Abbas İbn Abdulmuttalib'den, dedi ki: "Ey Allah'ın Rasulü! (Amcan) Ebu Talib'e herhangi bir faydan oldu mu? Çünkü o seni koruyor ve senin için düşmanlarına öfkeleniyordu, diye sordu. Allah Rasulü: Evet, o topuklarına kadar yakın ateşten bir çukur içindedir. Ben olmasaydım ateşin en alt basamağında olacaktı, buyurdu." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Müşriğe künye verilmesi." Yani (Müslüman bir kimsenin müşrik bir kimseye) ilk olarak künye vermesi caiz midir? Eğer onun baştan beri bir künyesi varsa künyesi ile ona hitap etmek yahut ondan o künye ile söz etmek caiz midir? Başlıkta yer alan hadisler bu son şıkka uygundur. Hüküm itibariyle ikincisi de bunun kapsamına girer. Nevevi, el-Ezkar adlı eserinde kafire künye vermenin, ancak sözkonusu ettiği iki şarta bağlı olarak caiz olacağını tespit ettikten sonra, şunları söylemektedir: Hadiste Ebu Taliblin adı çokça geçmektedir. Asıl adı ise Abdi Menafltır. Yüce Allah da: "Ebu Leheb'in iki eli kurusun."(Tebbet 1) diye buyurmaktadır. Daha sonra Nevevi ikinci hadisi ve hadiste geçen "Ebu Hubab" künyesini zikrettikten sonra şunları söylemektedir: Böyle bir künye, şartın bulunması halinde kullanılır. O da o kimsenin ancak künyesi ile tanınması yahut adının anılmasında bir fitne olacağından korkulması halidir. Arkasından şunları söylemektedir: Hesulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hirakl (Heraklieus)'a mektup yazarak onu adı ile anmış, ne künyesi ile sözkonusu etmiş, ne de onun lakabı olan Kayser diye anmıştır. Hem bizler onlara karşı sert olmakla emrolunmuş bulunuyoruz. Dolayısı ile sözlü olarak onlara yumuşak hitap edip künyelerini kullanmayız, onlara sevgimizi izhar etmeyiz. Ancak onun bu sözlerine zikrettiği delillerde bir hasr (sadece o çerçevede kullanılma) bulunmamaktadır. Aksine Abdullah İbn Ubey alayında ismiyle değil de künyesiyle sözkonusu edilmesi -üstelik ismiyle daha ünlüdür- fitne korkusundan dolayı değildir. Çünkü ondan bu şekilde huzurunda söz edilen zat (Said İbn Ubade), İslamla bağlılığı pek güçlü birisi olup Abdullah'ın adı ile anılması sebebiyle bir fitnenin ortaya çıkacağından korkulmuyor idi. Bu ancak kalbin -İbn Battallın kesin olarak ifade ettiği gibi- ısındırılmasına yorumlanır. İbn Battal der ki: Buradan ya Müslüman olmalarının ümit edilmesi yahut onlardan bir menfaatin sağlanması gibi, kalplerini telif etmek maksadı ile müşrikleri künyeleri ile anmanın caiz olduğu anlaşılmaktadır. Ebu Talib'in künyesiyle anılmasına gelince, kuvvetli görülen görüşe göre bu, birinci türdendir. O da Ebu Talib'in ismiyle değil de, künyesiyle ün kazanmış olmasıdır. Ebu Leheb'in künyesi ile anılmasına gelince, Nevevı Şerhinde dördüncü bir ihtimale daha işaret edilmektedir. O da onun puta tapıcılığa nispet edilmesinden uzak durulması içindir. Çünkü onun asıl adı (Uzza'nın kulu demek olan) Abdu'l-Uzza idi
Sahih Buhari
·Edep ve Ahlak (Edeb)
·Hadis 6208
· · ·
Zühri, o Saib'in şöyle dediğini nakletmektedir: "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem Teblik gazvesinden dönüşünde onu karşılamak üzere çocuklarla birlikte Seniyetu'l-Veda {Veda tepesi)'a çıktığım ı hatırlıyorum." