Ebu Hureyre (r.a.)'den rivayet edildiğine göre Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir: «Güneş batmadan önce ikindi namazından bir rek'at'e yetişen kimse, namaza yetişmiş olur ve güneş doğmadan önce bir rek'at'e yetişen kimse, namaza yetişmiş olur.» Tahric: Kütüb-i Sitte sahiplerinin hepsi bu hadisi rivayet etmişlerdir. AÇIKLAMA : Tirmizi hadisin hasen - sahih olduğunu söyleyerek, Şafii. Ahmed ve İshak'ın bununla hükmettiklerini ve bunlara göre hadisin manasının özür sahibinin mezkur namazlardan birer rek'ate yetişmesi halinde namaza gitmiş sayılacağını söylemiş, özür için de şu örneği vermiştir: Mesela adam uykuda kalır veya namazı unutur da Güneş doğacağı veya batacağı zaman uyanırsa özür sahibi sayılır. Tuhfetu'l-Ahvezi yazarı El- Hafız, İbn-i Hacer Askalani'den naklen beyan ettiğine göre meşru mazereti olmayan kimsenin bir rek'atlik vakit kalıncaya kadar namazı geciktirmesinin haram olduğuna alimler ittifak etmişlerdir. Ebu Davud bu hadisi ''Orta namaz,. babında rivayet etmiş, EI-Menhel yazarı da aşağıdaki ma'lumatı vermiştir: ''Cumhura göre hadisin manası şudur: Adam, vaktin sonunda ikindi namazından veya sabah namazından bir rek'at kıldıktan sonra kıldığı namazın vakti çıkarsa o namazın tamamını vaktinde eda etmiş sayılır. Bu hususta mazereti olan ve olmayan arasında, namazın sıhhati bakımından bir fark yoktur. (Özürsüz olarak namazı bu kadar geciktirmek günahtır,) Ebu Hanife Cumhura muhalefet ederek: Böyle kılınan sabah namazı batıldır, demiştir. Bazıları: Böyle kılınan namazın tamamı kaza olarak kılınmış sayılır, demişler; Bir kısım alimler de: Vakit çıkmadan kılınan rek'at' eda, vakit çıktıktan sonra kılınan bir veya daha fazla rek'at kaza olarak kılınmış sayılır, demişlerdir. Nevevi, Müslim'in şerhinde: 'Mezkur ihtilafın etkisi, yolcunun, seferi olarak kıldığı namazda görülebilir. Şöyle ki: Yolcu bir rek'at kıldıktan sonra namaz vakti çıktığında eğer namazın tamamını eda olarak sayarsak kasır yapabilir. (Dört rek'atIik farzı iki rek'at olarak kılabilir.) Eğer böyle kılınan namazın hepsi veya bir kısmı kaza sayılır, desek kasır yapamaz, namazı tam olarak kılması gerekir. Tabi yolculuk halinde kazaya bırakılan namaz, seferde kaza edilince tam olarak kılınması vacibtir, desek durum anlattığımız gibidir. Şayet vaktin sonunda namaza duran kişi, henüz vakit çıkmadan bir rek'ate bile yetişmez de rek'atın bir parçasını kıldıktan sonra vakit çıkarsa, bazı arkadaşlarımız: Bunun hükmü bir rek'ate yetişenin hükmü gibidir, demişlerse de, Cumhlira göre namazın tamamı kaza olarak kılınmış sayılır,' demiştir. Ebu Hanife hadisi şöyle yorumlamıştır: Delilik, aybaşı adeti, lahusalık, bayılmak ve çocukluk gibi özürü olan kişi mazereti kalktığında sabah veya ikindi vaktinden bir rek'atlik süreye yetişirse bu namaz ona farzdır. Sabah namazı dahil, her hangi bir namazın bir rek'atini vakit çıkmadan kılan kişinin namazının sıhhatına ve namazının tamamının eda sayıldığına hükmeden cumhurun görüşünü te'yid eden delillerden birisi Beyhaki'nin Zeyd bin Eslem (r.a.)'den rivayet ettiği şu hadistir: "Sabah namazından bir rek'ate Güneş doğmadan, bir rek'ate de Güneş doğduktan sonra yetişen kimse namaza yetişmiş olur.'' Diğer bir delil de, yine Beyhaki'nin Ebu Hureyre (r.a.)'den rivayet ettiği şu hadistir: "Güneş batmadan önce bir rek'at, ve Güneş battıktan sonra kalan rek'atleri kılan kimse, ikindi namazını kaçırmamış olur.'' Cumhurun başka bir delili Buhari'nin Ebu Seleme tarikiyle Ebu Hureyre (r.a.)'den rivayet ettiği bu hadistir: Resulullah (SaIlaIlahu Aleyhi ve SeIlem) buyurdu ki: "Sizden birisi, Güneş batmadan önce ikindi namazından bir secdeye yetiştiği zaman namazını tamamlasın ve Güneş doğmadan