Adiyy bin Sabit'in dedesi (r.a.)'den: şöyle söylemiştir: Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), buyurdular ki: «Müstahaza kadın (eski adetine göre hesaplanacak) hayız günlerinde namazı bırakacaktır. Ondan sonra (bir defa) gusledecek ve her namaz için abdest alacak oruç tutacak, namaz kılacaktır.» Diğer tahric: Ebu Davud, Tirmizi AÇIKLAMA : Tirmizi'deki metin, mealen şöyledir: 'Resulullah (s.a.v.) buyurdu ki: "Müstahaza kadın, daha önce hayız gördüğü günlerde namazını bırakacak, (o günler geçtikten) sonra ğuskdecek ve her namaz için abdest alacak, oruç tutacak, namaz kılacaktır.'' Tirmizi, bu arada şöyle der: 'Bu hadisi Ebu Yekzan'dan yalnız Şerik rivayet etmiştir. Ben Muhammed'e bu hadisin durumunu sorarak:, Adiyy bin Sabit'in dedesinin adı nedir? diye sordum. Muhammed, onu tanımadı. Bu kere Yahya bin Main'in: Adiyy'in dedesinin adı Dinar'dır, dediğini söyledim. Muhammed, bu söze iltifat etmedi.' Tirmizi'nin şerhi Tuhfetü'l-Ahfezi yazarı, bu hadisi açıklarken, hadiste emredilen ğuslün bir defaya mahsus olduğunu ve her namaz için yalnız abdest almasının gerekliliğini belirttikten sonra: Bu hadis zayıftır. Lakin hafız Zeylai ve hafız İbn-i Hacer, bu hadisi te'yid eden şahitlerini zikretmişlerdir. Bu şahitlerden birisi, Hz. Aişe (r.anha)'nın Fatime bint-i Ebi Hubeyş (r.anha) ile ilgili hadisidir. Tuhfetü'l-Ahfezi yazarı, Adiyy bin Sabit'in dedesinin adı ile ilgili olarak, El-Münziri'den şunu nakleder: 'Adiyy'in dedesi tabiriyle anasının babası AbdulIah bin Yezid El Hıtmi'nin kasdedildiğini söylemiştir. Darekutni: Söylenen isimlerin hiç birisi doğru değildir, demiştir. Yahya'dan başka kimseler, onun adının Kays El-Hıtmi olduğunu söylemişler. Hadis imamlarının beyanlarına göre bu adam tanınmıyor. Bu hadis de, müstahaza kadının eski bir hayız adeti var ise ve bu adeti unutmamış ise hayız günlerini ona göre hesaplayacak, mesela; eskiden her ayın ilk beş günü hayız gören ve yirmibeş gün temiz kalan bir kadının adeti bozulup devamlı kan görmekle müstahaza olunca, her ayın ilk beş günü hayız sayılır. Bu günlerde namazı terkedecek, altıncı gün ğusledip namazına, orucuna ve sair ibadetine başlayacak. Ay sonuna kadar temiz sayılacaktır
İbn Mace
·Taharet ve Sünneti
·Hadis 625
· · ·
Ali r.a.'den rivayete göre "Fatıma (a.s.) Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in yanına giderek ona ellerinin değirmenden)iQlayl geldiği halden şikayet etti. Fatıma, -Nebi'e birtakım (ganimet) kölelerintin) geldiğine dair haber de erişmişti.- Nebii bulamadı. Bu durumu Aişe'ye aktardı. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem gelince, Aişe radıyallahu anha ona durumu haber verdi. Ali dedi ki: Bu sebeple Allah Rasulü bize yatacağımız yerlere yatmış iken geldi. Kalkmak istedik, ama o: Olduğunuz yerde kalınız, diye buyurdu. Sonra gelip benimle onun (Fatıma'nın) arasına oturdu. Öyle ki ayaklarının serinliğini karnımda hissettim. Şöyle buyurdu: Size istediklerinizden daha hayırlısını göstermeyeyim mi? Yataklarımza yattığınız -yahut döşeklerinize çekildiğiniz- vakit otuz üç defa subhanailah, otuz üç defa elhamdulillah, otuz dört defa da Allahu ekber deyiniz. Bu, her ikiniz için bir hizmetçiden daha hayırlıdır." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Kadının kocasının evinde çalışması." Bu başlık altında Buhari, Ali radıyallahu anh'ın, Fatıma radıyallahu anha'nın bir hizmetçi istediğine dair hadisini zikretmiş bulunmaktadır. Bu hadisteki delil: "Ona ellerinin değirmenden ne hale geldiğini şikayet etmek üzere gitti" ifadeleridir. Hadis daha önce Fardu'l-hums bölümünün baş taraflarında geçmiş idi. Açıklaması da ileride yüce Allah'ın izniyle Deavat (dualar) bölümünde (6318 nolu hadiste) gelecektir. Hadisteki: "Size istediklerinizden daha hayırlı olan bir şeyi göstermeyeyim mi?" ifadesinden de şu anlaşılmaktadır: Allah'ı zikretmeye devam eden bir kimseye hizmetçinin kendisine yapacağı işten daha büyük bir güç verir yahut işleri onun için öyle kolaylaştırılır ki bu işlerini yapması hizmetçinin bu işleri görmesinden daha kolayolur. Bazı ilim adamları hadisten böyle bir sonuç çıkartmıştır, ama gördüğümüz kadarıyla maksat şudur: Tesbihin (subhanallah demenin) faydası, ahiret yurduna aittir, hizmetçinin faydası ise dünya yurduna aittir. Ahiret ise daha hayırlı ve daha kalıcıdır
Sahih Buhari
·Nafaka
·Hadis 5361
· · ·
Abdullah r.a.'dan rivayete göre Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "İnsanların en hayırlıları benim çağdaşlarımdır. Sonra onlardan sonra gelenler, sonra onlardan sonra gelenler. Bundan sonra herhangi birileri yeminden önce şahit\ik edecek, şahitliğinden önce yemin edecek kimseler gelecektir." İbrahim dedi ki: Bizler henüz küçükken şahitlik ve verilen sözler dolayısıyla bizi dövüyorlardı. Fethu'l-Bari Açıklaması: "Resulullah ashabının faziletleri" (Yuniniyye nüshasında Resulullah değil Nebi şeklindedir) Yani önce genel olarak, sonra da etraflı olarak faziletleri ele alınacaktır. Genel olarak faziletlerine dair hadisler onların hepsini kapsar. Fakat Buhari bu hususta kendi şartına uygun bazı rivayetleri kaydetmekle yetinmiştir. Kişiler hakkında kaydettiği etraflı rivayetlerden de kendi şartına uygun olan rivayetleri almıştır. "Müslüman olarak onun sohbetinde bulunan ya da onu gören kimse onun ashabındandır." Yani Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in ashabından olma adı, kendisi ile sohbette bulunan kimselerin hak ettiği bir isimdir. Sözlükte bu isim, asgari süre kadar onunla sohbette bulunanlara verilir. Örfe göre bir süre birliktelik için kullanılsa dahi bu böyledir. Aynı şekilde uzaktan dahi olsa onu gören kimseler hakkında da bu isim kullanılır. Buhari'nin sözkonusu ettiği bu tanım, Ahmed'in ve muhaddislerin cumhurunun kabul ettiği görüştür. Buhari'nin "Müslüman olarak" kaydı ile de kafir olarak onun sohbetinde bulunan ya da onu gören kimseleri kapsarnın dışına çıkarmaktadır. Bu durumda olup, onun vefatından sonra Müslüman olanlara gelince, eğer Buhari'nin "Müslüman olarak" kaydı hal ifade ediyor ise, bu nitelikte olan kimseler de yine bu kapsarnın dışına çıkmaktadır. Kuwetli görülen görüş de budur. Ancak bu tanıma karşı mu'min olarak onun sohbetinde bulunan ya da onu gören bir kimsenin bundan sonra irtidad etmesi ve bir daha da İslama dönmemesi hali ile itiraz edilmiştir. Çünkü böyle bir kimsenin sahabe olmayacağı ittifakla kabul edilmiştir. O halde bu tarife "ve bu hal üzere ölen" kaydının da ilave edilmesi gerekmektedir. 