daki kardeşlerimiz maksadı anlamamışlar; hakları var. Çünkü, o ibare o maksudu ifade edemiyor. Madem öyledir; bu Sözün lâtif tevafukat-ı harfiyesindendir ki, (mebhasındaki) hem sahifenin yirmi iki olmak itibarıyla, yazı bulunanların yerinde, yarısından ziyade yazılı bulunan sahifelerin hakikî ve itibarî satırlarına ve baştaki yaprağın cilt üstünde isminin iki satırı ilâvesiyle bin üç yüz kırk iki (1342) ilh... Hem o mebhastaki bu cümle, hem âhirdeki beyaz sahifeyi saymak cihetiyle altmış altı olup baştaki âyetin melfuz altmış altı hurufuna tevafuk ediyor. Birinde, âhirdeki iki beyaz sahifeyi saymak cihetiyle altmış yedi olup baştaki âyetin melfuz altmış yedi hurufuna tevafuk ediyor. O âyet Sûre-i İhlâsın hurufatına, hem Lafzullahın makam-ı ebcedîsine tevafuk ediyor, denilmeli. Biz bir nüshayı öyle yaptık, size gönderiyoruz. Yanınızdaki nüshaları ona göre yap. Eğirdir’deki nüshaları da öyle yapınız. 3 اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى Kardeşiniz Said Nursî • • •
Barla Lâhikası ·1934 ·( 241 )
AHMET EMİN SAĞBAŞ Tarih: 07.11.2019 - 11:26 | Güncelleme: 02.05.2020 - 23:24 Okuma süresi: 14 dk Ahmet Emin Sağbaş; Afyonkarahisar İlinin, Dinar İlçesinin, Yüksel Köyünde 1946 yılında dünyaya gelmiştir. İlkokulu kendi köyünde bitirerek, Kur’an-ı Kerim ve Arapça okuduktan sonra, Isparta İmam-Hatip Okulunda yedi sene, Konya Yüksek İslam Enstitüsünde dört sene olarak eğitimini tamamlamıştır. Şu anda Akşehir İlçe Müftüsü olarak vazife yapmaktadır. Isparta İmam Hatip Okulunda okurken, Üstadın emriyle, Ahmet Gümüş ve Ali Zeybek ile beraber üç sene aynı evde kalmışlardır. Hem de Üstad Hazretlerinin kaldığı evin elli metre yakınında. Kendileriyle ilgilenmeleri için, Üstad Hazretlerinin Bayram Ağabeye talimat vermiş olduğu, hatıralardan anlaşılmaktadır. Arzumuz üzerine gördüğü ve yaşadığı hadiseleri yazıp bize teslim etmiştir. AHMET EMİN SAĞBAŞ ANLATIYOR Babam Beni Üstad’a, Üstad da Bayram Ağabeye Emanet Etti Doğum yerim Dinar İlçesi, vilayetimiz olan Afyon’a göre Isparta’ya daha yakındır. Resmi işlerin dışında, diğer bütün işlerimiz Isparta’da görülür. Merhum babam da çok defa Isparta’ya gidip geldiği için, Üstadımız Bediüzzaman’a karşı büyük bir sevgi duymaya başlamış. Onu görebilmek için Denizli, Afyon, Emirdağ hapishanelerinde ziyaretlerine gitmiş. En sonunda da Emirdağ’ında Bayram Abi vasıtasıyla Üstad’ı ziyaret etmiş. Orada Üstadımıza; benim için, İlkokulda okuduğumu belirterek, okulu bitirince kendisine emanet edeceğini söylemiş. Üstadımız da kabul etmiş. Nihayet ben 1958 senesinde İlkokulu bitirdim. Babam beni Üstadın talebesi olan hafız bir Hocaefendinin yanına verdi. Hususi olarak Kur’an-ı Kerim ve Arapça dersleri aldım. Bir sene sonra, 1959 senesinde, babam beni yanına alarak Isparta’ya götürdü. Bir gece otelde kaldık. Sabahleyin saat 10.00 gibi Üstadımızı şu anda müze olan vakıf evinde ziyaret ettik. O anda kapıda Üstadımızla görüştük. Merhum babam Üstadımıza beni göstererek: “Üstadım emaneti getirdim.” dedi. Üstadımız da elini omzuma atarak, beni kucakladı ve başımdan öptü. Ben de elini öptüm. Bana: “Kur’an-ı Kerim okudun mu?” dedi. Ben de: “Evet Üstadım, Kur’an-ı Kerim ve tecvit okudum, ezberler yaptım ve Arapça okudum.” deyince; Babam: “Üstadım! Medresede mi kalsın, hafız mı olsun, yoksa İmam-Hatip okuluna mı gitsin?” dedi. Üstadımız: “Hemen, doğru İmam-Hatip Okuluna gitsin.” dedi. Yanımızda bulunan Bayram Yüksel Abiye dönerek, “Bayram kardeşim, geçenlerde Konya’dan gelen, İmam-Hatip’e kayıt olan Ahmet Gümüş kardeşimizin yanına verin, beraber kalsınlar.” diye emir buyurdular. Üstad beni Bayram Yüksel Abiye emanet etmişti. Bayram Abi beni alarak Ahmet Gümüş Abinin kaldığı eve götürdü, bizi tanıştırdı. Isparta İmam Hatip Okuluna da kaydımızı yaptırdık. Bayram Abi, Üstadın emriyle, bir velim olarak benimle çok meşgul olmuştur. Hatta babam çok defa parayı, yani harçlığımı ona verir, ben de ondan alırdım. Ben, Ahmet Gümüş, Ali Zeybek; Üç Sene, Üstadımıza Çok Yakın Bir Evde Kaldık Ahmet Gümüş Abimiz Risale-i Nur eserlerini okuduğu için, Konya İmam-Hatip Okulundan tasdikname ile uzaklaştırılmış. Kendisi İstanbul, Ankara ve Adana İmam-Hatip okullarına müracaat etmiş, fakat bu okullar onu kabul etmemişler. O da Konya İmam-Hatip Okulunda Arapça hocası olan, Üstadımızın kardeşi Abdülmecit Abiye müracaat etmiş. Abdülmecid Abi de Ahmet Gümüş’ü Isparta’ya, Üstadımıza göndermiş. Üstadımız da Ahmet Gümüş Abimize: “İmam-Hatip Okulunun müdürüne git, benim selamımı söyle, seni okula kaydetsin.” demiş. Bunun üzerine Ahmet Gümüş Abi okula giderek Müdür beye: “Üstadımın selamı var, ben Konya İmam-Hatipten tasdikname ile geldim, beni kayıt edeceksiniz.” demiş. Müdür bey, “Hangi Üstad?” deyince; “Üstadımız Bediüzzaman” diyor Ahmet Gümüş. Müdür hemen ayağa
Tanıyanların Dilinden ·AHMET EMİN SAĞBAŞ 0.83
MEHMET İNCE Tarih: 25.03.2020 - 14:08 | Güncelleme: 04.02.2021 - 10:46 Okuma süresi: 8 dk 1897 MİLAS doğumlu olan ve Kastamonu Lâhikası’nda iki yerde ismi geçen Milaslı İnce Mehmet Ağabeyimiz, 1943 Denizli Mahkemesinden dolayı Bedüzzaman’la beraber hapis yatanlardandır. 1970 yılında vefat etmiştir. İnce Mehmet Ağabey, Üstad Hazretleri tarafından Milas’ın “demir gibi metin ve sarsılmaz bir şakirdi” Halil İbrahim Çöllüoğlu’ yla beraber “bir ruh iki ceset” olarak tavsif ediliyor. Milaslı Halil İbrahim Çöllüoğlu ve İnce Mehmet Aziz Üstad’ımız, Risale-i Nur’da, Milas ve Milaslı talebelerinden, hususan Milaslı Halil İbrahim’den sena ile çokça bahsediyor. Emirdağ Lâhikası’nda “Milaslı Halil İbrahim, hakikaten Risale-i Nur’un demir gibi metin ve sarsılmaz bir şakirdidir. O kasaba onunla iftihar etmeli.” (Emirdağ Lâhikası-I, 31. Mektup, s. 59) , “Bu zat, Risale-i Nur’un çok eski ve çok sadık ve çok fedakâr bir şakirdidir.” (Emirdağ Lâhikası-I, s. 99) diyor. Bir Milaslı olarak dünya gözüyle Halil İbrahim Ağabeyi göremedik; fakat Milas’ta ortaokul senelerimizde ağabeyim Abdülkadir Özcan ile beraber kendisine ait Çöllüoğlu Hanı’nın önünden defalarca geçtiğimizi yıllarca sonra öğrenebildik. Çünkü onun iş hanı, evimizle Milas Ortaokulu yolunun üzerindeydi. Uzaktan da olsa akraba olduğumuzu da çok geç öğrenebildik. Üstad’ımız Kastamonu Lâhikası’nda Mehmed İnce’den de şöyle bahsediyor: “Halil İbrahim’in mektubu, belki her mektubu hem onun, hem İnce Mehmet’in namına kabul ediyorum. İkisine, Hüsrev’le Rüştü gibi, bir ruh-iki ceset nazarıyla bakıyorum. Cenab-ı Hak onları muvaffak etsin ve emsalini oralarda çoğaltsın.” (Kastamonu Lâhikası, 87. Mektup, s. 128) “Halil İbrahim’in, Risale-i Nur hakkında gayet tatlı ve güzel ve mutabık temsili ve tavsifi, -içinde- samimi ihlâsından ve kanaatinden geldiği cihetle, bizce gayet parlak ve edibane düşmüş. Risale-i Nur’a ait kısmını lâhikaya yazacağız. Hakikaten Risale-i Nur’un mühim ve sebatkâr ve daimi bir rüknü olduğuna şüphe kalmamış. Ona ve rüfekasına her gün hususi dualarımıza, kazançlarımıza, hususan İnce Mehmed hissedar olmalarını ve selâmımızı tebliğ edersiniz.” (Kastamonu Lâhikası, 148. Mektup, s. 233) Bediüzzaman Hazretlerinin Halil İbrahim Çöllüoğlu’nun Milas’ta Şefik Sarıoğlu ile beraber en yakın arkadaşı ve yardımcısı, “bir ruh iki ceset” olarak saydığı Mehmet İnce Ağabeyimizi de ne yazık ki görmek nasip olmadı bana. Fakat şimdi üniversitede tarih hocası olan ağabeyim Prof. Dr. Abdülkadir Özcan , İnce Mehmed Ağabeyi görmeye, konuşmaya muvaffak oluyor. Yazdığı kitaplardan da hediye alıyor. İşte bu görüşmenin hikâyesi: Tevafuklu Bir Görüşmenin Hikâyesi (Prof. Dr. Abdülkadir Özcan’ın kendi ifadeleriyle) “Tam zamanını hatırlayamıyorum, ama 1960’ların son yılları idi. Sıcak bir yaz günü, doğduğum ilçe Milas’ta birini arıyorum. Henüz matbaalarda baskıları yapılmadan önce, yüzlerce, belki de binlerce el tarafından çoğaltılıp, imana susamış kimselere ulaştırılan Nur Risalelerini çoğaltan birini... Milaslı Mehmet İnce Ağabeyi... Elimde ne adres var, ne de tarif... Sadece bu ilçenin en eski mahallelerinden Hacıilyas Mahallesi’nde oturduğunu biliyorum." “Umutla düştüm yollara... İlk çocukluğumun geçtiği, ilk ve orta okulu okuduğum bu şirin ilçenin tarih kokan evlerini seyrede ede Hacıilyas’a vardım. Aynı adla anılan, daha doğrusu mahalleye adını veren -ki Müslüman Türk geleneğinde yerleşim birimleri camiler etrafında kurulur ve gelişirdi- Menteşeoğullarından kalma tarihî caminin önüne geldim. Kapının önünde, kısaya yakın boylu, yaşlıca biri duruyordu. Ona yaklaştım ve bu mahallede Mehmet İnce adlı birinin oturduğunu ve kendisini tanıyıp tanımadığını sordum. Önce beni şöyle bir süzdü ve ‘Ne yapacaksın onu?’ dedi. İstanbul’dan geldiğimi,