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Kisra ve Kayser'e mektubu" Kisra Perviz b. Hürmüz b. Enuşirvan'ın oğludur. Ünlü, büyük Kisra odur. Kisra, Fars'a kralolan herkese verilen lakaptır. Arapçadaki anlamı muzaffer kimse demektir. Sözü geçen Kayser ise Hirakl (Heraklieus) 'dır. Ona dair açıklamalar kitabın (Buhari'nin) baş taraflarında geçmiş bulunmaktadır. "Bahreyn'in büyüğü" el-Münzir b. Sava el-Abdi'dir. "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ona" Kisra'ya ve askerlerine "beddua ettL" "Paramparça edilmeleri için" darmadağın olmaları, kopup parçalanmaları için demektir. Abdullah b. Huzafe'nin rivayet ettiği hadiste: "Bu husus Resulullah s.a.v.'e ulaşınca, AlIah'ım onun mülkünü paramparça et, diye buyurdu" denilmektedir. Ayrıca Kisra Yemen'deki valisi bulunan Bazan'a: Yanından iki adam gönder de şu Hicaz'daki adamı getirsinler diye mektup yazdı. Bazan, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e mektup yazınca Nebi gelen elçilere şunları söyledi: Adamınıza şunu haber veriniz: Benim Rabbim bu gece onun Rabbini öldürdü. (Abdullah b. Huzafe) dedi ki: Bu olay yedinci yıl cumade'l-lila ayının salıya rastlayan onuncu günü gecesi olmuştu. Allah ona oğlu Şireveyh'i musallat etmiş ve onu öldürmüştü. ez-Zühri dedi ki: Bana ulaştığına göre Kisra Bazan'a şöyle bir mektup yazmış: Bana ulaşan haberlere göre Kureyş'ten bir adam kendisinin Nebi olduğunu iddia ediyormuş. Sen onun yanına git, eğer tevbe ederse mesel e yok, aksi takdirde başını bana gönder, diyerek olayı zikrettikten sonra şunları söylemektedir: Bazan bu haberi alınca o da beraberinde bulunan Farisller de Müslüman oldu . Taberani de el-Misver b. Mahreme yoluyla gelen hadiste şunları söylediğini rivayet etmektedir: "Resulullah s.a.v. ashabının yanına çıkarak şöyle buyurdu: Şüphesiz Allah beni bütün insanlara Nebi olarak göndermiştir. Bu sebeple benden (öğrendiklerinizi) eda ediniz (başkalarına tebliğ ediniz.) Bana rağmen ihtilafa düşmeyiniz. Sonra Abdullah b. Huzafe'yi Kisra'ya, Sellt b. Amr'ı Yemame'deki Hevze b. Ali'ye, el-Ala b. el-Hadramı'yi Hecer'de bulunan el-Münzir b. Sava'ya, Amr b. el-As'ı Uman'da el-Culendl'nin iki oğlu Ceyfer ile Abbad'a, Dihye'yi Kayser'e, Şuca' b. Vehb'i İbn Ebi Şimr el-Gassfl.nl'ye, Amr b. Umeyye'yi Necaşı'ye gönderdi. Amr b. el-As dışında hepsi de Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in vefatından önce geri döndü." "Yüce Allah, Resulullah s.a.v.'den işitmiş olduğum bir söz ile Cemel günlerinde beni faydalandırdı." Cemel ashabından maksat Aişe radıyallahu an ha ile birlikte bulunan askerlerdir, "Cemel ashabına katılacakken" yani Aişe r.a.a ile onunla birlikte bulunanlara katılacakken. İleride bu kıssaya dair açıklamalar yüce Allah'ın izniyle Fitneler bölümünde gelecektir. Hülasası şudur: Osman r.a. öldürülüp, Ali r.a.'a halifelik bey'ati yapıldıktan sonra Talha ve Zubeyr Mekke'ye gitti. Haccını bitiı°miş bulunan Aişe r.a.a ile karşılaştılar. Hepsi de Basra'ya gidip orada Osman'ın kanını aramak üzere insanları savaşa çağırmak amacıyla gitmek üzere ittifak ettiler. Ali bunu haber alınca, onların üzerine gitti ve Cemel vakası meydana geldi. Bu vaka Aişe r.a.a'nın binmiş olduğu cemele (deveye) nispetle böyle anılmıştır. Aişe hevdeci içerisinde insanları aralarını düzeltmeye davet ediyordu. "Kisra'nın kızını başlarına hükümdar yaptılar." Adı BOran olup Şireveyh b. Kisra b. Perviz'in kızıdır. Şireveyh daha önce geçtiği üzere babasını öldürmüştü. Babası oğlunun kendisini öldürmek için faaliyette bulunduğunu öğrenince kendisinin ölümünden sonra oğlunu öldürmek için hileli bir yola başvurdu. Bu maksatla kendisine ait özel kasalarından birisine zehirli bir hokka hazırlatarak üzerine: Bu cima' için bir hokkadır. Kim içindekinden şu kadar kullanırsa, şu kadar cima yapabilir diye yazdı. Şireveyh bunu okuyunca içindeki müstahzardan kullandı ve bunun neticesinde öldü. Babasından sonra sadece altı ay yaşadı. Şireveyh öldüğünde geriye kardeş bırakmamıştı. Çünkü o hükümdarlık