3649- "İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki insanlardan bir kesim gazaya çıkacaklar ... " Bu hadisten, son dönemlerde Nebiin ashabından -if olduğunu iddia eden kimselerin iddialarının batı! olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü hayırlı oluş, cihadın devamlılığını, kafirlerin yurtlarına askerler göndermeyi de ihtiva etmektedir. Onlar da: Aranızda onun ashabından kimse var mı, diye sorunca hayır diyeceklerdir. Tabii'n hakkında aynı durum sözkonusudur. Tabii'nin tabileri hakkında da. Bütün bunlar geçmişte gerçekleşmiş olaylardır ve bu dönemlerde ise kafirlerin diyarlarına asker göndermek kesintiye uğramış bulunmaktadır. Hatta bu hususta durum aksine dönmüştür. Uzun bir dönemden bu yana bilinen ve görülen budur. Özellikle de Endülüs ülkesinde durum böyledir. Hadis ehli ashab-ı kiram'dan en son vefat edenleri tespit etmişlerdir. Mutlak olarak en son vefat eden sahabi Leys oğullarından Ebu't-Tufeyl Amil b. Vasile'dir. Nitekim Müslim bunu Sahih'inde kat'i bir ifade olarak belirtmiştir. Vefatı h.lOO yılındadır. Vefatının h.l07 ve h.11O olduğu da söylenmiştir. Bu, Nebi sallall€ıhu aleyhl ve sellem'in vefatından bir ay önce söylemiş olduğu: "Yüz yılın başında bugün yeryüzünde bulunanlardan hiçbir kimse kalmayacaktır" buyruğuna da uygun düşmektedir. 3650- "Ümmetin en hayırlıları benim çağdaşlarımdır." Hadisteki "benim karn'ımdır" ifadesi benim karn'ımda bulunanlar (yani çağdaşlarım) demektir. Çünkü karn, maksat olarak gözetilen hususlardan birisinde ortak nitelikleri bulunan ve birbirine yakın zamanlarda yaşayan aynı zamanın (çağın) insanları demektir. Bunun, çağdaşları belli bir din, bir mezhep ya da bir iş etrafında toplayan bir nebi ya da bir başkan çağında bir araya gelmiş kimseler için özellikle kullanılan bir ad olduğu da söylenmiştir. Karn, aynı zamanda zamanın belli bir süresi hakkında da kullanılır. Fakat bu sürenin sınırının ne olduğu hususunda on yıldan başlayıp, yüzyirmi yıla kadar farklı görüşler ortaya atılmıştır. Bu hadiste Nebi sallall€ıhu aleyhi ve sellem'in karnı (çağdaşları) ile kastedilenler ise ashab-ı kiramdır. Nebisallallfıhualeyhivesellem'in niteliği sözkonusu edilirken: "Ve ben Ademoğullarının karn'larının en hayırlısında Nebi olarak gönderildi" buyruğu açıklanırken geçmiş bulunmaktadır. Hadis alimlerinin ittifak ettiğine göre etbau't-tabiinden sözü kabul edilebilir kimseler arasında olup en son vefat eden kişi yaklaşık 220 yılına kadar yaşamıştır. Bu dönemde bid'atler yaygın bir şekilde ortaya çıkmaya başlamış, Mutezile'nin dili çözülmüş, felsefeciler başlarını kaldırmış, ilim ehli Kur'an'ın yaratıldığını söylesinler diye mihnete tabi tutulmuş, durumlarda ileri ölçüde değişiklikler baş göstermiştir. Durum şu ana kadar gerileyip, durmaktadır ve nihayet Nebi sallallfıhu aleyhi ve sellem'in dediği şekilde: "Yalan bundan sonra yaygınlık kazanacaktır" sözü, olduğu gibi gerçekleşmiş ve o kadar açık bir yaygınlık kazanmış ki sözleri, fiilleri, inançları kapsayacak dereceye ulaşmıştır. Yardım Allah'tandır. "Sonra onlardan sonra gelenler." Yani onlardan sonra gelecek nesiller demektir ki, bunlar da tabiindir. "Sonra onlardan so..pra gelenler" Bunlar da etbau't-tabilndir. Bu hadise göre ashab tabiOndan, tabıOn da etbau't-tabilnden daha faziletlidir. Fakat bu faziletli oluş, genel toplam bakımından mıdır yoksa tek tek fertler hakkında mıdır? Bu da araştırılması gereken bir konudur. Cumhur ikinci görüşe meyletmiştir. Birincisi İbn Abdi'l-Berr'in görüşüdür. Anlaşıldığı kadarıyla Nebi sallallfıhu aleyhi ve selle m ile birlikte ya da onun zamanında onun verdiği emir ile savaşan yahut onun için malından bir şeyler infak etmiş bulunan bir kimseye, kim olursa olsun ondan sonra gelen hiçbir kimse fazilet itibariyle denk olamaz. Bununla birlikte bunların hiçbirisini yapmayan kimseler için durum araştırma konusudur. Bunda asıl dayanak ise yüce Allah'ın: "Aranızdan fetihten önce infak edip savaşanlar (ile diğerleri) bir olmaz. Onların dereceleri fetih sonrasında infak edip savaşanlardan daha büyüktür." (el-Hadid, 10) ayetidir. İbn Abdi'l-Berr şu hadisi de delil göstermiştir: "Benim ümmetimin misali yağmur gibidir. Onun öncesi mi hayırlıdır, sonrası mı hayırlıdır bilinmez." Bu hasen bir hadis olup, çeşitli rivayet yolları vardır ve bu yollar sayesinde hadis sıhhat derecesine dahi ulaşabilir. Yine İbn Abdi'l-Berr şunu delil göstermiştir: İlk karnın (çağın) diğer çağların en hayırlısı olmasının sebebi, onların o dönemde kafirlerin çokluğu sebebiyle imanları bakımından garip oluşlarıdır. Ayrıca kafirlerin eziyetlerine sabretmiş ve dinlerine sımsıkı sarılmışlardır. Onlardan sonrakiler de dini dosdoğru uygulayıp, masiyetlerin ve fitnelerin ortaya çıkması halinde dinlerine sımsıkı sarılıp, itaat üzere sabredecek olurlarsa, onlar da o takdirde garip olurlar. Öbürlerinin (ilk nesildekilerin) amelleri artış gösterdiği gibi, o dönemlerde yaşayacak olanların amelleri de artar ve çoğalır. Buna Müslim'in Ebu Hureyre'den Nebi Efendimize merfu olarak zikrettiği şu hadis tanıklık etmektedir: "İslam garip olarak başladı ve başladığı gibi garip olarak dönecektir. Garipler ne mutlu!" Ancak İbn Abdi'I-Berr'in açıklamalarına şu şekilde cevap verilmiştir: Onun bu sözleri ashab-ı kiram'dan sonra gelecekler arasında bazı sahabelerden daha faziletli kimselerin gelmesini de gerektirmektedir. Kurtubi de bunu açıkça ifade etmiştir. Fakat İbn Abdi'l-Berr'in sözleri bütün ashab-ı kiram hakkında mutlak olarak kullanılmış değildir. O bu sözlerinde Bedir ve Hudeybiye'ye katılanların müstesna olduğunu da açıkça ifade etmiştir. Evet, cumhurun benimsemiş olduğu sahabe olma faziletine denk hiçbir am el yoktur. Çünkü sahabe olan, Resulullah sallallahu aıeyhi ve sellern'i görmüştür. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellern'e gelecek zararlara karşı onu savunmak, erken dönemde ona hicret etmek yahut ona yardımcı olmak, ondan alınmış olan şeriati bellemek ve ondan sonra gelenlere de tebliğ etmek imkanına sahip olanlara daha sonra gelen hiçbir kimse denk olamaz. Çünkü sözü geçen bu hasletlerin her birisini yerine getiren bir kimseye mutlaka ondan sonra o hasleti yapan kimsenin ecri gibi ecir verilecektir. Böylelikle onların faziletli oldukları açıkça ortaya çıkmış olmaktadır. Tartrşma noktası az önce açıklandığı üzere sadece onu görmek faziletine sahip o!{n ve başka hiçbir üstün-'t lüğü olmayan kimseler hakkındadır. Şüphesiz sözü geçen çeşitli hadislerin arası telif edilirse ... 3651- "Sonra onlardan sonra bir kavim ... (gelecektir)."(2651 nolu hadis) Bu hadis, fazilet itibariyle konumları farklı olsa dahi ilk üç karn (nesil)in sınırlandırılmasına delil gösterilmiştir. Bu da çoğunluk görülen hakkında yorumlanmıştır. Ayrıca ashab-ı kiram arasında fazilet farkı gözetmenin caiz oluşuna da delil gösterilmiştir. Bu el-Mazeri'nin görüşü olup, hadisin diğer bölümlerine dair açıklamalar daha önce Şehadetler bölümünde geçmiş bulunmaktadır
Sahih Buhari
·Ashab-ı Kiram'ın Fazileti
·Hadis 3651
· · ·