Tanıyanların Dilinden ·MEHMET İNCE 0.83
…
Allah'ın hikmeti.' "Yine bir gün zabıt kâtipleri ile geziyoruz. Emirdağ'da Harami Tepesi var. Efendi Hazretleri orada geziyordu. Etrafında yirmi-otuz tane çocuk toplanmıştı. Bana dedi: "Kardaşım, hastayım. Bunlara, çocuklara söyle, bunların duası indallahda makbuldur. Ne olur bana dua etsinler.' "Ben hemen çocuklara seslendim. "Çocuklar, Hoca Dedeniz hasta, dua edin de hastalığı geçsin,' dedim. Hepsi bir ağızdan: "Allah'ım, Allah'ım, Hoca Dedeye şifa ver, iyileştir." * * * "Bir gün Demokrat Partinin ilk kurulduğu günlerde Ali İhsan Sadık Paşa Afyon'a gelmişti. Uzunçarşı'dan geçiyordu. Emirdağ'da zabit kâtibi Yusuf Bey falan vardı. Efendi Hazretleri, Ali İhsan Paşa'ya doğuda milis albayı olarak İstiklâl Harbine iştirakini, esareti neticesi Sibirya'daki Nikola Nikoloviç ile geçen hadise ve hatırasını anlatmıştı.' "Ara sıra yukarıdan telgraf gelirdi. Eserlerin müsaderesi ile ilgili falan. Ben hemen cebime koyar, doğruca Efendi Hazretlerinin yanına gider, durumu haber verirdim, tedbirler alınırdı. Postaneden kitap göndermemelerini hatırlatırdım.' * * * " Doktor Merhum Tahir Barçın , Bediüzzaman Hazretlerine rahatsızlığına binaen mahkemeye gitmemesi için rapor verirdi. Fakat kimse dinlemezdi. Kendisi çok muhterem ve mütedeyyin bir doktordu." (bk. Necmeddin ŞAHİNER, Son Şahitler-III) Yazar: Sorularla Risale Kategorileri: N Okunma sayısı : 3.459 Sayfayı Word veya Pdf indir
Tanıyanların Dilinden ·NECATİ MÜFTÜOĞLU 0.83
YILMAZ DUMAN Tarih: 27.03.2020 - 12:06 | Güncelleme: 24.04.2025 - 11:24 Okuma süresi: 4 dk Denizlili Emekli Lise Öğretmeni Yılmaz Duman, 1951’de Türkiye’de ilk açılan yedi İmam Hatip Okulundan birisinde, Isparta’da okumuş bahtiyarlardandır. O tarihlerde Said Nursi hazretleri de Isparta’dadır. Yılmaz Duman’ın arkadaşlarıyla beraber kaldığı ev de Hz. Üstad’ın şimdi müze olana evine çok yakındır, komşudurlar. Talebe Yılmaz, Bediüzzaman’ı her zaman görmektedir. Tugay Camii temel atma merasiminde de Üstad’la yan yana dururlar. Kaydettiğimiz hatıraları, kendisine ve adı geçenlere tashih ettirilmiştir. Ayrıca Denizli kahramanlarının kamera çekimlerini yapan hizmet ehli kardeşlerimizden Hakan Bektaş’a teşekkür ediyorum. YILMAZ DUMAN ANLATIYOR Denizli’nin Çal ilçesinin Akkent köyünde 1938 yılında doğmuşum. İlkokulu köyde bitirdikten sonra, iki sene Kur’an kursuna devam ettim. 1951’de ilk İmam Hatip Okulları açıldı, ben Isparta İmam Hatip Okuluna 1952’de gittim, 1959 yılında mezun oldum. Babam İsmail Duman köyümüzün (Kasabamızın) belediye başkanıydı. Babamın imam hatip okullarının açılmasında hükümet nezdinde çok gayreti olmuştu. Başbakan Menderes Denizli’ye geldiğinde bu okulların açılması için söz alıyor; açılmadığını görünce 1950’de Ankara’ya gidiyor, Menderes’in otomobilini yolda durduruyor ve sözünü hatırlatıyor. Menderes o anda, orada, yanında bulunan Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri ’ye kesin talimatını veriyor. 1951’de Türkiye’de yedi ilde ilk İmam Hatip Okulları açılmış oldu. BABAMIN BEDİÜZZAMAN HAKKINDA SÖYLEDİKLERİ İÇİME TEMEL ATMIŞ OLDU Ben on yaşlarında iken bir gün babam bana dedi ki: “Oğlum, burada Denizli hapishanesinde yatmış olan bir adam var, çok muhterem bir zat. Bu zatı devamlı izliyorlar, takip ediyorlar, baskı yapıyorlar, zulmediyorlar.” Bu sözler benim içime bir temel atmış oldu. Tam İmam Hatip Okulunu bitireceğim sırada babam 48 yaşında vefat etti. O zaman İmam Hatip mezunları yedek subay oluyordu ki, bu uygulama en son bizde bitti, ben hemen askere gittim. Bu arada Ankara’da İlk Öğretmen Okulunu bitirdim. İki ay ilkokul öğretmenliğim oldu. Sonra Bursa Eğitim Enstitüsünü kazandım. Okurken müftünün yardımıyla Bursa’da murakıplık tayinimi çıkarttım. Mezun olduğumda mezun olduğum Isparta İmam Hatip Okulu yanındaki liseye öğretmen olarak tayin olundum, aynı okuldan 1987 yılında emekli oldum. Ağaçla ilgili her türlü yakma işini yapıyorum. Ağaç levha üzerine ayet, hadis, besmele yazıyorum. Cami, okul gibi tarihi yapıların resimlerini yapıyorum. İLERİDE ÜLKENİN KADERİ BUNLARIN ELİNDE OLACAK Isparta İmam Hatip Okulunda talebe iken Isparta’nın Tepeci mahallesinde, Üstad’ın müze şekline dönüşen evinin iki ev altında, 4 arkadaşla beraber tek odalı bir evde kalıyordum ben. İki sene oturdum orada. Her zaman görüyordum Üstad’ın gelişini, gidişini, arabaya binişini. Üstad’la zaman zaman Cuma namazlarında da karşılaşırdık. Ulu Camiye geliyordu, biz de orada oluyorduk. Bizim beyaz şeritli okul şapkalarımız vardı. Üstad bizi gördüğü zaman soruyormuş; İmam Hatip talebeleri denilince Üstad: “İleride ülkenin kaderi bunların elinde olacak.” dermiş. Bugün Cumhurbaşkanı, birçok bakan, milletvekilleri, valiler imam hatip mezunudur. 1957’de söylüyor Üstad bunu. TUGAY CAMİİ TEMEL ATMA MERASİMİ Bir gün bizi topladılar okulda, Tugay’da cami temel atma merasimi var diye ilan edildi. İmam Hatip Okulundan Tugay’a yürüyerek gittik biz. Ben Üstad’ın dibinde yan yana idim, aramızda bir kişi vardı. Tarihçe-i Hayat’taki o fotoğrafta görülüyoruz. Şimdi düşünün; 1950 yılına kadar oradan oraya sürgüne gönderilen, zehirlenen, zulmedilen bir kişi bir generalin, bir albayın, bir binbaşının yanında yan yana duruyor, cami temel atma merasimine geliyordu. Bu şekilde Demokrat Parti zamanında, Üstad
Tanıyanların Dilinden ·YILMAZ DUMAN 0.83
İstanbul
İşte o kudsî defterin en mükemmeli, kırk vecihle mu’cize ve her dakikada hiç olmazsa yüz milyonun dillerinde gezen, nur serpen ve herbir harfinde asgarî olarak on sevap ve on hasene ve bazan on bin ve bazan -Leyle-i Kadir sırrıyla- bir harfine otuz bin hasene ve meyve-i Cennet ve nur-u berzah veren Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyandır. Bu makamda ona rekabet edecek, kâinatta hiçbir kitap yoktur ve hiçbir kimse gösteremez. Madem bu elimizdeki Kur’ân, semâvat ve arzın Hâlık-ı Zülcelâlinin rububiyet-i mutlakası noktasından ve azamet-i ulûhiyeti cihetinden ve ihata-i rahmeti cânibinden gelen kelâmıdır, fermanıdır, bir maden-i rahmetidir. Ona yapış; her derde bir deva, her zulmete bir ziya, her ye’se bir rica, içinde vardır. İşte bu ebedî hazinenin anahtarı imandır ve teslimdir ve onu dinleyip kabul etmek ve okumaktır. BEŞİNCİ RİCA Bir zaman, ihtiyarlığımın mebdeinde, bir inzivâ arzusuyla, İstanbul’un Boğaz tarafındaki Yûşâ Tepesinde, yalnızlıkla ruhum bir istirahat aradı. Birgün o yüksek tepede, daire-i ufka, etrafa baktım. Gayet hazîn ve rikkatli bir levha-i zeval ve firâkı, ihtiyarlığın ihtarıyla gördüm. Şecere-i ömrümün kırk beşinci senesi olan kırk beşinci dalındaki yüksek makamından, tâ hayatımın aşağı tabakalarına nazar gezdirdim. Gördüm ki, o aşağıda, herbir dalında, herbir senenin zarfında sevdiklerimden ve alâkadarlarımdan ve tanıştıklarımdan hadsiz cenazeler var. Ve o firak ve iftiraktan gelen gayet rikkatli bir mânevî teessürat içinde, Fuzûlî-i Bağdâdî gibi mufarakat eden dostları düşünerek enîn edip, Vaslını yâd eyledikçe ağlarım, Tâ nefes var ise kuru cismimde feryad eylerim diyerek bir teselli, bir nur, bir rica kapısını aradım. Birden, âhirete iman nuru imdada yetişti; hiç sönmez bir nur, hiç kırılmaz bir rica verdi. Evet, ey benim gibi ihtiyar kardeşler ve ihtiyare hemşireler! Madem âhiret var ve madem bâkidir ve madem dünyadan daha güzeldir. Ve madem bizi yaratan Zat hem Hakîm, hem Rahîmdir. İhtiyarlıktan şekvâ ve teessüf etmemeliyiz. Bilâkis, ihtiyarlık, iman ile ibadet içinde sinn-i kemâle gelip, vazife-i hayattan terhis ve âlem-i rahmete istirahat için gitmeye bir alâmet olduğu cihetle, ondan memnun olmalıyız.