tutkusu dolayısıyla kardeşlerini öldürmüştü . Geride erkek çocuğu da yoktu. Farslar krallığın bu hanedandan çıkmasını istemediklerinden BO.ran adındaki kadını hükümdar yaptılar. Bunu İbn Kuteybe el-Megazı adlı eserinde zikretmiştir. el-Hattabi der ki: Hadisten anlaşıldığına göre kadın emirlik ve hakimlik görevine getirilemez. Yine kadın kendi kendisini evlendiremez ve aynı şekilde başkası adına da bu akdi yapmayı üstIenemez. Evet, el-Hattabi böyle söylemekle birlikte görüşlerine cevap da verilmiştir. Kadının yöneticilik ve hakimlik görevlerine getirilemeyeceği cumhurun görüşüdür. Ancak Taberani bunu caiz kabul etmektedir. Ayrıca bu Malik'ten gelen bir rivayettir. Ebu Hanife'den gelen rivayete göre ise kadınların şahitliklerinin caiz olduğu hususlarda hakimlik görevini de yapabilir. Bu hadisin başlıkla ilgisi ise Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in mektubunu parçalayan Kisra'nın kıssasının bir tamamlayıcısı olması cihetiyledir. Bundan dolayı Allah ona oğlunu musallat etmiş ve oğlu da onu öldürmüştü. Oğlu da arkasından kendi kardeşlerini öldürmüştü. Nihayet iş, başlarına bir kadını hükümdar yapmak noktasına kadar gelmişti. Bu ise sonunda Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in beddua ettiği şekilde hükümdarlıklarının yok olup, mülklerinin paramparça olması sonucuna götürmüştü
Sahih Buhari
·Gazalar (Megazî)
·Hadis 4427
· · ·
Bize ishâk b. ibrâhîm EI-Hanzalî ile ibni Ebî Ömer, Muhammed b. Râfi' ve Abd b. Humeyd rivayet ettiler. Lâfız İbni Râfi'-indir, İbni Râfi' ile îbni Ömer «haddesenâ» tâbirini kullandılar. Diğer ikisi: Bize Abdürrazzâk haber verdi, dediler. (Demişki): Bize Mamer Zührî'den, o da Ubeydullah b. Abdillâh b. Utbe'den, o da îbni Abbâs'dan naklen haber verdi ki, ona da Ebû Süfyân leb beleb haber vermiş. (Demiş ki).; Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'le aramızda geçen müddette seyahata çıktım. Ben Şam'da iken Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'den Hirakl'e yâni Roma imparatoruna bir mektub getiriverdiler. Mektubu Dihyetül-Kelbî getirmişti. Onu Busrâ emîrine verdi. Busrâ emîri de Hirakl'e verdi. Hirakl: Kendisinin Nebi olduğunu söyleyen bu adamın kavminden burada kimse var mı? diye sordu. Evet! dediler. Bunun üzerine Kureyş'den birkaç kişi ile birlikte beni de çağırdılar. Hirakl'in yanına girdik. Bizi huzuruna oturttu. Ve : Kendisinin Nebi olduğunu söyleyen bu adama soyca hanginiz daha yakındır? dedi. Ebû Süfyân demiş ki: Ben! diye cevap verdim. Ve beni onun önüne, arkadaşlarımı da benim arkama oturttular. Sonra tercümanını çağırarak ona şunu söyledi: Bunlara söyle! Ben kendisinin Nebi olduğunu söyleyen bu adamın kim olduğunu soruyorum! Eğer bana yalan söyledi ise siz de onu yalanlayın! Râvi diyor ki: Bunun üzerine Ebû Süfyân: Allah'a yemîn olsun ki, yalanım nakledileceğinden korkmasam mutlaka yalan söylerdim! dedi. Sonra Hirakl tercümanına : Buna sor! Onun sizin aranızda asaleti nasıl? dedi. Ebû Süfyân demiş ki: Ben : O aramızda asalet sahibidir; dedim. Babalarından kıral olan var mı idi? Hayır! Onu bu söylediğini söylemezden önce yalanla itham eder mi idiniz? Hayır! Peki ona tâbi' olanlar kim? Halkın eşrafı mı yoksa zayıfları mı? Yok, zayıfları! Bunlar artıyorlar mı, eksiliyorlar mı? Hayır, bilâkis artıyorlar! Onlardan hiç biri onun dînine girdikten sonra beğenmeyerek dininden dönüyor mu? Hayır! Onunla hiç harb ettiniz mi? Evet! Onunla harbiniz nasıl olmuştu? Onunla bizim aramızdaki harb nevbetleşe olur. Kimi o bizi mağlûb eder, kimi biz onu! Vefasızlık eder mi? Hayır! Ama biz onunla bir müddet (anlaşma) içindeyiz; o müddette ne yapacağını bilmeyiz! dedim. Vallahi içerisine bundan başka bir şey sokabileceğim bir söz söylemeye bana imkân vermedi. Bu sözü ondan önce hiç bir kimse söyledi mi? diye sordu. Hayır! dedim. Tercümanına dedi kî: Buna söyle! Ben sana onun asaletini sordum; sen de onun aranızda asalet sahibi olduğunu söyledin. Nebiler de böyledir; kavimlerinin asaletlilerinden gönderilirler. Babalarının içerisinde kıral olan var mı? dedim. Hayır! diye cevap verdin, tmdi ben de derim ki: Babalarından kıral olan bulunsa idi, babalarının saltanatını arayan bir adam!., derdim. Sana onun tâbi'lerini sordum. Kavminin zayıfları mı, eşrafımı? dedim. Yok. zayıfları... dedin. Nebilerin tabileri de bunlardır! Sana: Onu bu söylediğini söylemezden önce yalanla itham edermi idiniz? diye sordum. Hayır! diye cevap verdin! Gerçekten anladım kî, bu zât inamlara yalan söylemeyi bırakıp da giderek Allah'a karşı yalan uyduracak 4eğildir. Sana: Onlardan hiç biri onun dînine girdikten sonra beğenmeyerek dîninden dönüyor niu? diye sordum! Hayır! diye cevap verdin! işte kalplerin hoşnûdisi ile karıştığı zaman îman da böyledir. Sana: Onun tabileri artıyorlar mı, eksiliyorlar mı? diye sordum; arttıklarını söyledin ! işte îmân da tamam oluncaya kadar böyledir. Sana: Onunla hiç harb ettiniz mî? diye sordum. Onunla harhettiğinizi, aranızda geçen harblerin nevbetleşe olduğunu, kimi onun sizi mağlûb ettiğini, kimi de sizin onu mağlûb ettiğinizi söyledin! Nebiler de böyledir; (evvelâ) ibtilâ edilirler; sonra akıbet onların olur! Sana: Vefasızlık eder mi?, diye sordum. Vefasızlık etmezdiğini söyledin. Nebiler de böyledir; vefasızlık etmezler. Sana: Bu sözü ondan önce hiç bir kimse söyledi mi? diye sordum. Hayır! diye eevâp verdin! imdi ben de derim ki: Eğer bu sözü ondan önce biri söylemiş olsaydı, ben: Kendinden önce söylenmiş bir söze uyan bir adam!., derdim. Ebû Süfyan demiş ki: Bundan sonra: Size neyi emrediyor? diye sordu. Ben : Bize namazı, zekâtı, akrabaya yardımı ve iffeti emrediyor; dedim. Eğer onun hakkında söylediklerin doğru ise o hakîkaten Peygamberdir. Onun çıkacağını biliyordum; ama sizden olacağını zannetmezdim. Ona kavuşacağımı bilsem mutlaka onunla görüşmek isterdim. Yanında olsam ayaklarını yıkardım! Onun mülkü behemehal ayaklarımın altındaki yere erişecektir! dedi. Sonra Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in mektubunu istedi; ve onu okudu. Bir de baktı ki mektupta şunlar var : «Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adiyle: Allah'ın Resulü Muhammed'den Romalıların büyüğü Hirakl'e: Doğru yola tâbi' olana selâm!.. Bundan sonra: (malûmun olsun ki :) Ben seni islâm daveti ile davet ediyorum. Müslüman ol, selâmet bul! Müslüman ol da Allah senin ecrini iki defa versin! Şayet, yüz çevirirsen ırgatların, çiftçilerin vebali de muhakkak senin üzerine olur! Ey kitap ehli! Sizinle aramızda dosdoğru bir kelimeye gelin! Allah'tan başka hiç bir şeye tapmayalım! Ona hiç bir şeyi şerik koşmayalım! Allah'ı bırakıp da birbirimizi Rabb ittihâz etmeyelim! Eğer yüz çevirirlerse! Şahid olunki biz müslümanlarız! deyiverin!» [Al-i İmran 64] Mektubu okumayı bitirince yanında sesler yükseldi ve gürültü çoğaldı. Bizim için de emir verdi ve dışarı çıkarıldık. Çıktığımız vakit ben arkadaşlarıma: Artık ibni Ebî Kebşe'nin işi iştir!.. Ondan Benî Asfar'ın kıralı bile korkuyor! dedim. Ve artık Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in muzaffer olacağına yüzde yüz inanmaya devam ettim. Nihayet Allah İslâm'ı bana nasib etti
Sahih Müslim
·Cihad ve Seferler
·Hadis 4607