Ebu Hureyre'den rivayete göre Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Karın hastalığından ölen şehittir. Taun hastalığından ölen şehittir." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Taun hakkında." Buhari'nin şartına göre sahih rivayetlerden "söylenenler." el-Halil der ki: Taeın, veba demektir. en-Nihaye'nin müellifi (İbnu'l-Esir) de şöyle demektedir: Taun, havayı insanın mizacını ve bedenini ifsad eden genel bir hastalıktır. !yad dedi ki: Taun'un esası vücutta ortaya çıkan birtakım yaralardır. Veba ise genelolarak bütün hastalıklara denir. Bunlara taun adının verilmesi, öldürücü olması bakımından benzerlikleri dolayısıyladır. Yoksa her taCı n bir veba olmakla birlikte her veba taun değildir. !yad der ki: Buna da Amvas'ta baş gösteren Şam vebasının taCı n oluşu delil teşkil etmektedir. Derim ki: Dilcilerden, fukahadan ve tabiplerden taun'un tarifine dair bize ulaşan bilgiler bunlardır. Bu bilgilerin sonucu şudur: Taun'un gerçek mahiyeti, kan ın kaynayıp coşmasından yahut bir azaya doğru dökülüp onu ifsad etmesinden dolayı meydana gelen bir şişliktir. Bunun dışında havanın bozuluşundan dolayı meydana gelen genel hastalıklara ise mecaz yoluyla taCı n adı verilir. Çünkü bundan dolayı genellikle hastalanmak ya da çokça ölüm, her ikisinde de ortak bir özelliktir. Taun'un vebadan farklı olduğunun deli li ise bu başlıkta zikredilen "Taun Medine'ye girmez" hadisidir. (5731 nolu) Ayrıca Aişe'nin rivayet ettiği ve: "Biz Medine'ye geldiğimizde Allah'ın arzı arasında vebası en çok bir şehir idi ... " ifadeleri ile Bilal'in söylediği: "Onlar bizi vebanın bulunduğu topraklara çıkardılar" sözlerinin yer aldığı hadis, daha önce geçmiş bulunmaktadır. "Taunun bir yerde baş gösterdiğini işitirseniz ... " ez-Zühri'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Bana Amir b. Sa'd'ın haber verdiğine göre o Üsame b. Zeyd'i, Sa'd'e şu hadisi naklederken dinlemiştir: "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ağrıyı (hastalığı) söz konusu ederek şöyle buyurdu: O bir ricz, yahut ümmetierden bir ümmetin kendisi ile azaplandırıldığı bir azaptır. Daha sonra da ondan bir kalıntı kaldı. Kimi zaman gider, kimi zaman gelir." Buhari bu hadisi İsrailoğullarından söz ederken rivayet ettiği gibi, Müslim ve Nesai de bu hadisi Malik yoluyla rivayet etmişlerdir. Yine Müslim bu hadisi es- Sevrı ve Muğire b. Abdurrahman yoluyla rivayet etmiş olup, hepsi de Muhammed b. el-Münkedir'den diye rivayet etmişlerdir. Malik şunu da eklemektedir: (Muhammed) birde Salim Ebu'n-Nadr, her ikisi Amir b. Sa'd'den rivayet ettiklerine göre "O Üsame b. Zeyd'e: Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den taun hakkında neler söylediğini işittin, diye soruyordu. Bunun üzerine Üsame dedi ki: Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: Taun, Allah'ın İsrailoğullarından bir taife üzerine yahut sizden öncekilerin üzerine indirdiği bir ricz (azap)dır." Şanı yüce Allah'ın: "Allah iman etmeyenlerin üstüne işte böyle riczi çökel'tir." (el-En'am, 61125) buyruğu da bu kabildendir. İsrailoğullarının açıkça zikredilmeleri, daha bir özellik ifade etmektedir. Eğer maksat bu ise, bununla Bel'am kıssasında anlatılanlara işaret etmiş gibi görünmektedir. Çünkü Taberi, tabiinin küçüklerinden birisi olan Süleyman et-Teymı yolu ile Seyyar'dan şunu rivayet etmektedir: Bel'am adındaki bir adam, duası kabul edilen birisi idi. Musa da Bel'am'ın bulunduğuyere gitmek üzere İsrailoğulları ile birlikte yola koyulmuştu. Bel'am'ın kavmi yanına gelerek: Bunlara beddua et, dediler. O da: Bu hususta Rabbimin emrini almadan yapmam, dedi ve isteklerini kabul etmedi. Onlar ona bir hediye getirdiler. O da bu hediyeyi kabul etti. İkinci defa ondan aynı şeyi istediler. Bel'am, Rabbimin emrini almadan olmaz, dedi. Ama ona herhangi bir emir gelmedi. Kavmi Bel'am'a: Eğer senin beddua etmeni istememiş olsaydı, sana bunu yasaklardı. Bu sefer o da onlara beddua etti. Bunun neticesinde İsrailOğullarına yapmış olduğu bütün beddualar, onun kavmine dönüyordu. Bundan dolayı Onu kınadılar. Bu sefer o şöyle dedi: Sizlere onların hangi yolla helak olacaklarını göstereceğim. Askerleri arasına kadınları gönderin ve o kadınlara kendilerine yaklaşmak isteyen hiçbir kimseye karşı koymamalarını emredin. Umulur ki zina ederler ve sonra da helak olurlar. Çıkan kadınlar arasında kralın kızı da vardı. Esbatlardan birisinin başında bulunan kişi onu istedi ve kadına konumunu söyledi. Kadın da onun kendisine yaklaşmasına imkan verdi. Bunun sonucunda İsrailoğulları arasında taun baş gösterdi. Bir gün içerisinde İsrailOğullarından yetmişbin kişi öldü. Harun soyundan bir adam, beraberinde mızrak ile geldi ve o ikisini de mızrakladı. Allah onu destekledi ve her ikisini de bir arada mızrağına geçirdi." Bu ceyyid, mürsel bir rivayettir. "Ömer b. el-Hattab Şam'a çıktı." Seyf b. Ömer'in el-futCrh adlı eserinde naklettiğine göre bu hadise 18. yılın Rebiu'l-ahir ayında olmuştu. O sırada Şam'da baş gösteren bu taun, Amevas Taunu diye bilinen taundur. Ona bu adın "amme" ile "vasa" fiillerinin bu şekilde telaffuz edilmesi üzerine verildiği de söylenmiştir. "Nihayet Serğ denilen yere gelince." Bu, Ebu Ubeyde'nin fethettiği bir şehirdir. Bu şehir, Yermuk ve Cabi'ye bitişik şehirlerdir. Bununla Medine arasında on merhale (konak)lik mesafe vardır. "Ordu kumandanıarı Ebu Ubeyde ve arkadaşları onu karşıladı." Bunlar Halid b. el-Velid, Yezid b. Ebi Süfyan, Şurahbil b. Hasene ve Amr b. el-As idi. Ebu Bekir ülkeyi aralarında paylaştırmış ve savaşma işini Halid'e vermişti. Daha sonra Ömer, savaş kumandanlığını Ebu Ubeyde'ye vermişti. Ömer r.a. da Şam'ı birkaç ordu karargahına taksim etmişti. Ürdün bir karargah, Hıms bir karargah, Dımaşk bir karargah, Filistin bir karargah, Kinnesrin de bir diğer karargah idi. Her bir karargahtaki askerlere bir kumandan tayin etmişti. Kınnesrin, önceleri Hıms ile birlikte idi. Dolayısıyla bunlar dört karargaht!. Daha sonra Yezid b. Muaviye zamanında Kınnesrin ayrı bir karargah haline getirilmiştir, demektedir. "Fetih yılı muhacirlerinden ... " Fetih yılı Medine'ye hicret eden kimseler, demektir. Ya da kasıt, fetih esnasında Müslüman olanlardır. Yahut o bu ibareyi Mekke fethedildikten sonra Medine'ye şeklen hicret etmiş olan kimseler hakkında da kullanmış olabilir. Çünkü hicret, hüküm itibariyle fetihten sonra kaldırılmış bulunuyordu. "İnsanlardan geriye kalanlar." Kasıt, ashab-ı kiram'dır. Onlar hakkında bu tabirin kullanılması, onları tazim etmek içindir. Yani insan denilince ancak onlar hatıra gelir. "İnsanlardan geriye kalanlar" ile genelolarak Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e yetişmiş olan kimselerin kastedilmiş olma ihtimali de vardır. Ashab ile de onunla uzunsüre beraber bulunan, onunla birlikte savaşan kimseler kastedilmiş olur. "Evet, Allah'ın kaderinden yine Allah'ın kaderine kaçıyoruz." Hişam b. Sa'd'ın rivayetinde: "İleri gitsek de Allah'ın kaderi ile gideriz. Geri kalırsak da Allah'ın kaderi ile kalırız" şeklindedir. Burada ondan "kaçış" diye söz etmesi, şer'an bir kaçış olmasa bile şekil itibariyle ona benzediğinden dolayıdır. Maksat da, kişinin kendisini ölüme götürecek bir şeyin üzerine gitmesinin yasaklanmış olduğunun anlatılmasıdır. Eğer bunu yapacak olsa bu da Allah'ın kaderindendir. Kendisini rahatsız edecek şeylerden uzak durması da şeriatın öngördüğü bir iştir. Yüce Allah bunu yaparken kendisinden kaçtı ğı şeyi de takdir edebilir. O halde eğer o işi yapsa da, terk etse de Allah'ın kaderi iledir. O halde bunlar -ileride açıklanacağı üzere- iki ayrı makamdır. Birisi tevekkül makamıdır, diğeri de sebeplere sarılmak makamıdır. Ömer'in: "Allah'ın kaderinden, Allah'ın kaderine kaçıyoruz" sözünün ifade ettiği anlam şudur: O gerçek anlamıyla Allah'ın kaderinden