Lem'alar ·1932 ·Yirmi Altıncı Lem'a
…
Ve madem İslâmiyet dini, ihtiyarlara hürmet ve merhameti emrediyor. Ve madem insaniyet fıtratı, ihtiyarlara karşı hürmet ve merhameti iktiza ediyor. Elbette biz ihtiyarlar, gençlik iştihâsıyla olan muvakkat bir zevk-i maddî yerine, mânevî ve dâimî ve mühim inâyet-i İlâhiyeden ve rikkat-i cinsiyeden gelen rahmet ve hürmet, ve rahmet ve hürmetten neş’et eden ezvâk-ı ruhaniyeyi alıyoruz. O halde biz bu ihtiyarlığımızı yüz gençliğe değişmemeliyiz. Evet, ben kendim sizi temin ediyorum ki, Eski Said’in on senelik gençliğini bana verseler, ben şimdi Yeni Said’in bir senelik ihtiyarlığını vermeyeceğim. Ben ihtiyarlığımdan razıyım; siz de razı olmalısınız. ONUNCU RİCA Bir zaman, esaretten geldikten sonra, İstanbul’da bir iki sene yine gaflet galebe etti. Siyaset havası, nazarımı nefsimden kaldırıp âfâka dağıtmışken, birgün İstanbul’un Eyüp Sultan kabristanının dereye bakan yüksek bir yerinde oturuyordum. İstanbul etrafındaki âfâka baktım. Birden, bakıyorum, benim hususî dünyam vefat ediyor, bazı cihette ruh çekiliyor gibi bir hâlet-i hayaliye bana geldi. Dedim “Acaba bu kabristanın mezar taşlarındaki yazıları mıdır ki, bana böyle hayal veriyor?” diye nazarımı çektim. Uzağa değil, o kabristana baktım. Kalbime ihtar edildi ki: “Bu senin etrafındaki kabristanın, yüz İstanbul, içinde vardır. Çünkü yüz defa İstanbul buraya boşalmış. Bütün İstanbul’un halkını buraya boşaltan bir Hâkim-i Kadîrin hükmünden kurtulup müstesna kalamazsın; sen de gideceksin.” Ben kabristandan çıkıp, bu dehşetli hayal ile Sultan Eyüp Camiinin mahfelindeki küçük bir odaya, çok defa girdiğim gibi, bu defa da girdim. Düşündüm ki, ben üç cihette misafirim. Bu menzilcikte misafir olduğum gibi, İstanbul’da da misafirim, dünyada da misafirim. Misafir, yolunu düşünmeli. Nasıl ki bu odadan çıkacağım, birgün de İstanbul’dan da çıkacağım, diğer birgün de dünyadan çıkacağım. İşte bu hâlette, gayet rikkatli ve firkatli, elemli bir hüzün ve gam, kalbime, başıma çöktü. Çünkü ben yalnız bir iki dostu kaybetmiyorum. İstanbul’da binler sevdiğim dostlarımdan mufarakat gibi, çok sevdiğim İstanbul’dan da ayrılacağım. Dünyada yüz binler dostlarımdan iftirak gibi, çok sevdiğim ve müptelâ olduğum o güzel dünyadan da ayrılacağım diye düşünürken, yine kabristanın o yüksek yerine gittim. Ara sıra sinemaya ibret için gittiğimden, bana, İstanbul içindeki insanlar, o dakikada, sinemada geçmiş zamanın gölgelerini hazır zamana getirmek cihetiyle, ölmüş olanları ayakta gezer suretinde gösterdikleri gibi, aynen ben de, o vakit gördüğüm insanları, ayakta gezen cenazeler vaziyetinde gördüm. Hayalim dedi ki: Madem bu kabristanda olanlardan bir kısmı, sinemada, gezer gibi görülüyor; ileride kat’iyen bu kabristana girecekleri, girmiş gibi gör. Onlar da cenazelerdir, geziyorlar. Birden, Kur’ân-ı Hakîmin nuruyla ve Gavs-ı Âzam Şeyh Geylânî Hazretlerinin irşadıyla, o hazîn hâlet, sürurlu ve neş’eli bir vaziyete inkılâp etti. Şöyle ki: O hazîn hale karşı Kur’ân’dan gelen nur böyle ihtar etti ki: Senin, şimal-i şarkîde, Kosturma’daki gurbetinde bir iki esir zabit dostun vardı. Bu dostların herhalde İstanbul’a gideceklerini biliyordun. Sana birisi deseydi, “Sen İstanbul’a mı gideceksin, yoksa burada mı kalacaksın?”
Lem'alar ·1932 ·Yirmi Altıncı Lem'a
Hem zaman-ı mâzi dahi risaletine bir küllî şahittir ki, irhâsât denilen nübüvvetten evvel zuhur eden ve gelecek peygamberin mu’cizatı sayılan harikalar, tarihlerde ve siyer kitaplarında kat’î tevatür tarzında nakledilen pekçok vakıalar, gayet sağlam bir surette risaletine şehadet eder ve çok nevileri var. Bir kısmı, gelecek Şehadetlerde beyan edilecek; bir kısmı da Zülfikar’da ve tarih kitaplarında sahih bir surette nakledilmiş. Meselâ, velâdet-i Peygamberiyeye (a.s.m.) yakın bir vakitte Kâbe’yi tahrip etmeye gelen Ebrehe askerinin başlarına ebâbil kuşlarının elleriyle taşların yağması ve velâdet gecesinde Kâbe’deki sanemlerin baş aşağı düşmesi ve Kisrâ-yı Fars sarayının harap olması ve ateşperest Mecusîlerin bin seneden beri yanması devam eden ateşi o gece sönmesi ve Bahîra-yı Râhip ve Halime-i Sa’diyenin kat’î ihbarlarıyla, bulutlar başına gölge etmesi gibi çok hâdiseler, nübüvvetinden evvel nübüvvetini haber vermişler. Hem istikbâl, yani, vefatından sonra onun haber verdiği hâdiseler pek çoktur ve çok nevileri var. Birisi, Âl-i Beytine ve Ashâbına ve fütuhat-ı İslâmiyeye ait ihbarat-ı gaybiyesidir ki, Zülfikar’da, Mu’cizat-ı Ahmediye kısmında nakl-i sahih ile seksen vâkıanın aynen haber verdiği gibi çıkması, meselâ Hz. Osman (r.a.) mushaf okurken, Hz. Hüseyin (r.a.) Kerbelâ’da şehid edilmeleri ve Şam ve İran ve İstanbul’un fetihleri ve Abbâsî Devletinin zuhuru ve Cengiz ve Hülâgû onu mağlûp ve mahvetmesi gibi seksen ihbar-ı gaybî mu’cizatı, nakl-i sahihle ve tarih ve siyer kitaplarına istinaden tafsilen yazması gibi, ihbar-ı gaybinin sair nevileriyle ve Muhammed’in (a.s.m.) hakkaniyetine delâlet eden pekçok vakıat-ı istikbaliye ile zaman-ı istikbal dahi kuvvetli ve küllî bir surette risalet-i Muhammediyeye (a.s.m.) ve sadıkıyetine şehadet eder demektir. Dokuzuncu, onuncu, on birinci, on ikinci şehadetlere işaret eden, وَبِشَهَادَةِ اْلاٰلِ بِقُوَّةِ يَقِينِيَّاتِهِمْ فِى تَصْدِيقِهِ بِدَرَجَةِ حَقِّ الْيَقِينِ. وَاْلاَصْحَابِ بِكَمَالِ اِيمَانِهِمْ فِى تَصْدِيقِهِ بِدَرَجَةِ عَيْنِ الْيَقِينِ.. وَاْلاَصْفِيَاءِ بِقُوَّةِ تَحْقِيقَاتِهِمْ فِى تَصْدِيقِهِ بِدَرَجَةِ عِلْمِ الْيَقِينِ. وَاْلاَقْطَابِ بِتَطَابُقِهِمْ عَلٰى رِسَالَتِهِ بِالْكَشْفِ وَالْمُشَاهَدَاتِ بِالْيَقِينِ 1 Yani, Muhammed’in (a.s.m.) sadıkıyetine ve hakkaniyetine küllî şehadetlerden,.. Dokuzuncusu: 1 عُلَمَآءُ اُمَّتِى كَأَنْبِيَاءِ بَنِى اِسْرَاۤئِيلَ sırrına mazhar ve salâvatlarda Âl-i İbrahim Aleyhisselâma mukàbil olan Âl-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın içindeki büyük evliya ve Ali (r.a.) ve Hasan (r.a.) ve Hüseyin (r.a.) ve Ehl-i Beytin on iki imamı ve Gavs-ı Âzam (k.s.) ve Ahmed-i Rüfâî (k.s.), Ahmed-i Bedevî (k.s.), İbrahim-i Dessûkî (k.s.), Ebü’l-Hasan-ı Şâzelî gibi aktâblar ve imamlar, ittifakla, hakkalyakîn bir itikadla ve keşfiyat ve müşahedatla ve ümmette gösterdikleri harika irşadat ve kerametlerle, risalet ve hakkaniyet ve sadıkıyet-i Muhammediyeye (a.s.m.) imanları ve şehadetleriyle imza basıyorlar. Onuncu: Enbiyadan sonra en muhterem ve yüksek taife ve ümmî ve bedevî oldukları halde az bir zamanda nur-u Muhammedî (a.s.m.) ile şarktan garba kadar âdilâne idare edip, cihangir devletleri mağlûp ederek müterakki, fenli, medenî, siyasî milletlere üstad, muallim, diplomat, hâkim-i âdil olarak o asrı bir asr-ı saadet hükmüne getiren sahabeler, Muhammed’in (a.s.m.) her halini tetkik ve taharrîden sonra gözleriyle gördükleri çok mu’cizatın kuvvetiyle eski düşmanlıklarını ve ecdatlarının mesleklerini ve çokları (Hâlid ibni Velid ve İkrime ibni Ebû Cehil gibi) pederlerinin taraftarlıklarını, kavim ve kabilelerini tamamıyla bırakıp bütün ruh u canlarıyla, gayet fedakârâne bir surette İslâmiyete girerek aynelyakîn derecesinde Muhammed’in (a.s.m.) sadıkıyetine, risaletine imanları, sarsılmaz, küllî bir şehadettir.
Şualar ·1936 ·On Beşinci Şuâ
بِاسْمِهِ ( مَنْ تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَاْلاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ) اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ اَيَّامِ الْفِرَاقِ 1 Aziz, sıddık, vefâdar, hakikatli, fedakâr kardeşlerim Nuh Bey, Molla Abdülmecid, Molla Hamid; Çok mübarek hediyenizi açtık, gördük ki, Van hediyesi değil, belki Medine-i Münevvere ve Ravza-i Şerifenin mübarek kerametli hediyesidir. Hem fiyatı, üstünde yazıldığı gibi yirmi beş lira değil, yirmi beş bin liradan fazla mânen kıymetlidir. O mübarek hediyeyi Medine-i Münevvere namına, bu havalideki Kur’ân-ı Hakîmin hizmetinde hâlis hizmetkârlarına ve benim arkadaşlarıma tevzi’ etmek için, aler-re’s-i vel’ayn kabul ettik. Fakat bu manevî hediyenin ehemmiyetli bir sırrı bulunduğu bana ihtar edildi. Yani Cenâb-ı Hakka yüz bin şükür ediyorum ki, Kur’ân’a ve zât-ı Risalete hizmetimizin bir alâmet-i makbuliyeti nev’inden olarak, bir iltifat-ı Nebevîyi hissettim. O sırrı size açmak münasip görüldü. Şöyle ki: Şimdi bu mektubu yazan kâtiple kardeşi Mesud beraber bir gün, üç aydan beri bahsi geçmediği Ahmed Ağanın bahsi geçti. Beraberimde kâtip Tevfik’le Mesud’a dedim: “Bütün kitapları Diyarbakır’deki Ahmed Ağaya göndereceğiz. Tâ ya Şâm-ı Şerif tarafına, ya Van’daki sıddıklara ulaştırsın.” Bu sözümüz ve meşveretten dört saat sonra, aynen o Ahmed Ağa habersiz çıktı geldi. Aynı günde siyah bir mürekkebimiz vardı. “Keşke güzel bir kırmızı mürekkebimiz olsaydı” dedik. Biraz o mürekkepten taş üzerine döktük; siyah ve mor idi. Sonra yazmaya başladık. Tam istediğimiz tarzda kırmızı oldu. Bu hale yedi-sekiz kişi pek çok hayret ettik. Bu işi de bir fâl-i hayr addettik. “Fesübhânallah,” dedik, “bunda bir sır var.” Sonra birden bire hatırıma geldi: Şâm-ı Şerifte eniştem Molla Said var; bir kısım kitapları Ahmed Ağaya verip göndereceğim” dedikten sonra, tam bir sıddık olan Nuh Bey hatırıma geldi. Evvel başka memleket niyetiyle, sonra İstanbul’daki kardeşlerin istemesiyle, siyah tali’imiz suretini değiştirip parlayacaktır, diye mânâ verdik. Sonra Mısır’a niyet edip yazdırdığım kitapları, en lâyık Van’ı ve en sâdıkı Nuh’u gördüm, ona göndereceğim diye, Ahmed Ağa gittikten sonra, onun arkasından Burdur’a kadar gönderdim. Sonra bu işte öyle bir muvaffakiyet ve teshilât göründü ki, şüphe bırakmadı ki, burada bir sır var. Nazar-ı dikkati celb etti. Dikkat ettik ki, evvelki mektupta size yazdığımız gibi, İstanbul’da oturan bir adam, üç defa buraya misafireten gelerek, onun eliyle Nuh Beyin üç defa mektup telgrafı elime geçiyor. Ve en sevdiğim Hulûsi Bey ve Molla Abdülmecid ve Molla Hamid ve Hoca Abdülmecid Efendilerin selâmları ve isimlerini bir mektupta, yine o Mehmed Efendi geçen sene bana o getirdi. Dedim: Bu bir işaret-i inâyettir; bu tesadüfî değil. Sonra Nuh’un hediyesi, yirmi beş liralık kıymetinde bir teneke, bizim namımıza geldiğini işittik. Arkadaşlarla beraber hesap ettik ki, biz burada hangi tarihte kitap hediyelerini Nuh için hazırlıyorduk aynı tarihte, Nuh, habersiz olarak, kırk gün mesafede, bize o nisbette ve mânâ cihetiyle onun gibi mübarek hediyeyi hazırlıyordu. Bu tevafuk kat’iyen tesadüf değil. Hattâ bir kısım dostlar dediler ki, bu Nuh Beyin kerametidir. “Acaba Nuh Beyin kerameti var mı ki, biliyormuş gibi mukabilini gönderiyor?” dediler. Dedim ki, “İhlâsın ve sadakatin dahi velâyet gibi kerameti var. Belki, bazan daha fevkindedir.”