kaçamayacağını anlatmak istemiştir. Kendisinden kaçmakta olduğu şey, kendisine zarar geleceğinden korktuğu bir iştir. Bundan dolayı onun üzerine gitmemektedir. Kendisine doğru kaçıp sığındığı şey de kendisi adına zarar geleceğinden korkmadığı şeydir. Ancak ister yola koyulsun, ister kalsın, meydana gelmesi kaçınılmaz olan şey aynı şeydir, değişmez. "İki tarafı olan bir vadi" (iki tarafı anlamı verilen) "udvetani" lafzı "udve"nin ikilidir. Bu da vadinin yüksekçe yerine verilen isimdir. Bu hadiste, bir şehre girmek isteyip de orada taun bulunduğunu bilen kimsenin geri dönmesinin caiz olduğu ve bunun uğursuz kabul etmek (tıyere) kabilinden olmadığı anlaşılmaktadır. Aksine böyle bir iş, kişinin kendisini tehlikeye atmaması ya da bir kimsenin taun görülen bir yere girecek olsa ve orada tauna yakalansa, -ileride açıklayacağımız üzere- inanılması yasak kılınan adva'ya (bulaşıcılığa) inanmamasını sağlamak özelliğini taşıyan böyle bir yanlış kanaate sürükleyen yolu kapatmak içindir. Şeyh Takıyyuddin b. Dakiki'l-'Id der ki: Bu iki hususu bir arada telif edip açıklamak için bence tercihe değer olan açıklama şekli şudur: Taunun bulunduğu yere gitmek, nefsi belaya maruz bırakmaktır. Muhtemelen nefis bu belaya sabır da göstermeyebilir. Belki de böyle yapıldığı takdirde bir çeşit sabır ya da tevekkül makamında olmak iddiası da taşıyabilir. İşte nefsin muhayyer bırakıldığı takdirde sebat gösteremeyeceği hallerde gurura kapılıp olmadık iddialarda bulunmasından sakındırmak için bu yasaklanmıştır. Oradan çıkıp kaçmak, gücünün yettiği kadarı ile kurtulmaya çalışan kimse suretinde sebeplere yapışmanın kapsamı içerisinde olabilir. Bu sebeple şeriat koyucu, bize her iki halde de kendimizi zora koşmamayı emir buyurmuştur. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in: "Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyiniz. Ama onlarla karşılaştığınız takdirde de sabrediniz" buyruğu da bu kabildendir. Bu sebeple önce belaya maruz kalmayı ve nefsin gurura kapılma korkusunu ihtiva ettiğinden dolayı düşmanla karşılaşmayı temenniden uzaklaşmayı emretmiştir. Çünkü böyle bir şeyin gerçekleşmesi halinde nefsin sözünde durmayacağından emin olunamaz. Daha sonra da yüce Allah'ın emrine teslimiyet göstermek üzere bu işin olması halinde de sabrı onlara emretmiş bulunmaktadır. Ömer r.a.'in bu kıssasından çıkartılacak birtakım sonuçlar vardır: 1- Tartışmanın, karşı karşıya kalınan değişik hallere ve ahkama dair istişarede bulunmanın meşru olduğu. 2- Anlaşmazlık içine düşmek, herhangi bir hükmü gerektirmez. Hüküm gerektiren, ittifaktır. 3- Anlaşmazlığa düşülmesi halinde nassa başvurulur. 4- Nassa "ilim" adı verilir. 5- Bütün işler Allah'ın kaderi ve ilmi ile cereyan eder. 6- Alim bir kişi, bazen kendisinden daha alim olan başkalarının bilmediği bir şeyi bilebilir. 7- Haber-i vahid'le amel etmek vaciptir. Bu da buna dair en güçlü delillerden birisidir. Çünkü bu uygulama, ashab-ı kiram arasından hal ve akd ehli olanların ittifakıyla olmuştu. Onlar bu vahid haberi Abdurrahman b. Avf'tan kabul ederek bu haberiyle birlikte güçlendirici bir başka delil istememişlerdir. 8- İmam, zulme uğramışın zulmünü giderecek, sıkıntıya düşmüşün sıkıntısını açacak, fesad ehlinin saldırganlıklarını önleyecek şekilde raiyesinin halleri ile yakından ilgilenmelidir. 9- Şer'i hükümler ve İslam'ın şiarı açıkça ortaya konulmalıdır. 10- İnsanlar gerçek konumlarına ve yerlerine oturtulmalıdırlar. Üçüncü hadis (5731 nolu hadis) Ebu Hureyre'nin rivayet ettiği: "Medine'ye Mesih (Oeccal) ile taun girmez" hadisi olup, Buhari bunu böylece muhtpsar olarak zikretmiştir. Bu hadisi Hac bölümünde (1880.hadiste) İsmail b. Ebi Uveys'ten, o Malik'ten diye bundan daha noksansız bir şekilde şu lafızlarla hvayet etmiş bulunmaktadır: "Medine'nin yolları üzerinde melekler vardır. Bu sebeple oraya ta un da, Oeccal de girmez." Ben orada Oeccal ile ilgili bilgileri kaydetmiş bulunuyorum. Taun dolayısıyla ölüm, şehitlik mertebesine yükseltmekle birlikte, Medine'ye girmeyişinin Oeccal ile zikredilip her ikisinin de Medine'ye girmeyecek olması dolayısıyla Medine'nin övülmesi, açıklaması zor bir durum olarak görülmüştür. Buna cevap şöyledir: TMn ile ölümün şehitlik olmasından maksat, bizzat onun bu niteliği taşıdığını anlatmak değildir. Maksat, şehitliğin onun bir sonucu olduğunu ve ondan ortaya çıktığını anlatmaktan ibarettir. Çünkü taun şehit oluşa sebep teşkil etmiştir. Taun hastalığının cinlerin ta'n etmesi (dürtmesi) sebebiyle ortaya çıktığını hatırlayan bir kimse, taunun Medine'ye girmeyişi ile Medine'nin övülmesini güzel bir şekilde görür ve anlar. Kurtubı de el-Müfhim adlı eserinde buna şöylece cevap vermektedir: Bunun anlamı Amevas ve el-Carif taunu gibi başka yerlerde görülen taunun bir benzerinin Medine'ye girmeyeceğidir. Onun bu söylediği, genel çerçevesiyle tMnun Medine'ye girdiğini kabul etmeyi gerektirir. Oysa durum böyle değildir. Çünkü İbn Kuteybe'nin el-Mearif'te kesin olarak belirttiğine göre -daha sonra da büyük bir topluluk onun izinden gitmiş olup, bunların sonuncuları el-Ezkar adlı eseri ile Şeyh Muhiddin enNevevi'dir- taun hiçbir şekilde Medine'ye de, aynı şekilde Mekke'ye de girmemiştir. Ama bir topluluk, Mekke'ye 749 yılında görülen taun esnasında girdiğini nakletmiş bulunmaktadır. Fakat hiçbir kimse Medine'de taunun görüldüğünü asla söylemiş değildir. Doğrusu, bu hadiste Medine'ye girmeyeceği söylenen taundan kastın, cinlerin ta'nından (dürtmesinden) ortaya çıkan ve bu dürtme dolayısıyla bedende kan ın galeyana geldiği taun çeşidi olduğudur. Bu da sonunda öldürücü olur. İşte bu tür taun Medine'ye girmemiştir. Bir başkası da şöyle demektedir: Bu, Muhammed! mucizelerden birisidir. Çünkü tabipler, taunu başından sonuna kadar bir şehirden, hatta bir köyden dahi uzaklaştırmaktan yana acze düşmüşlerdir. Ama diğer taraftan uzun çağlar boyunca taun Medine'ye girememiştir. Derim ki: Bu doğru bir sözdür. Ama açıklanması zor olan duruma cevap teşkil etmez. Bu hususta verilen cevaplardan birisi de şöyledir: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem onlara taunun yerine hummanın verildiğini söylemiştir. Çünkü taun zaman zaman gelir. Humma ise her zaman tekerrür eder. Böylelikle ecir bakımından aralarında bir denge meydana gelir ve daha önce kaydedilen bazı sebepler dolayısıyla taunun girmemesinden maksat da tamamıyla gerçekleşmiş olur. Ahmed'in rivayet etmiş olduğu: "Cibril bana hummayı ve taunu getirdi. Ben hummayı Medine'de tuttum, taunu da Şam'a saldım" diye rivayet ettiği hadisi hatırladıktan sonra, bir başka cevabı da uygun görmekteyim. Bundaki hikmet şudur: Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Medine'ye girdiğinde ashabı sayıca az olduğu gibi yardımcıları da azdı. Medine de daha önce Aişe yoluyla rivayet edilen hadiste açıklandığı gibi, havası ağır bir şehir idi. Daha sonra Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem her birisi ile başlı başına büyük ecrin kazanılacağı iki şeyden birisini seçmekte muhayyer bırakıldı. O da o vakit, ölüme sebep oluşu -taunun aksine- çoğunlukla az görüldüğünden ötürü hummayı seçti. Daha sonra kafirlerle cihada ihtiyaç hasıl olup savaşmak için ona izin verilince, hummanın Medine'de devam etmesi halinde cihad için gerekli güç sahibi olmaya ihtiyacı olEm kimselerin bedenlerinin zayıf düşmesi neticesi ortaya çıktı. Bundan dolayı o hummanın Medine'den Cuhfe'ye nakledilmesi için dua etti. Böylelikle Medine, Allah'ın şehirlerinin en sağlıklısı oldu. Oysa daha önce böyle değildi. İşte o zamandan itibaren taun sebebiyle şehit olma imkanını bulamayanlar, belki de Allah yolunda öldürülerek şehit1iğe ulaştı. Bıınu da elde edemeyen kimseler, mu'minin cehennem ateşinden payını teşkil eden hummaya (yüksek ateşe) maruz kaldılar. Daha sonra da Medine'nin bu özelliği, diğer şehirlerden ayrılığı ve üstünlüğü ortaya çıkmak üzere devam etti. Böylelikle Nebiin duasının kabulü tahakkuk etmiş, bu uzun süre boyunca vermiş olduğu haberin tasdiki suretiyle pek büyük mucize de ortaya çıkmış oldu. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. "Taun her müslümanın" yani taun hastalığına yakalanan her Müslümanın "şehit1iğidir
Sahih Buhari
·Tıp (Tıbb)
·Hadis 5733
· · ·
Cabir İbn Abdullah r.a. şöyle demiştir: "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem istihareyi Kur'an'dan bir sure gibi öğretirdi. Şöyle derdi "Birşey yapmak istediğinizde iki rekat namaz kılın. Sonra şöyle dua edin "Allahım! İlmine sığınıp hakkımda hayırlı olanı senden diliyorum. Kudretine sığınıp senden güç istiyorum. Senin yüce fazlından niyaz ediyorum. Çünkü sen güçlüsün ben değilim. Sen bilirsin ben bilmem. Sen bütün gayblardan haberdarsın. Allahım! Eğer yapmak istediğim şey dinim hayatım ve ahretim için hayırlı ise onu benim için takdir et. Eğer dinim hayatı m ve ahretim için kötü ise onu benden beni de ondan uzak eyle. Hakkımda hayır neyse her zaman onu nasip eyle. Sonra da beni takdir ettiğinden razı et". Daha sonrada ihtiyacınız neyse onu söyleyin". Fethu'l-Bari Açıklaması: İstihare Allah'tan hayırlı olanı istemektir. Yani iki durumdan birini tercih etmek zorunda kalan kişinin hayırlı olanı arzulamasıdır. Hadis metninde istiharenin yapılması düşünülen her şey için geçerli olduğu ifade edilmektedir. İbn Ebi Cemre buradaki ifadenin genel olmasına rağmen hususi bir anlamının olduğunu belirtmiştir. Zira vacip ve müstehapların yapılmasında mekruh ve haramların terkinde istihare geçerli değildir. Dolayısıyla yalnızca mubahlar ve hangisiyle başlama konusunda tereddüt yaşanılan müstehaplar meselesinde istihare olabilir. Bana göre (İbn Hacer) muhayyer bırakıldığımız vacip ve müstehaplar da istihareye dahildir. Örneğin zaman itibariyle hemen yapılması gerekmeyen vacip ve müstehaplar böyledir. Böylece küçük olsun büyük olsun her mesele istihareye uygun olmaktadır. Nice küçük şeyler vardır ki büyük olaylara sebep ol,maktadır. İstihare duasının Kur'an'dan bir sure gibi öğretilmesi konusunda Tıbı şöyle der: Söz konusu dua ve istihare namazı, farz namazlar ve Kur'an'a benzetildiği için bunlara karşı oldukça itinalı davranılması öğütlenmiş olmaktadır. Allah'ın fazlından talep etmek Rabbimizin nimet verdiği zaman fazlından verdiğine işaret etmektedir. Yani Ehl-i sünnetin itikadı üzere kimsenin Allah'ın nimetleri üzerinde bir hakkı bulunmamaktadır. İlim ve kudret yalnızca Allah'a aittir. Kullar ancak Allah'ın verdiği kadar ilim ve kudret sahibidir. İstihare duası yapılırken sanki şöyle denilmektedir: "Allahım! Sen bende kudret yaratmadan önce, yaratırken ve yarattıktan sonra yegane kudret sahibisin". İstihare duasında hayırsız işlerden kurtulma talebi yapılırken kalbin onunla bütün bağlantısının kesilmesi arzulanmaktadır. "Onu benden beni ondan uzaklaştır" ifadesi Ehl-i sünnetin de belirttiği üzere şerrin de Allah'tan olduğuna işaret etmektedir. Çünkü eğer kişi şer yapmaya muktedir ise onu uzaklaştırmaya da muktedir olmalıdır. Yani bunu başkasının yapmasını istemeye muhtaç olmazdı. "Beni ondan razı kıl" ifadesi kalbin ona bağlı kalmamasını talep etmek demektir. Rıza, kalbin kazaya teslim olması demektir. Bu hadiste Resulullah s.a.v.'in ümmetine duyduğu şefkat ve din ve dünya işleriyle alakalı menfaatlerine olan her şeyi öğrettiği görülmektedir. Yine kulun ancak fÜI anında kudret sahibi olup öncesinde muktedir olmadığı da bu rivayette bildirilmektedir. Kulun bir şeyi bilmesi, ona yönelmesi, yapmaya muktedir olması Allah'ın yaratmasıyladır. Kul her şeyi Allah'a hava le etmelidir. Yalnızca onun kudret sahibi olduğunu bilmelidir. Her şeyi ondan istemelidir. İstihare sonrası ne yapılacağı hususunda ihtilaf edilmiştir. İbn Abdisselam kişinin uygun gördüğü şeyi yapabileceğini ifade eder. Onun bu konudaki delili İbn Mes'ud'dan gelen hadisin bazı varyantıarında "sonra azmedip yapsın" ibaresinin yer alması; hadisin başında da "birşey yapmak istediğinizde şöyle deyin" ifadesinin bulunmasıdır
Sahih Buhari
·Dualar (Deavat)
·Hadis 6382
· · ·
El-Müstevrid bin Şeddad (Radiyallahu anh)'den: şöyle söylemiştir: Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'i gördüm: Abdest aldı ve (abdest alırken sol elin) serçe parmağı ile her iki ayak parmaklarını hilalladı. Müellif, Ebü'l-Hasan bin Seleme, Hallad bin Yahya EI-Hülvani, Kuteybe ve İbn-i Lahia'dan kurulu ikinci bir senedile de rivayettebulunmuştur. Diğer tahric: Tirmizi. Ebu Davud. Nesai ve Beyhaki AÇIKLAMA : Hadis, abdest alınırken ayaklar yıkandığı zaman parmak aralarının hilallanmasının meşruluğuna ve hilallamanın elin serçe parmağı ile yapılmasının matlub olduğuna (istendiğine) delalet eder. Hadis, Tirmizi ve Ebu Davud'da da geçmektedir. Oralarda «Hallele = hilallama" tabiri yerine «Delk - ovma" tabiri kullanılmış ise de şarihler bu tabiri hilallamak olarak yorumlamışlardır. Serçe parmağından maksadın da sol elin serçe parmağı olduğu yine şerhlerde beyan edilmiştir. Ebu. Davud, Hadisi, ''Ayakları yıkamak" babında rivayet etmiştir. Şerhi EI-Menhel'de şöyle deniliyar: «Delk, aslında uzuv üzerinde el geçirmek ve ovmaktır. Hilallamak da delk'in bir nevidir. Hilallamak,sağ el ile yapilan şerefli işlerden sayılmadığı için serçe parmağı ile sol el'in serçe parmağının kasdedilmesi açıktır. EI-Mirkat yazarı: İbn-i Hacer demiştir ki: «Eğer ravi EI-Müstevrid delk ile hilallamayı kasdetmişdi ise, Hadis, ayak parmaklarının serçe parmağı ile hilallamanın mendubluğuna delalet eden bir delildir. Sol elin serçe parmağı hilallamaya tahsis edilmiştir. Çünkü ayak parmaklarını hilallamak hürmet edilmesi gereken işlerden olmadığı için sol elin parmağı uygun görülmüştür. Eğer EI-Müstevrid, delk ile serçe parmağıyla ayak parınaklarını ovmayı kasdetmiş ise, Hadis abdest uzuvlarını ovmanın mendubluğuna delalet eder Mezhebimiz de ovmanın mendubluğudur. Veyahut ovmanın vacibliğine delalet eder ki Malikiler'in mezhebi budur. Ben derim ki: Dinde ihtiyat olmak üzere ve Malikiler'in görüşüne muhalefet etmemek için ovmak bizim mezhebimizde de mustahabdır. der. HADIS'İ RİVAYET EDENLER Tirmizi. Ebu Davud. Nesai ve Beyhaki de rivayet etmişlerdir. Seneddeki ravilerden İbn-i Lahia'nın zayıf olduğunu söyleyenler bulunduğu için Tirmizi, Hadis garibtir. İbn-i Lahia'nın hadisi olarak tanırız demiştir. Fakat Tirmizi'nin şerhi Tuhfe yazarı şöyle der: «En-Neyl'de belirtildiği gibi isnadın garipliği hadisin hasen oluşunu engellemez. İbn-i Seyyidi'n-Nas böyle demiştir. Kaldı ki hadisin Yezid bin Amr'dan rivayetinde İbn-i Lahia yalnız değildir. El-Leys bin Sa'd ve Amr bin El-Haris de Yezid bin Amr'dan rivayette bulunmuşlardır. Bu nedenle hadis, sahih olup garibliği kalmamıştır. Bu bilgiyi En-NeyI'den almıştır. EI-Menhel de bu malumatı El-Hafız İbn-i Hacer'den naklen beyan etmiş ve rivayetin İbnü'l-Kattan tarafından sahih görüldüğü ifade edilmiştir. Hadiste ayak parmaklarının hilallanması belirtilmiştir. Diğer hadislerden anlaşılacağı gibi el parmaklarını hilallamak da meşrudur. Buna ait fıkhi hükümleri o hadislerin izahı bahsinde anlatacağız. İnşaallah !!! EBU DAVUD HADİS’İ VE AÇIKLAMASI İÇİN BURAYA TIKLAYIN