Barla Lâhikası ·1934 ·( 212 )
Öz kardeşim ve en birinci ve yüksek ve fedakâr bir talebem olan Abdülmecid’in Van’da güzel bir evi vardı. İdaresi yerinde, hem muallim idi. Hizmet-i Kur’âniyenin daha revaçlı bir yeri olan hududa gitmekliğim için arzumun hilâfına olarak teşebbüs edenlere, içtihadınca, güya menfaatim için iştirak etmedi, rey vermedi. Güya, ben hududa gitseydim, hem hizmet-i Kur’âniye siyasetsiz, sâfi olmayacak, hem onu Van’dan çıkaracak idiler diye iştirak etmedi. Maksadının aksiyle şefkatli bir tokat yedi. Hem Van’dan, hem o güzel evinden, hem memleketinden ayrıldı. Ergani’ye gitmeye mecbur kaldı. ÜÇÜNCÜSÜ Hizmet-i Kur’âniyenin pek mühim bir âzâsı olan Hulûsi Bey, Eğirdir’den memlekete gittiği vakit, saadet-i dünyeviyeyi tam zevk ettirecek ve temin edecek esbab bulunduğundan, bir derece, sırf uhrevî olan hizmet-i Kur’âniyede fütura yüz göstermeye dair esbab hazırlandı. Çünkü, hem çoktan görmediği peder ve validesine kavuştu, hem vatanını gördü, hem şerefli, rütbeli bir surette gittiği için dünya ona güldü, güzel göründü. Halbuki, hizmet-i Kur’âniyede bulunana, ya dünya ona küsmeli veya o dünyaya küsmeli, tâ ihlâsla, ciddiyetle hizmet-i Kur’âniyede bulunsun. İşte, Hulûsi’nin kalbi çendan lâyetezelzel idi. Fakat bu vaziyet onu fütura sevk ettiğinden, şefkatli tokat yedi. Tam bir iki sene bazı münafıklar ona musallat oldular. Dünyanın lezzetini de kaçırdılar. Hem dünyayı ondan, hem onu dünyadan küstürdüler. O vakit vazife-i mâneviyesindeki ciddiyete tam mânâsıyla sarıldı. DÖRDÜNCÜSÜ Muhacir Hafız Ahmed’dir. O kendisi söylüyor: Evet, ben itiraf ediyorum ki, hizmet-i Kur’âniyede âhiretim nokta-i nazarında içtihadımda hata ettim. Hizmete fütur verecek bir arzuda bulundum. Şefkatli, fakat şiddetli ve kefaretli bir tokat yedim. Şöyle ki: Üstadım yeni icadlara HAŞİYE-1 taraftar olmadığı için -benim camim onun komşusudur; şuhur-u selâse geliyor- camimi terk etsem, hem ben çok sevap kaybediyorum, hem mahalle namazsızlığa alışacak. Yeni usul yapmazsam, men edileceğim. İşte bu içtihada göre, ruhum kadar sevdiğim Üstadımın muvakkaten başka bir köye gitmesini arzu ettim. Bilmedim ki, o yerini değiştirse, başka bir memlekete gitse, hizmet-i Kur’âniyeye muvakkaten fütur gelir. Tam o sıralarda ben tokat yedim. Şefkatli, fakat öyle dehşetli bir tokat yedim ki, üç aydır daha aklım başıma gelmedi. Fakat, lillâhilhamd, Üstadımın kat’î ihbarıyla, ona ihtar edilmiş ki, o musibetin her dakikası bir gün ibadet kadar hükmünde olduğunu rahmet-i İlâhiyeden ümitvar olabiliriz. Çünkü o hata bir garaza binaen değildi. Sırf âhiretimi düşünmek noktasında o arzu geldi. BEŞİNCİSİ Hakkı Efendidir. Şimdi burada olmadığı için, Hulûsi’ye vekâlet ettiğim gibi ona da vekâleten derim ki: Hakkı Efendi talebelik vazifesini hakkıyla ifa ederken, ahlâksız bir kaymakam geldi. Hem Üstadına, hem de kendine zarar gelmemek için, yazdıklarını sakladı. Muvakkaten hizmet-i Nuriyeyi terk etti. Birden, bir şefkat tokadı mânâsında, bin lirayı vermeye mükellef olacak bir dâvâ başına açıldı. Bir sene o tehdit altında kaldı. Tâ geldi, burada görüştük, avdetinde hizmet-i Kur’âniyeye, talebelik vazifesine girdi. Şefkat tokadının hükmü kalktı, tebrie etti. Sonra Kur’ân’ı yeni bir tarzda HAŞİYE-2 yazmak hususunda talebelere bir vazife açıldı. Hakkı Efendiye de hisse verildi. Elhak, o hissesine sahip çıktı. Bir cüz’ü güzel yazdı. Fakat derd-i maişet zaruretiyle kendini mecbur bilip, gizli dâvâ vekâletine teşebbüs etti.
Lem'alar ·1932 ·Onuncu Lem'a
Aziz, sıddık kardeşim Osman Nuri; Madem Cenâb-ı Hak, senin kudsî niyet ve ihlâsınla Ankara’da en mühim genç Said’leri senin etrafına toplamış. Madem Ankara’da benim bulunmamı lüzumlu görüyorsunuz. Ben de şimdi nafaka mla tedarik ettiğim nüsha larımı o küçük medrese-i Nuriye me benim bedel ime gönderiyorum. Onların adedince Said’ler, seninle komşu olurlar. Hem fedakâr evlâdın çok fevkinde sadakat le şimdiye kadar hizmetleriyle herbiri birer genç Said olarak beş-on Abdurrahmanlarım hükmünde Sungur, Ceylân, Tillolu Said, Salih, Abdullah, Ahmed, Ziya gibi genç ve çalışkan Saidleri senin yanına hem benim vekilim, hem senin talebelerin olarak benim bedel ime o küçücük medrese-i Nuriye ye nezaret ve bir nevi dershane olarak rey inize bırakıyorum. 1 اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى Kardeşiniz Said Nursî • • •
Emirdağ Lâhikası - II ·( 39 ) 0.83
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ 1 Binler selâm. Siz maddî rütbenizden çok yüksek mânevî rütbeniz iktiza sıyla ayrı ayrı yerlere gönderiliyorsun. O yerlerin sana ihtiyacı var. Hiç merak etme. Senin Risaletü’n-Nur hakkında mektupların, çok talebe yerinde, senin bedeline hizmet-i Nuriye de çalışıyorlar. Birinciliği daima sana kazandırıyorlar. Kardeşiniz Said Nursî • • •
Barla Lâhikası ·( 228 ) 0.82
…
Aynı ruh, aynı ifade, aynı iman... Hadsiz şükür ve senâ olsun ki; Rabb-i Rahîm sizleri Risale-i Nur’a hâmi , nâşir , sahip, şakirt eylemiş. Bizlere pek çok ağır müşkilât içinde kudsî hizmete muvaffakıyet ihsan etmiş. Zaman ve zemin , sizlerle çok müştak olduğum uzun konuşmayı hoş görmediği için, kısa kesip ruh u can ımla herbirinize binler selâm. Mâşaallah , bârekâllah derim. Bu mübarek şuhur-u selâsede duanıza çok muhtaç kardeşiniz Said Nursî • • •
Kastamonu Lâhikası ·( 20 ) 0.82
NECATİ AKKOYUN Tarih: 27.03.2020 - 08:41 | Güncelleme: 13.12.2024 - 10:59 Okuma süresi: 6 dk Ankara doğumlu, Van asıllı terzi Necati Akkoyun Ağabey, iki kere Said Nursi Hazretlerini ziyaret ediyor, son defa da Ankara’da görüyor. Millet iradesine darbe vuran bütün darbelerin anası sayılan 1960 ihtilalının sayısız keyfî zulümlerinden bir örneği, Necati Ağabey'in hatıraları arasında geçiyor. Akkoyun Ağabey'in anlatıklarını yazdıktan sonra kendisine tashih ettirdim. NECATİ AKKOYUN ANLATIYOR Nüfustaki adım Necat’tır, ama bana herkes Necati der. 1934 Ankara doğumluyum. Aslımız Vanlıdır, babam 1915 yılında Van’dan Ankara’ya gelmiş ve yerleşmiş. Terziyim, Ulus Bentderesi'nde terzi dükkânım vardı. Risale-i Nur’u 1955 senesinde duydum. Bir arkadaşım, Dikimevinde medrese var dedi ve yerini tarif etti bana. Askerlik vaktim gelmişti, askere gitmeden önce o medreseye gittim; orada Atıf Ural, Mustafa Türkmenoğlu Ağabeyler kalıyordu, onlarla tanıştım. Ertesi günü askere gittim. 1955-1957 yıllarında Ankara’da Cumhurbaşkanlığı Muhafaza Alayı'nda yaptım askerliğimi. ÜSTAD ON BEŞ SENE VAN’DA TALEBE OKUTTUĞUNU SÖYLEDİ Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı'nda askerliğimi yaparken birden Bediüzzaman Hazretlerini ziyaret etmeye karar verdim. Hiç kimseden izin almadan, kimseye haber vermeden otobüse bindim, Isparta’ya gittim. Sene 1955. Üstad’ın evini buldum, Zübeyir Ağabey beni Üstad’ın yanına çıkardı, elini öptüm, duasını aldım. Bana nerelisin diye sordu, Vanlıyım dedim. Ben Vanlıyım deyince Hz. Üstad Van hatıralarından, talebe okutmalarından anlattı, “Van’da 15 sene talebe okuttum.” dedi. Konuşma bitince: “Zübeyir, bu kardeşimizin yol harçlığını ver.” dedi. “Üstad’ım onun yol harçlığı varmış.” dedi Zübeyir Ağabey. Oradan ayrıldım. Ankara’ya Muhafız Alayı'na geri döndüm. Bu ziyaret işi beş gün sürmüştü. Hiç kimse nerdesin diye sormadı bana. Deli dolu bir yüzbaşımız vardı, o da hiç sormadı. Ne sürgün ne dayak ne de hapis, üçü de yok. Şimdi düşünüyorum da "Bu iş nasıl oldu?" diye anlayamıyorum. Nöbetçi kulübesinin içinde namazımı kılardım. Başta kep yok, ayakta postal yok, oradan bir subay çık dışarı dese, yandın. İnayet-i ilahiye işte. ÜSTAD’IN TASHİHİ İÇİN EMİRDAĞ’INA BİR RİSALE FORMASI GÖTÜRDÜM 1957’de askerlik bitti, terhis oldum. Said Özdemir Ağabey bana bir risale forması verdi, bunu Üstad’a götür dedi. O zaman matbaa hazırlıkları vardı, matbaada basılacak kitapların formaları Üstad'a götürülüyor, tashih ettiriliyordu. Üstad Emirdağ’ındaydı, gittim. Zübeyir Ağabey vasıtasıyla formayı Üstad’a verdim. Üstad formayı alınca çok memnun oldu, dualar etti. 1959 senesinin son günlerinde Üstad Ankara’ya geliyor diye bir haber geldi. Ulus’ta Beyrut Palas otelinin en üst katında bir odayı Üstad’a ayırmışlar. On beş yirmi kişi Üstad’ı orda bekliyoruz. Said Özdemir Ağabey ve kardeşleri vardı, Mehmed Mandal Hoca, Hasan Okur ve diğer nurcular vardı. Ben o zaman 20 yaşlarındaydım. Üstad geldi, Ağabeyler kollarında en üst kattaki odasına çıkardılar. Bir konuşmamız olmadı Üstad’la. Bu şekilde Isparta ve Emirdağ’ında iki ziyaretim olan Üstad’ı, son defa Ankara’da görmüş oldum. 27 MAYIS İHTİLALINDAN SONRA 19 KİŞİYİ TOPLADILAR Ulus’ta Anteplilerin açtığı Murat Lokantasının üstünde dersane vardı. 27 Mayıs 1960 ihtilalı olmuştu. Bir akşam oraya gittim, baktım kimse yok. Bir sivil geldi, arkadaşlara bakmıştım dedim. Gel ben seni arkadaşlarının yanına götüreyim dedi. Aldı beni 1. Şubeye götürdü. Bir baktım ki Zübeyir Ağabey dâhil 19 kişi oturuyor bir odada, benimle 20 oldu. Bunlar mı arkadaşların dedi. Bunlar dedim. Sabahladık orada. (Hadise 17 Ağustos 1960 tarihinde oluyor. Ö.Özcan) Benim Ulus Bentderesi'nde terzi dükkânım vardı; kalfalar, çıraklar çalışıyor. Ben
Tanıyanların Dilinden ·NECATİ AKKOYUN 0.82
…
Ben orada iken Belediye reisinden selâm getirdiler. 'İsterse para verelim. İsterse lokantadan ne isterse gönderelim.' diye Üstada haber gönderdi. Üstad, 'Yirmi kuruşluk bir ekmek bana dört gün yeter.' diye cevap verdi." "Bu mevzular böyle konuşmakla bitmez" diyen Gönenli Mehmed Efendinin hürmetle ellerini öpmek istedik, "Estağfirullah, Estağfirullah!" diyerek ellerini çekti. Müsaade isteyip, ulvî bir vecd içinde yanından, Süleymaniye mihrabından ayrıldık. Allah mekânını cennet etsin. Not: Merhum İstanbul Fatih'te "Edirnekapı Sakızağacı Şehitliği"nde medfundur. (bk. Necmeddin ŞAHİNER, Son Şahitler-II) Yazar: Sorularla Risale Kategorileri: M Okunma sayısı : 5.657 Sayfayı Word veya Pdf indir
Tanıyanların Dilinden ·MEHMED ÖĞÜTÇÜ (GÖNENLİ MEHMED EFENDİ) 0.82
Sayı Ağabey, 1983’den beri Bursa’da ikamet ettiği halde, hatıralarını almak -tevafuken- yine Van’da nasip oldu. İlk Van Risale-i Nur hizmetlerinin yaşayan şahidlerinden Fahreddin Sayı, Hz. Üstad’a bir defa ziyarette bulunmuş
…
Fahreddin Ağabey, Van’ın kadim Nur talebesi Molla Hamid Ağabeyle aynı dükkânı paylaşarak, 30 sene müddetle beraber esnaflık yapmışlar. Fahreddin Sayı, röportajımız sırasında ilk Van hizmetleri hakkında bilgiler verdi. Hz. Üstad’ı ziyareti sırasında gördüklerini, konuştuklarını ve intibalarını anlattı bize. Çok gariptir; Risale-i Nur’dan imanî bir vecizenin altına "Said Nursi" diye yazdığı bir kart için, polisin yaptığı bir baskını da anlattı
…
Hatıraları kendisine tashih ettirilmiştir
…
FAHREDDİN SAYI ANLATIYOR 1936 Van doğumluyum, mesleğim saatçilik. 30 sene Van’da 16 sene de Bursa’da yaptım saatçiliği. Şimdi emekliyim. Van’da, saatçiliği Molla Hamid Ağabeyle beraber onun dükkânını ince bir duralitle ortadan bölerek yaptım. Hamid Ağabey aynı dükkânda marangozluk yapıyordu, sonradan camcılık yapmaya başladı. 1983’de Bursa’ya taşındım. Emekli olarak hâlâ Bursa’da yaşıyorum, hizmetlere devam ediyoruz elhamdülillah. Risale-i Nur’u Molla Hamid Ağabeyden Duydum Risale-i Nur’u ilk defa 1954 senesinde 18 yaşlarımda iken Molla Hamid Ağabeyden duydum, bana bir Gençlik Rehberi vermişti. Sonra Asâ-yı Mûsa’yı aldım. O zamanlar yeni harflerle Risale yoktu, Osmanlıcayı pek de okuyamıyordum. İki sene sonra 1956’da askere gittim, giderken Isparta’da Hz. Üstad’ı ziyaret ettim. Onu anlatacağım
…
Askerden gelince de hizmetlere devam ettik. İki sene kitaplar bende kaldı, ben sattım isteyenlere. Sonra bir ihbar oldu, kitapları hemen başka tarafa taşıdık. O zamanlar, 1954 senesinde ben askere gitmeden iki sene evvel Türkoğlu Salih vardı Van’ın Belediye Başkanı, onun evini ilk dersane olarak tuttuk; Hacı Osman Camisinin hemen altında tek katlı toprak bir ev vardı, orası
…
Türkoğlu Nur talebesi değildi, evini kiralayarak tuttuk. O zaman Rahmi Erdem de buradaydı. Sonra terzi Reşid Övet Ağabeyin evini dersane olarak tutmuştuk. Allah rahmet etsin bir Celal Alıcı Ağabey vardı, çok hoş bir insandı, ev dersleri daha çok onun evinde olurdu, Ağabeyler geldiğinde onun evinde kalırlardı. O sıralarda çok fazla baskı ve baskınlar vardı, korkarak gidiyorduk derslere. Mesela bir örnek vereyim: Bir ara bir kart yazmıştım ben, her nasılsa savcının eline geçmiş, polis baskın yaptı; Allah razı olsun polis iyiydi, bana, “Bak kardeşim, altına Said Nursi Yazmışsın bu olmasaydı sana bir şey yapmayacaktık. Kartta da Yirmi Dokuzuncu Söz’den: “Evet, şu dâr-ı dünya, beşerin ruhunda mündemiç olan hadsiz istidadların sünbüllenmesine müsaid değildir. Demek başka âleme gönderilecektir. Evet, insanın cevheri büyüktür. Öyle ise, ebede namzeddir. Said Nursi.” İşte vecize de bu. Bunun için polis benim dükkânıma baskın yaptı. Eve de geleceklerdi, o polis mani oldu. Ben artık o kartları imha ettim. Üstad’ın Gözleri Çapaklıydı, Meğer Zehir Vermişler Üstad Hazretlerine ziyaretim şöyle oldu: 1956’nın Kasım ayında askerliğim İzmir’e çıkmıştı, yola yalnız çıktım ben. Bana Van’da; “Sakın Üstad’ı görmeye çalışma alıp götürürler, Hüsrev Ağabeyi gör.” dediler. Afyon’da trenden indim. Isparta’ya geçtim, Hüsrev Ağabeyin evini buldum, kapısını çaldım, açmadı. Dönüp dolaşıp yine çaldım, gene açılmadı. Tekrar dolaşıp geldim yine aynı. Oradan komşulardan yaşlı bir kadın “Evladım, onun işine akıl ermez, açmıyorsa demek ki açmayacak.” dedi. Ben tabi çok üzüldüm. Me’yus olarak bir camiye gittim. Baktım müezzin halıları dışarı atmış temizlik yapıyor. Ona “Ben Üstad Hazretlerine ziyaret etmek istiyorum, nasıl bulurum?” dedim. Başını kaldırdı, oradan bir asker geçiyordu, “Bak bu sizden.”