İbn Mace
·Taharet ve Sünneti
·Hadis 446
· · ·
Ali [r.a.)'den rivayet edildiğine göre şöyle söylemiştir: Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem)'e mezi'nin hükmü soruldu. Kendileri şöyle cevap buyurdular: «Mezide abdest almak gerekir. Menide ise ğusül gerekir.» AÇIKLAMA : Hadis, Buhari, Müslim, Ebu Davud. Tirmizi ve Beyhaki tarafından kısa ve uzun metinler halinde rivayet edilmiştir. Tirmizi. hadisin hasen-sahih olduğunu beyan etmiştir. Mezi'nin hükmünü soran zat Mikdad bin Esved olabilir. Çünkü 505 nolu nolu rivayette görüldüğü gibi bazı rivayetlerde onun bu soruyu sorduğu belirtiliyor. Nesai'nin bir rivayetinde Ammar bin Yasir'in bu soruyu sorduğu ifade edilmiştir. Abdürrazzak'ın Aiş bin Enes'ten rivayet ettiğine göre Ali, Mikdad ve Ammar (r.anhum). mezi'nin hükmünü kendi aralarında müzakere ettiler. Bu arada Ali (r.a.) : "Benden çok mezi gelir. İkiniz mezi'nin hükmünü Nebi (s.a.v.)'e sorun, dedi. .. Ebu Davud'un bir rivayetine göre, Hz. Ali (r.a.) şahsen Peygamber (s.a.v.)'e sormuştur. İbn-i Hibban, rivayetler arasında görülen bu ihtilafı şöyle kaldırmıştır: Hz. Ali (r.a.). bu sorunun Resulullah'a sorulmasını önce Ammar'dan istemiş, daha soiıra:Mikdad'dan istemiş ve bilahare kendisi de şahsen sormuştur: Hafız İbn-i Hacer ise şöyle söyler: İbn-i Hibban'ın mezkur yorumu güzeldir. Ancak, bazı rivayetlerde Hz. Ali (r.a.)'in Peygamber'in damadı olduğu için: "Ben bunu Resulullah'a sormaktan haya ederim," dediği sabittir. Yoruma göre bilahare şahsen sorması bu sözüne ters düşer. Bu nedenle Hz. Ali (r.a.)'in şahsen sorduğuna dair rivayeti mecazi manaya yorumlamak gerekir. Yani, kendisi sordurduğu için o sormuş gibi olur
İbn Mace
·Taharet ve Sünneti
·Hadis 504
· · ·
İbn Ömer r.a. şöyle demiştir: Bazı kimselere rüyalarında kadir gecesinin Ramazanın son yedi günü içinde olduğu gösterildi. Diğer bazılarına da onun Ramazanın son on günü içinde olduğu gösterildi. Bunun üzerine Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem: "Sizler kadir gecesini Ramazanın son yedi gecesi içinde araştırinız" buyurdu. Fethu'l-Bari Açıklaması: "Bir topluluğun aynı rüyayı görmesi." Yani bir grubun -kullandığı ifadeler farklı olmakla birlikte- aynı rüya üzerinde uyuşmaları. Bu hadisten bir topluluğun tek bir rüya üzerinde uyuşmalarının, onun sadık ve doğru bir rüya olduğunu gösterdiğini anlıyoruz. Aynı şekilde bir topluluğun haberler üzerindeki benzer nakillerinin o haberin kuvvetini gösterdiğini de çıkarıyoruz
Sahih Buhari
·Rüya Tabiri
·Hadis 6991
· · ·
İbn Ömer radiyallahu anh'den, dedi ki: "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ensardan bir erkek ile bir kadın arasında lanetleşme yaptıl'dı ve onları birbirinden ayırdı." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Lanetleşen karı-kocayı ayırmak." Derim ki: Bu husus daha önce Sehl ile ilgili hadiste İbn Cüreyc yoluyla da şöylece gelmişti: "Bu, lanetleşen karı-kocanın sünneti oldu. Ebediyyen bir araya gelemezler." Ama bu ifadenin zahirinden anlaşıldığına göre bu sözler ez-Zührı'ye aittir. Bu durumda bu ibare mürselolur. Ben bunu kimlerin mevsul sened ile, kimlerin de mürsel sened ile rivayet ettiklerini "Uan ve Talak Veren Kimse" ile ilgili başlıkta açıklamış bulunuyorum. ------------ Söz konusu başlık 29 numaralı başlıktır. Ancak ihtisarda İbn Hacer'in işaret ettiği bu açıklamalar kaydedilmemiştir. Bu açıklamalar için bk. Fethu'l-Bari, IX, 361 Bu böyle kabul edildiği takdirde bu lafzın bu yolla sabit olduğu anlaşılır Bundan dolayı da, lanetleşen kimselerin ayrılığı hakim tarafından hüküm verilmedikçe bizzat li'an ile gerçekleşmez, diyenler bunu delil kabul etmişlerdir. İbn Cüreyc'in sözü geçen rivayeti de ayrılığın bizzat li'an ile gerçekleştiğini desteklemektedir. Rivayetin mürselolduğu kabul edilecek olursa, İbn Ömer'den lafzı ile Darakutnı'den rivayet gelmiş bulunmaktadır. Böylelikle bu başlıktaki hadiste sözü edilen ayrılmayı Ii'an ile ayrılığın meydana gelişi şeklinde değil, hükmün beyanını açıklamak şeklinde yorumlayanların görüşleri güçlenmektedir. Bunlar aynı şekilde diğer rivayette: "Senin onun aleyhine bir yolun yoktur" şeklindeki ifadeyi de delil göstermişlerdir. Ancak bu sözlerin, adamın karısının kendisinden mehir olarak almış olduğu malın durumunu sormasına cevap olarak söylendiği belirtilerek reddedilmiştir. Buna da, asıl itibar edilen lafzın umumiliğinedir, diye cevap verilmiştir. Lafız da nefyden sonra nekre olarak gelmiştir. Dolayısıyla hem malı, hem bedeni kapsar. Buna göre onun karısı üzerinde herhangi bir şekilde bir hakkının bulunmamasını gerektirir. Ebu Davud'da yer alan İbn Abbas yoluyla gelmiş olan hadisin sonlarında ise şöyle denilmektedir: "(Allah Rasulü) erkeğin nafaka ve sükna yükümlülüğünün bulunmadığına hüküm verdi. Çünkü o karı koca, talak söz konusu olmaksızın ayrılmış oldular ve ayrıca bu ayrılık, kadının kocası da vefat etmiş olduğu için meydana gelmemiştir." Bu ifade, ayrılıklarının bizzat o lanetleşme ile meydana geldiği hususunda açıktır. Bundan anlaşıldığına göre Sehl yoluyla gelen hadisteki: "Rasuluilah sallall"hu aleyhi ve sellem ona karısından ayrılmasını emretmeden önce o karısına üç defa talak verdi" ifadesine göre adamın, bizzat lilan ile ayrılığın gerçekleşeceğini bilmeden önce karısına talak verdiği ve ona aşırı nefretinden ötürü onu boşamakta elini çabuk tuttuğu anlaşılmaktadır. Hadisteki: "Ebediyyen bir araya gelemezler" ibaresi de Ii'an yoluyla ayrılığın ebediyyen söz konusu olacağına delil gösterilmiştir. Ayrıca lanetleşen bir erkeğin, yalancı olduğunu söylerse bundan sonra o kadın ile evlenmesinin helal olmayacağına da delil gösterilmiştir
Sahih Buhari
·Talak (Boşanma)
·Hadis 5314
· · ·