Tanıyanların Dilinden ·FAHREDDİN SAYI 0.82
Aziz kardeşim; Evvelâ: Bin mâşaallah ; Sözler mecmua sında yanlışlar yok gibidir. Birkaç kelime var ki, leffen gönderildi. Saniyen: Eğer münasip görseniz gönderdiğim bu elli lirayı benim hesabıma mahkemedeki mecmua ların bedel ine benim için alınız, gönderiniz. Eğer münasip görmezseniz, bu defaki gönderdiğiniz mecmua ların bana mahsus olacak kısmının fiyatına alınız. Salisen: Şimdilik Tarihçe-i Hayat’ı mebus lara parasız vermemek münasip tir. Parasıyla isteyenlere verilsin. Fakat on-yirmi nüsha Ankara’da bulunsa münasip tir. Said Nursî • • •
Emirdağ Lâhikası - II ·( 21 ) 0.82
Aziz, sıddık , mübarek kardeşlerim, dünyada medâr-ı tesellî lerim ve berzah yolunda nuranî yoldaşlarım ve mahşer de inşaallah şefaatçilerim; Sizin, hem leyle-i Kadrinizi, hem bayramınızı bütün ruh u canımla tebrik ediyorum, tes’id ediyorum. Saniyen: Şimdiye kadar hiç görmediğim bir suret te, dehşetli bir hastalıktan fevkalmemul bir tarzda, Risale-i Nur’un hâlis talebelerinin şifa duasının neticesi olarak, mu’cize gibi birden harika bir keramet le şifa bulmamı size haber veriyorum. Bu vâkıa yı müşahede eden Emin ile Feyzi’nin o harika hastalığa ait bu gelecek fıkra sını medâr-ı ibret için size gönderiyorum. Bütün kardeşlerimize birer birer selâm ve dua ediyorum, Hüsrev’i de merak ediyorum. 1 اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى Said Nursî • • •
Kastamonu Lâhikası ·( 66 ) 0.82
Aziz, sıddık , mübarek , Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın bir veçh-i i’câz ını harika kalemiyle gösteren ve mütemadiyen defter-i hasenat ına, o yazdığı Kur’ân’ları okuyanların sevapları yazılan kıymettar Hüsrev; Bana gönderdiğin iki mübarek nüsha dan birincisini size, Hilmi Beyle gönderdim. Bir hiss-i kablelvuku yla, sen Isparta’dan ayrılacaksınız diye ikisini birden bize göndermiştin. Çok da iyi oldu. Şimdi Isparta, Medresetü’z-Zehrâ-i Ekber ve Medrese-i Nuriye-i Kübrâ olduğundan, bu kudsî eser, orada, hususan şuhur-u selâse gelmek üzere bir zamanda lâzımdır. İnşaallah orada da, bizim gibi cüz leriyle taksim le hatme ler okunacak. • • •
Kastamonu Lâhikası ·( 151 ) 0.81
SAİD ÖZDEMİR Tarih: 29.04.2009 - 00:00 | Güncelleme: 20.02.2025 - 10:31 Okuma süresi: 1 sa, 19 dk ÜSTAD’IMIZ BEDİÜZZAMAN Hazretleri tarafından “Risale-i Nur Naşiri” olarak vazifelendirilen M. Said Özdemir Ağabey, risalelerde geçen adıyla “Tillolu Said,” 1930 Siirt-Tillo doğumludur. 1938’den itibaren Ankara’da yaşayan Said Ağabey, Diyanet İşleri Başkanlığında “Ankara Gezici Vaizliği” ve muhtelif vazifeler yapmış, emekli olmuştur. Üstad Hazretlerini ilk defa 1953’de Isparta’da, şimdi müze olan evde ziyaret ediyor. 1956’da Atıf Ural, Mustafa Türkmenoğlu, Mehmet Emin Birinci gibi ağabeylerle beraber, Üstad’ın emriyle Sözler’in yeni harflerle tabını yapıyor. Daha sonra da Üstad’ımızın verdiği salâhiyetle tab işine devam ediyor. Bu hususta, Bediüzzaman’ın parmak izini taşıyan noterden tastikli bir belge var elinde. Üstad’la defalarca görüşen Said Ağabeye, Üstad’ımız hemen her seferinde neşriyatın ehemmiyetini telkin ediyor. Said Özdemir Ağabey, tam dokuz kere medrese-i Yusufiyede yatıyor, 25 kere de hakkında dava açılıyor. Said ağabey, “Risale-i Nur Naşiri” olarak, "İhlâs Nur Neşriyat" ve aynı adlı internet sitesi ile bütün dünyaya çeşitli dillerde neşriyata devam etmektedir. 1969 senesinden itibaren Ankara’da birçok defa dersini ve sohbetini dinlediğimiz Said Ağabeyi çok defa evinde ziyaret ettik ve el’an ziyaretlerimiz devam ediyor. Bizi bir baba şefkatiyle kucaklayarak karşılıyor ve sabırla suallerimize cevaplar veriyor. “Kabir, Âlem-i Ahirete Açılmış Bir Kapıdır
…
” 2000 yılında tekrar ziyaretine gittiğimiz Said Ağabey, ilk ziyaretlerimizin üzerinden yıllar geçtiği için bizleri unutmuştu. 1973 senesinde, kendisinin de alakalı olduğu başımızdan geçen bir hadiseyi hatırlattım. Şöyle ki: O zamanlar 1 Mayıs “Bahar Bayramı” diye tatildi. Biz de Ankara’da talebeyiz. Üç ay sonra okulumuzdan mezun olup öğretmen olcağız. 1 Mayıs Salı günü, hafta sonu tatili ile birleştirilince tatil süresi dört güne çıkmıştı. Said Ağabeyimizin de Chevrolet marka bir pikabı vardı. Kendisinden, İzmir’deki kardeşleri ziyaret etmek istediğimizi söyleyerek pikabı istedik. Arabayı Ulus’taki İhlâs Kitabevi’nin önünde şoförlüğümüzü yapacak “Malazgirtli Burhan” kardeşle beraber Said Ağabey'den teslim aldık. Arabada tam 11 kişiyiz; çoğu da üç ay sonra öğretmen olacak. İzmir yolundayız. Gece, Uşak dershanesindeki derse iştirak ettik ve orada sabahladık. Derste Mesnevî-i Nuriye’den okunan mevzu, sanki biraz sonra başımıza gelecek hadiseye, hususan bir kardeşimize işaret ediyordu. Sabah namazından sonra hemen yola çıktık. Sesli olarak tesbihat yapılırken birden arabamız takla atmaya başladı. Uşak-İzmir arasındaki o meşhur keskin virajlardan birinin altındaki uçuruma düşmüştük. Çoğumuzda ciddî bir yaralanma yoktu, fakat çok ihlaslı bir kardeşimiz, Antepli Mustafa Doğan ’ın omurilik soğanı kesilmişti, hareket edemiyordu. Hemen yola çıkıp bir otobüsü durdurarak bindik. Herkes kelime-i şehadet getiriyordu. Kazanın dehşeti bir anda üzerimize çökmüştü. Bizleri çeşitli hastahanelere dağıttılar. Antepli Mustafa Doğan’ı ise durumu ağır olduğundan Ege Üniversitesi Hastahanesi’ne yatırmışlar. Sağ yanağımda, kemik görünecek kadar derin bir kesik vardı. Salihli Devlet Hastahanesi’nde doktor, o şartlarda canlı canlı yarayı kapatıp dikti. Ertesi gün taburcu olup İzmir’e vardığımızda, “vâ esefa” az evvel Mustafa Doğan’ın şehit olduğunu söylediler. Kendisini gözyaşlarıyla ancak morgda görebildik. Mustafa üç ay sonra öğretmen olarak mezun olacaktı. Allah rahmet etsin ve şefaatine nail eylesin! Uşak dershanesinde, bir gün sonra vefat edecek olan rahmetli Mustafa’nın ve hepimizin dinlediği en son ders: "İ’lem Eyyühel-Aziz! Kabir, âlem-i ahirete açılmış bir kapıdır. Arka ciheti rahmettir, ön ciheti ise azaptır. Bütün dost ve sevgililer o kapının arka cihetinde duruyorlar. Senin de onlara iltihak zamanın gelmedi mi?
Tanıyanların Dilinden ·SAİD ÖZDEMİR 0.81
Aziz, sıddık kardeşlerim; Şimalin İsveç, Norveç, Finlandiya, Kur’ân’ı mekteplerinde en büyük halâskâr bir kitap olarak kabul ettikleri gibi, şimdi erkân-ı İslâmiye nin birincisi olan Ramazan sıyam ını tutmak niyetiyle Câmiü’l-Ezhere “Şimalin pek uzun günlerinde bir çare-i tahfifi ve tehiri yok mu?” diye sormuşlar. Demek Avrupanın yalnız o küçük hükûmetleri değil, belki siyaset mânâsı verilmemek için kendini izhar etme yen, eskide büyük ve dünyanın yüksek mevkiini tutmakla beraber, gayet dehşetli bir tarzda dünyanın fena ve fâni liğini dehşetli tokatla o yüksek mertebelerin hiçe indiğini görmekle hakikî teselli, yalnız ve ancak hakaik-i Kur’âniyede bulmasıyla, o küçüklerle mânen beraber tahmin edilebilir. Evet, dünyanın mahiyet i anlaşıldıktan sonra, elbette hayat-ı ebediye den başka beşeriyet in o inkisar-ı hayal yarasını tedavi edecek Kur’ân’dan başka yoktur. • • •
Emirdağ Lâhikası - I ·( 184 ) 0.82
Ana içeriğe atla Bu siteyi kullanarak, Çerez Politikamızı kabul etmektesiniz. Bu siteyi kullanarak, Çerez Politikamızı kabul etmektesiniz. Giriş yap Kaydol Soru Sor Rastgele Soru Hızlı Git Bilgi Yarışması Risale-i Nur Külliyatı Oku Dinle ? ... Soru - Cevaplar Makaleler Kaynak Eserler Nurpenceresi Bediüzzaman Kaydol Giriş yap Okuyup anlamak isteyenlere... Hızlı Git Soru Sor Okuyup anlamak isteyenlere... On Birinci Şuâ Alt Kategoriler Meyve Risâlesi 1 Birincisi 2 İkinci Mes'elenin Hülâsası 3 Üçüncü Mes'ele 4 Dördüncü Mes'ele 5 Beşinci Mes'ele 6 Altıncı Mes'ele 7 Yedinci Mes'ele 8 Sekizinci Mes'elenin bir Hülâsası 9 Dokuzuncu Mesele 10 Onuncu Mes'ele 11 On Birinci Mes'ele 12 Hatime 13 On Birinci Meselenin haşiyesinin bir lâhikasıdır. 14 « Önceki Kategori Üst Kategori Sonraki Kategori » Yükleniyor... Risale-i Nur Kütüphanesi (Google Play) • (iOS) • (Huawei) Bilim ve Gelişim Derneği Destek olmak ister misiniz? Sorularla Risale © 2003 - 2026 Biz Kimiz? Sık Sorulan Sorular Ziyaretçi Defteri İletişim
Şualar ·On Birinci Şuâ 0.81
Aziz , sıddık kardeşlerim; Bayramınızı tebrik ve hizmetinizi takdir ve muvaffakiyet inize dua ederek Hâlık-ı Rahîm e hadsiz şükrederim ki, sizler gibi sebatkâr ve fedakâr kardeşleri Risaletü’n-Nur ’a sahip ve nâşir yapmış. Ben sizleri düşündükçe, ruhum inşirah ve kalbim ferahlarla dolar. Daha dünyadan gitmek benim için medâr-ı teessüf olamaz. Sizler kaldıkça ben yaşıyorum diye, mevt e, dostâne bakıyorum, ecel imi telâşsız bekliyorum. Allah sizden ebeden râzı olsun. Âmin, âmin , âmin . • • •
Kastamonu Lâhikası ·( 15 ) 0.80
Münâcât Bu Risale-i Münâcât , hem vücûb-u vücud, hem vahdet , hem ehadiyet , hem haşmet-i rububiyet, hem azamet-i kudret , hem vüs’at-i rahmet , hem umumiyet-i hâkimiyet , hem ihata-i ilim , hem şümul-ü hikmet gibi en mühim esasat-ı imaniyeyi hârika bir îcaz içinde fevkalâde bir kat’iyet ve hâlisiyet ve yakîniyet ile ispat eder. Haşr e işârât ı ve bilhassa âhir deki şiddetli işârât ı çok kuvvetlidir. بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ إِنَّ فِى خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ وَاخْتِلاَفِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّتِى تَجْرِى فِى الْبَحْرِ بِمَا يَنْفَعُ النَّاسَ وَمَا أَنْزَلَ اللّٰهُ مِنْ السَّمَاۤءِ مِنْ مَاۤءٍ فَأَحْيَا بِهِ اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ فِيهَا مِنْ كُلِّ دَاۤبَّةٍ وَتَصْرِيفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَاۤءِ وَاْلاَرْضِ َلاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ 1 Üçüncü Şuâ olan bu Münâcât Risalesi, mezkûr âyetin bir nevi tefsiridir. Yâ İlâhî ve yâ Rabbî , Ben imanın gözüyle ve Kur’ân’ın talim iyle ve nuruyla ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ın dersiyle ve ism-i Hakîm in göstermesiyle görüyorum ki, semâvât ta hiçbir deveran ve hareket yoktur ki, böyle intizamıyla Senin mevcudiyet ine işaret ve delâlet etmesin.