Esma' bint-i Ebi Bekr-i Sıddik (r.anha)'dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir : Elbisede bulunan hayız kanının hükmü Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'e soruldu. O da: «Su döküp, parmak uçları ve tırnaklarla ovalayıp sık ve yıka. Sonra o elbiseyle namaz kıl.» AÇIKLAMA : Hadis, Kütüb-i Sitte sahipleri tarafından az lafız farkıyla ve aynı manayı ifade eder mahiyette rivayet edilmiştir. Buhari ve Müsliın'in rivayetlerinde Esma (r.anha): ''Bir kadın gelerek soru sordu.'' diye ri\'ayete başlar. Şafii'nin Süfyan bin Uyeyne'den, Onun da Haşim'den Onun da Fatime (r.anha)'dan, Onun da Esma (r.anha)'dan rivayet ettiğine göre soru sahibi Esma (r.anha)'dır. El-Hafız İbn-i Hacer el-Askalani'nin Fetihu'l-Bari'de ifade ettiği gibi Esma (r.anha), soru sahibi olduğu halde ismini kapalı tutmuş olabilir. Buhari'nin rivayetinde Nebi (s.a.v.)'e ait hadis kısmı şöyledir: ''Kadın, elbisesini Eliyle ovalar. Sonra üzerine su döküp sıkar. Daha sonra azar azar su döküp yıkar ve onunla namaz kılar." Hadiste geçen; اقرصي fiili ''Kars'' kökünden alınmadır. Nihaye'de: Kars, su döküp parmak uçları ve tırnaklarla ovalamak ve necasetin eseri giderilinceye kadar ovalamaya devam etmektir, denmiştir. Hattabi de: Kars, aslında bir şeyi iki parmakla tutup iyice sıkmaktır, demiştir. Hadisde sıkma ve ovalama emrinin hikmeti, yıkamayı kolaylaştırmaktır. HADİS'TEN ÇIKARILAN FIKIH HÜKÜMLERİ : 1 - Dini hükümleri öğrenmek gerekir. Müracaat edilecek zat'a utanılan şeyler de sorulabilir. 2 - Müracaat edilen zat, soruyu cevaplandırmalıdır. 3 - Kan necistir. Bu hususta icma' vardır. 4 - Necasetin giderilmesi gerekir. Necaset, giderilinceye kadar yıkamaya devam edilir. Bunun için kaç defa su dökülmesi gerekliliği yoktur. Önemli olan, necasetin giderilmesidir. 5 - Namaza duran kişinin elbisesinin temiz olması gerekir. 6 - Necasetin giderilmesi için suyla yıkamak gerekir. NAMAZ İÇİN BAĞIŞLANAN NECAsETİN MİKTARI : El-Ayni, Buhari şerhinde şöyle der: İbn-i Battal: Esma (r.anha)'nın hadisi elbisedeki necasetlerin yıkanması hakkında alimler nezdinde bir kaynaktır. Bu hadis, alimlerce fazla kan'a yorumlanmıştır. Çünkü Allah Teala, kan'ın necisliği için mesfuh, yani akmış olmasını şart koşmuştur. Mesfuh oluşu, akan fazla kan'dan kinayedir. Alimlere göre az kandan afv vardır. Namaza mani değildir. Alimler, kanın azlığı ve çokluğu için değişik ölçüler beyan etmişlerdir. Kufe alimlerine göre, kan ve diğer necasetler için ölçü bir dirhem miktarıdır. Buna göre namaz kılan kimsenin elbisesinde veya namaz kıldığı yerde bir dirhem miktarı, yani el ayası kadar bir necaset bulunursa, namaz sahih olur. Bu miktar az sayılır. Necaset-i ğaliza, bir el ayasından daha geniş bir sahayı kaplamışsa, namaz sahih değildir. Necaset-i ğaliza camid ise; bu miktar bir miskal. yani yirmi kırattan fazla ise namaza mani olur. Daha az ise mani olmaz. Malik'e göre az kan'dan afv vardır. Fakat diğer necasetler az da olsa yıkanması gerekir. İbn-i Veheb'den rivayet edildiğine göre hayız kanı az bile olsa ondan afv yoktur. Diğer necasetler ve çok kan gibi namaza manidir. Hayız kanından başka kan çeşitlerinin azından afv vardır. Az hayız kanının çok kan hükmünde olduğuna dair delil, Nebi (s.a.v.)'in Esma (r.anha)'ya: ''(Hayız kanını) Su döküp parmak uçları ve tırnaklarla ovala sık ve yıka ... şeklinde buyurduğu emridir. Bu emri verirken az kan ile çok kan arasında bir ayırım yapmamış, kan miktarını sormamış, bir dirhem miktarı veya daha az bir ölçü ile sınırlandırmamıştır. El-Ayni, İbn-i Veheb'in bu görüşüne karşılık Aişe (r.anha)'dan rivayet olunan şu mealdeki hadisi delil göstermiştir: ''Hiç birimizin birden fazla elbisesi yoktu. Onda hayız adetini görürdü. Az bir kan o elbiseye dokunursa tükürüğü ile onu ıslatır. sonra tükürüğüyle parmakları arasında ovarak sıkardı.'' Bu hadisi Ebu Davud ve Buhari tahric etmişlerdir. Beyhaki: Aişe (r.anha)'nın bu hadisi, af olunan azıcık kan hakkındadır. fazla kan hakkında ise Aişe (r.anha)'dan sahih rivayetle sabit olmuştur ki, kendisi onu güzelce yıkardı. Şu halde az necaset ile çok necaset arasında bir fark vardır. Şafii mezhebine göre necaset çeşitterinden şunlardan af vardır: Taşla istinca edildiği takdirde, kalan necaset eseri, kesinlikle necis olduğu bilinen ve sakınılması güç olan sokak çamuru, çok bile olsa pire kanı, sinek pisliği, sivilcelerden çıkan kan, hacamet, neşter, yara ve çıbanlardan gelen kan ve başkasının az kanı, namaza duranın elbisesine dokunursa namaz sahihtir. Yaradan çıkan irin ve su da kan hükmündedir. Fakat hayız kanı sidik hükmündedir. Azından bile af yoktur. Geniş bilgi için fıkıh kitapları önerilir
İbn Mace
·Taharet ve Sünneti
·Hadis 629
· · ·
…
en-Nadr kendisini dağlamışlardı. Onu Ebu Talha kendi eliyle dağlamıştı." Enes b. Malik'ten, dedi ki: "Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, ensardan bir ev halkına zehirden ve kulak ağrısından dolayı rukye yapmalarına İzin vermiştir." Enes dedi ki: "Ben Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem hayatta olduğu halde zatu'lcenb'den dolayı dağlandım, Ebu Talha, Enes b. en-Nadr, Zeyd b. Sabit de benim bu dağlanışıma şahit oldular. Beni dağlayan da Ebu Talha idi." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Zatu'l-cenb", kaburga kemiklerinin iç tarafındaki zarda anz olan sıcak bir şişkinlik (iltihap)dir. Göğsün ve kaburga kemiklerinin adalelerinde ve iç taraflarında sıkıŞıP kalan rlhler (iltihabi havalar) dolayısı ile böğrün çeşitli yerlerinde arız olan ve bundan dolayı da ağnlara sebep olan hastalık hakkında da kullanılır. Birincisi doktorların söz konusu ettiği gerçek zatu'l-cenb'dir. Doktorlar derler ki: Bunun beş tane arazı (belirtisi) vardır: Yüksek ateş, öksürük, bir şeylerin battığını hissetmek, nefes darlığı ve yüksek nabızdır. Zatu'l-cenb'e aynı zamanda böğür ağrısı da denilir. Bu da korkutucu hastalıklardan birisidir. Çünkü kalp ile ciğer arasında meydana gelir ve en kötü hastalıklardan birisidir. Bundan dolayı Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem: "Allah onu bana musallat edecek değildir" diye buyurmuştur. Huma ise zehir demektir. Buna dair açıklamalar "dağlama yaptıran kimse" başlığında geçmiş bulunmaktadır
Sahih Buhari
·Hadis 5720
· · ·
Cabir bin Abdillah (r.a.)'dan; Şöyle demiştir: Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bizi üç yüz kişilik müfreze olarak bir sefere yolladı. Azıklarımızı (azlığından dolayı) boyunlarımızda taşıyorduk. Sonra azığımız tüken (meye başla) dı. Öyle ki bizden her adam (başın) a bir tane kuru kurma (nafaka verilir) oldu. (Câbir bu durumu anlatınca râvisi Vehb bin Keysân tarafından): Yâ Eba Abdillah! Bir kuru hurma adam için ne yerine düşer? denildi. Bunun üzerine Cabir: Bir kuru hurma (yı bile) bulamadığımız zaman yokluğunu (n ne olduğunu) cidden duyduk, dedi (ve sözüne devamla) sonra biz denize vardık. Orada denizin sahile attığı bir büyük balıkla aniden karşılaştık ve on sekiz gün o balıktan yedik. [AÇIKLAMA]: Bu hadisi Buhari, Müslim ve Tirmizi de rivayet etmişlerdir. Buhari'nin Mağazi'deki bir rivayetinde Cabir (r.a.) şöyle demiştir: "Resulullah (s.a.v.), bizi üç yüz kişilik bir süvari müfrezesi olarak bir sefere yolladı. Kumandanımız da Ebu Ubeyde bin el-Carrah (r.a.) idi. Kureyş kervanını gözetlemek üzere görevlendirilmiştik. Deniz sahilinde yarım ay konakIadık ... " Bazı rivayenere göıe bu müfreze Cüheyne kabilesinin bir kolu üzerine gönderilmişti. İbni Hacer: Bu rivayetler arasında ihtilaf yoktur. Çünkü bu müfrezenin hem Kureyş kervanını gözetleme, hem de anılan kabile koluna gönderilmiş olması mümkündür, demiştir. Cabir (r.a.)'a soru soran zatın Vehb bin Keysan olduğu, Buhari'nin bir rivayetinden anlaşılmaktadır. Bu hadis, sahabilerin maddi açıdan çektikleri sıkıntılara bir örnektir. Ayrıca denizin sahile atıp orada bıraktığı ve orada ölen balığın yenilebileceğine delalet eder. Bu şekilde ölen deniz avının yenilip yenilmiyeceğine dair hükümleri 3246, 3247 nolu hadislerin açıklama bölümünde anlattım. Burada tekrarlamaya gerek görmüyorum
İbn Mace
·Zühd
·Hadis 4159
· · ·
Bana Ebu't-Tahir ve Yunus b. Abdula'la tahdis edip dediler ki: Bize Abdullah b. Vehb'in, Amr b. el-Haris'den bildirdiğine göre Hukeym b. Abdullah el-Kuraşı kendisine şunu tahdis etmiştir: Nafi' b. Cubeyr ile Abdullah b. Ebi Seleme'nin kendisine tahdis ettiklerine göre Muaz b. Abdurrahman her ikisine Osman b. Aftan'ın azatlısı Humran'dan tahdis etti. 0, Osman b. Aftan'dan şöyle dediğini nakletli: Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'i şöyle buyururken dinledim: "Kim namaz için abdest alıp da abdest organlarını iyice yıkadıktan sonra farz namaza (kılmak için) yürüyüp gider, onu insanlarla beraber -yahut cemaatle birlikte ya da mescitte- kılarsa Allah ona günahlarını bağışlar. " Diğer tahric: Buhari, 6433; Nesai, 855; Tuhfetu'I-Eşraf, 9597 NEVEVİ ŞERHİ: "el-Hukeym b. Abdullah el-Kuraşi'nin kendisine tahdis ettiğine göre ... " Bu isnadta el-Hukeym, Nafi' b. Cubeyr, Muaz ve Umran bir arada yer almaktadır. DAVUDOĞLU AÇIKLAMA: Burada Hafız İbni Hacer şunları söylemiştir: «Hâsılı Humran, Hz. Osman'dan iki hadis rivayet etmiştir. Bunların birisi namazda bir şey hatırına getirmemekle mukayyet olan iki rekât namaz; diğeri bu kayıddan hâlu bulunan farz namaz, yahud cemaatle namaz hakkmdadır.> Hadis-i Şerif mâna itibariyle yukarıkiler gibidir
Sahih Müslim
·Taharet (Temizlik)
·Hadis 549
· · ·
Bize Muhammed b. Abdullah b. Numeyr tahdis etti. Bize Muhammed b. Bişr tahdis etti. Bize Ebu Hayyan et-Teymi bu isnad ile aynısını tahdis etti. Şu kadar var ki o, rivayetinde "erne kocasını doğurursa" demiştir ki (erne lafzından) kastı cariyelerdir. 97 numaralı hadisin kaynakları ile aynı AHMED DAVUDOĞLU ŞERHİ İÇİN BURAYA TIKLAYIN NEVEVİ SENED ŞERHİ 95, 96, 97, 98 İÇİN BURAYA TIKLA NEVEVİ AÇIKLAMASI 93, 94, 95, 96, 97, 98 İÇİN BURAYA TIKLA BU HADİS’İN BUHARİ RİVAYETİ VE İBN-İ HACER’İN FETHU’L-BARİ AÇIKLAMASI İÇİN BURAYA TIKLAYIN
Sahih Müslim
·İman
·Hadis 98
· · ·
Bana Bişr b. Hakem el-Abdi rivayet etti. (Dedi ki) ; Bize Abdülaziz yani ed-Deraverdi, ibni'I Haddan, o da Muhammed b. İbrahim'den, o da İsa b. Talha'dan, o da Ebu Hureyre'den naklen rivayet etti ki, Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: "Sizden kim uykudan uyanırsa üç defa (bumuna su alıp) çıkarsın, çünkü şeytan onun burnunun delikleri üzerinde geceler. " Diğer tahric: Buhari, 3295; Nesai, 90; Tuhfetu'l-Eşraf, 14284 NEVEVİ ŞERHİ 239.sayfada. DAVUDOĞLU AÇIKLAMA: Bu hadisi Bu'hari «Kitabu Bedi'l-Halk» ta Nesaî ayni bahiste tahriç etmiştir. Yerinde de görüldüğü vecihle bazıları istinşak ile istinsarın aynı ma'naya geldiğini söylemişlerdir. Hatta Aynî bu babta bir çok hadisler bulunduğunu söylemiştir. Bazılarıda bunların ayrı ayrı manalara geldiklerini ve istinşak buruna su çekmek istinsar ise; onu burundan atmak manasına geldiğini söylemişlerdir. Bazıları bunların aynı manaya geldiklerini kabul etmekle beraber istinsarın daha şumullu ve daha çok fayda ifade ettiğini söylerler. Çünkü istinsar istinşak'tan ileri gelir. Fakat istinsar'dan istinşak lazım gelmez. Bazanda istinşak yapılırda istinsar terkedilir. Binaenaleyh istinsar istinşakın faydasını tamamlar. Ayni burada da istinsar ile istinşakın aynı ma'naya gelmediklerini söylemekte ve yine hadisle istidlal etmektedir: «Şu halde anlaşılıyor ki bu iki kelime bir çok hadislerde aynı manaya kullanılmış bazı hadislerde de ayrı ayrı manalara delalet etmiştir demek» istiyor. Hayşum; burunun yukarısı yani geniz demektir. Bazıları bu kelimenin bütün burun manasına geldiğini diğer bazıları da burunun yukarısındaki kıkırdak kemikleri demek olduğunu söylemişlerdir. Kaadî İyaz diyor ki: «Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in: «Çünkü şeytan onun genizlerinde geceler.» sözü hakikat manasında kullanılmış olabilir. Çünkü burun cismin kalbe götüren yollarından biridir. Bu husus burunla kulaklardan mada cismin her menfezi kapalıdır. Bir hadiste: «Şeytan kapalı kapıları açamaz.» buyurulmuş ve esnerken ağzın kapanması şeytan girmesin diye emrolunmuştur. Maamafih bu sözün bir istiare olması ihtimalide vardır. Çünkü burnun içersine biriken toz toprak ve pislik şeytana tevafuk eder. Binaenaleyh bunlara istiare yoluyla şeytan denilmiştir. Şafiîlerden «Tarpeşti» : «Edep ve nezaket, bu gibi hadisler hakkında bir şey söylememektir. Çünkü Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in sözleri esrar-ı ilahiyyenin hazineleridir. Garip manaları Allah Teala Resulüne tahsis etmiş olmaktan akıl ve idrakin aciz kaldığı hakikatleri ancak ona bildirmiştir.» diyor
Sahih Müslim
·Taharet (Temizlik)
·Hadis 564
· · ·
Ebu Hureyre r.a. naklediyor: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: «Sizden biri, dua ettim de kabul olmadı, diyerek acele etmediği müddetçe duası kabul olur.» Diğer tahric: Buhari, deavat; Müslim, zikir; Ebu Davud, vitr; Tirmizi dua; İbn-i Mace, dua; Ahmed b. Hanbel, II, 487. Tirmizî: Bu hadis hasen sahihtir. Tirmizî: Bu konuda Enes (r.a.)’den de hadis rivâyet edilmiştir. BUHARİ RİVAYETİ VE İZAH (İBN HACER) İÇİN BURAYA TIKLAYIN MÜSLİM RİVAYETİ VE İZAH (AHMED DAVUDOĞLU) İÇİN BURAYA TIKLAYIN EBU DAVUD RİVAYETİ VE İZAH İÇİN BURAYA TIKLAYIN
Muvatta-i Malik
·Kur'an
·Hadis 498
· · ·
Abdullah İbn Mes'ud'un şöyle söylediği rivayet edilmiştir: Kıyametin şu beş alameti gerçekleşmiştir: Uzam, Rumiarın İranlılara üstün gelmesi, yakalama, ayın yarılması ve duhan/duman. Fethu'l-Bari Açıklaması: 4824. hadisteki "Bu esnada yerden dumana benzer bir şey kalkmaya başladı," ifadesi, bir önceki hadiste geçen "Ayağa kalkan biri, açlık ve içinde bulunduğu zorlu durumdan dolayı göğe baktığı zaman kendisi ile gök arasında dumana benzer bir şey görür hale geldi," ifadesi ile çelişmez. Muhtemelen bu duman yeryüzünden kalkmaya başlamış ve nihayet yer ile gök arasına yerleşmiştir. Hararetinden dolayı dumana benzer bir Buharin yeryüzünden yukarı çıkması normaldir. Müşrikler, şiddetli açlık yüzünden yeryüzü ile gökyüzü arasında dumana benzer buhar görmeye başlamışlardı. Açlık yüzünden görme duyuları zayıflamış ve yeryüzünden duman çıktığını zanneder hale gelmişlerdi
Sahih Buhari
·Tefsir
·Hadis 4825
· · ·
Abdurrahman b. Mesleme'nin, amcasından [A1] rivayet ettiğine göre, Eslem kabîlesi(nden bir grub) Rasûlullah (s.a.v.)'e geldi. Rasûlullah (s.a.v.) kendilerine: "Bu gününüzde oruç tuttunuz mu?" diye sordu. Gelenler: Hayır, dediler. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.): "Öyleyse, günün kalanını (oruçlu olarak) tamamlayın ve onu (bilahere) kaza ediniz" buyurdu. Ebû Dâvud dedi ki: "O günden maksat Aşure günüdür." Ahmed b. Hanbel, IV, 388; V, 409. [A1] İbn Hacer bu zatın isminin Abdurrahman b. el-Minhâl olduğunu söyler
Ebu Davud
·Oruç (Sıyam)
·Hadis 2447