Asa-yı Musa ·Sekizinci Hüccet-i İmâniye (Üçüncü Şuâ, Münâcât) 0.80
Saniyen: Şu zaman-ı isyan ve tuğyan ve küfran da mahz-ı inayet ve lûtf-u Hak olan, ümmet-i İslâmiye yi hakaik-i imaniye ye sevk ve irşada memur edilen zât-ı hakîmâneleri ni, bütün ümmet-i Muhammediye yi olduğu gibi, bu âciz i de nurlu Sözler’le tarîk-i nur a irşad buyurduğunuzdan dolayı hürmet ve minnet le daim yâd eder, dünyevî ve uhrevî murat larınızı hasıl eyleme sini Rahîm , Kerîm olan Allahü Zülcelâl Hazretleri nden abîdâne niyaz ve istirham eylerim. Hulûsi • • •
Barla Lâhikası ·( 13 ) 0.80
…
Onun için, bütün ihanet ve hakaretlerinize beş para kıymet vermem; âsâyiş , idare lehinde sabır ve tahammül e karar verdim. Elbette dünya daimî olmadığı gibi, hâdisât ı da fırtınalı, daima değişir. Birkaç saat cinayetlerle, dünyevî ve uhrevî binler zakkum ve azap neticeleri var. O zaman, fâidesiz yüz binler teessüf diyeceksiniz. Ben, resmî makamat a ve bizimle tam alâkadar vazifedar lara yazdığım gibi, sizin gibi bedbaht lara dahi derim: Biz, Risale-i Nur’la, bu memleketin ve istikbal inin en büyük iki tehlikesini def etme ye çalışıyoruz ve bilfiil çok emare lerle, hattâ mahkemede de kısmen ispat etmişiz. Birinci tehlike: Bu memlekette, hariç ten kuvvetli bir sûret te girmeye çalışan anarşiliğe karşı sed çekmek . İkincisi: Üç yüz elli milyon Müslümanların nefretlerini kardeşliğe çevirmekle, bu memleketin en büyük nokta-i istinad ını temin etmektir. • • •
Emirdağ Lâhikası - I ·( 75 ) 0.80
…
Yoksa, Rusların tahribat nev inden mânevî kuvvetlerine karşı adliyenin binden birine maddî ceza vermesiyle; serserilere ve fakirlere, zenginlerin malını peşkeş çeken ve hevesli gençlere ehli namusun kızlarını ve ailelerini mübah kılan ve az bir zamanda Avrupa’nın yarısını elde eden bir kuvvete karşı, ancak ve ancak mânevî bombalar lâzım ki, o da hakaik-i Kur’âniye ve imaniye atom bombası olup o dehşetli solculuk cereyan ını durdursun. Yoksa, adliye vasıtasıyla yüzden birine verilen maddî ceza ile bu küllî kuvvet tevkif edilmez. Onun için, dindar milletvekilleri bu tacil i lâzım gelen hakikat i tehir etmelerinden, çok defa tecrübelerle gördüğümüz gibi bu defa da küre-i hava şiddetli soğuğu ile buna itiraz ediyor. İki dehşetli Harb-i Umumînin neticesinde beşer de hasıl olan bir intibah-ı kavî ve beşer in tam uyanması cihetiyle, kat’iyen dinsiz bir millet yaşamaz. Rus da dinsiz kalamaz. Geri dönüp Hıristiyan da olamaz. Olsa olsa, küfr-ü mutlak ı kıran ve hak ve hakikat e dayanan ve hüccet ve delile istinad eden ve aklı ve kalbi ikna eden Kur’ân ile bir musalâha veya tâbi olabilir. O vakit dört yüz milyon ehl-i Kur’ân ’a kılıç çekemez. Said Nursî • • •
Emirdağ Lâhikası - II ·( 65 ) 0.80
Aziz kıymettar , sadık ve sebatkâr kardeşlerim; Fihristeyi, taksimü’l-â’mâl tarzında mütesanid heyetinizin şahs-ı mânevîsine tevdiiniz çok güzeldir. Tam ve daimî bir üstad buldunuz. O mânevî üstad, bu âciz kardeşinizden çok yüksektir; daha bana ihtiyaç bırakmıyor. Sabri kardeş, senin rüyan mübarek tir ve manidardır. İnşaallah zaman onu tabir edecek. Kardeşlerim, sizin hatırınız ve askerliğiniz endişesi için hâdisât-ı zamana baktım, kalbime böyle geldi: Menfî esasat a bina edilen ve Karun gibi 1 اِنَّمَاۤ اُوتِيتُهُ عَلٰى عِلْمٍ deyip, ihsân-ı Rabbânî olduğunu bilmeyip şükretme yen ve maddiyun fikriyle şirk e düşen ve seyyiat ı hasenat ına galip gelen şu medeniyet-i Avrupaiye öyle bir semavî tokat yedi ki, yüzer senelik terakkî sinin mahsul ünü yaktı, tahrip edip yangına verdi. Avrupa zâlim hükûmetleri zulümleriyle, Sevr Muahedesiyle âlem-i İslâm a ve merkez-i Hilâfet e ettikleri ihanete mukabil öyle bir mağlûbiyet tokadını yediler ki; dünyada dahi bir cehenneme girip çıkamıyorlar, azap ta çırpınıyorlar. Evet, bu mağlûbiyet , aynen zelzele gibi, ihanetin cezasıdır. Burada çok zâtlar kat’iyen hükmediyorlar ki, Risaletü’n-Nur ’un iki merkez-i intişar ı olan Isparta ve Kastamonu vilâyet leri sair yerlere nispeten âfât-ı semâviye den mahfuz kaldıklarının sebebi, Risaletü’n-Nur ’un verdiği iman-ı tahkikî ve kuvvet-i itikadiye dir. Çünkü böyle âfatlar, za’f-ı iman dan neşet eden hatâların neticesidir. Hadis çe, sadaka belâyı def ettiği gibi, 2 o kuvve-i imaniye dahi o âfât a karşı derecesiyle mukabele ediyor. • • •
Kastamonu Lâhikası ·( 11 ) 0.80
Onuncu Şuâ Bu şuâ, On Beşinci Lem’a’dan itibaren buraya kadar olan risâlelerin fihristidir. • • •
Şualar ·Onuncu Şuâ 0.80
Salavat-ı bînihaye, ol Server-i Kâinat ve Fahr-i Âlem e hediye olsun ki, âlem, envâ ve ecnâs ıyla onun risalet ine şehadet ve mu’cize lerine delâlet ve hazine-i gayb dan getirdiği metâ-ı âlî ye dellâllık ediyor. Güya âleme teşrif ettiğinden, herbir nevi , kendi lisan-ı mahsus uyla alkışladığı gibi, Sultan-ı Ezel , zemin ve âsuman ın evtâr ını intak edip herbir tel başka lisan la mu’cizat ının nağamat ını inşad etmek le, o sadâ-yı şirin bu kubbe-i minâ da ilelebed tanîn-endaz etmiştir. Güya âsuman , kendi mirac ve melek ve kamer in elsine-i semaviye siyle risalet ini tebrik; ve zemin , kendi hacer ve şecer ve hayvanın dilleriyle mu’cize lerine senâhân ; ve cevv-i feza , kendi cin ve bulutların işârât ıyla nübüvvet ine beşaret ve sâyebân ; ve zaman-ı mazi , enbiya ve kütüp ve kâhin lerin rumuz ve telvihat ıyla o şems-i hakikat in fecr-i sadık ını göstererek müjdeci; ve zaman-ı hal , yani asr-ı saâdet , lisan-ı hal iyle tabiat-ı Arap taki inkılâb-ı azîm in ve bedeviyet-i sırf tan medeniyet-i mahzâ nın def’aten tevellüd ünü şahit göstererek nübüvvet ini ispat; ve zaman-ı müstakbel , kendi vukuat ve fünun unun etvar-ı müdakkikane siyle onun mevkib-i ikbal ini istikbal ve lisan-ı hakîmâne ile irşadat ına teşekkür; nev-i beşer kendi muhakkik leri ile, bahusus hatîb-i beliğ i ki, şems gibi kendi kendine burhan olan Muhammed’in (a.s.m.) lisan-ı fasihâne siyle haktan geldiğini ilân; ve Zât-ı Zülcelâl kendi Kur’ân’ının lisan-ı beliğane siyle ol Nebiyy-i Ümmî nin ferman-ı risalet ini kıraat ediyorlar ve okuyorlar.
Muhakemat ·Sonraki Sayfa » 0.80