sabah namazından bir secdeye yetiştiği zaman namazını tamamlasın.'' Hadisteki secde ile rek'atın tamamı kasdedilmiştir. Cumhurun bir başka deliIide Mesai'nin İbn-i Şihab yoluyla Salim'den rivayet ettiği şu mealdeki hadistir: ''Namazdan bir rek'ate yetişen kimse, namazın tamamına yetişmiş olur. Ancak vakit içinde yetiştiremediği rek'atlere devam ederek namazını tamamlar.'' El-Hafız, EI-Fetih'te: 'Mezkur deliller, Tahavi'nin Ebu Hureyre (r.a.)'in hadisindeki: ''bir rek'ate yetişme ... ''yi çocuğun erginlik çağına erişmesi, hayızlı kadının temizlenmesi, kafirin müslüman olması ve benzeri özürlerin kalkmasına tahsis etmesini reddeder. Tahavi, bu yorumla mezhebinin görüşüne yardımcı olmak istemiştir. Çünkü Hanefi mezhebine göre sabah namazından bir rek'ate yetişen ve henüz diğer rek'ati kılmadan Güneş doğan adamın namazı bozulur. Çünkü kerahet vaktinde tamamlanmış olur. Kerahet vaktinde nafile namaz kılınmayacağına ittifak var ise de farz namazın kılınıp kılınmayacağı hususunda meşhur ihtilaf vardır. Bu görüş, farz namazın da kılmamayacağı esası üzerinde kuruludur. Ebu Hanife, cumhura muhalefet ederek: Sabah namazını kılarken Güneş doğan adamın namazı batııdır, demiştir. Delili de Güneş doğarken namaz kılmanın yasak olduğuna ait hadislerdir. Bazı alimler, bu vakitte namaz kılmanın yasağına ait hadislerin, Ebu Hureyre (r.a.}'in hadisini neshettiğini iddia etmişlerse de bu iddia delile muhtaçtır. Çünkü, ihtimale dayanılarak nesih yoluna gidilemez. İki hadisin arasını bulmak mümkündür. Şöyleki: Bu vakitte namaz kılmanın yasaklığına ait hadisler, bir sebebe dayalı olmayan nafile namazları hakkındadır, diye yorumlanabilir. Kaza namazı ve bir sebebe dayalı nafile türünden sayılan tahiyyetül-mescid ve abdest alındıktan sonra kılınan abdest sünneti gibi namazların bu vakitte kılınması mekruh değildir.' EI-Menhel yazarı, El-Hafız'ın yukardaki sözlerini naklettikten sonra şöyle der: Hak budur ki: Nehiy hadisleri umumidir. Bütün namazları kapsar. Anılan vakitte hiç bir namazın kılınması caiz değildir. Sebebe dayalı olan sünnetler ile sebebe dayalı olmayan nafile namazlar arasında hiç bir fark yoktur. Ancak başka bir delil ile istisna edilen namazlar varsa bunlar için kerahet söz konusu olmaz. Sabah namazının bu vakitte kılınabileceği hakkında özel hadis vardır. O da bu babtaki hadistir. Hadisin mefhumuna göre, vakit içinde bir rek'atı tamamlayamayan ve kalan kısmı vakit dışında kılan kişi o namazı kaza etmiş olur. cumhurun görüşü de budur. Bazıları: O namaz eda olarak kılınmış sayılır, demişler ise de hadisin mefhumu bunu reddeder... VAKTİN BİTİMİNDE MAZERETİ KALKANıN HÜKMÜ : Bir namaz vaktinden bir rek'atlik süreden daha az bir zaman, kalmış iken mazereti kalkan kişiye o namaz farz mı, değil mİ? Bu hususta alimler arasında ihtilaf vardır: Malik'e ve Şafii'nin bir kavline göre farz değildir. Hadisin mefhumu bunu gerektirir. Ebu Hanife ve Şafii'nin en kuvvetli kavline göre farzdır. Çünkü mükellef, vaktin bir parçasına yetişmiştir. Hadiste ''Bir rek'at' kaydı, çoğu zamanki durumitibari iledir. Bu yorumun uzaklığı besbellidir. Özürlü adamların mazeretleri kalkarken henüz bir rek'atlık süre kalmış ise alimlerin ittifakı ile o namaz farzdır. Nevevi, Müslim'in şerhinde: Bir rek'at veya namaza giriş için gereken süreden başka, abdest almak süresi de şart mıdır? Arkadaşlarımızın iki görüşü vardır. En sıhhatlı kavle göre şart değildir, demiştir. Şu halde Şafii mezhebinin kuvvetli görüşüne göre şart değildir. Malikiler'e göre kafir için bu süre şart değildir. Çünkü daha erken Müslümanlığı kabul etmek onun elindedir. Fakat özür sahipleri için bu süre şarttır. Hanefiler'e göre özürlüye bir namazın farz olması için onun vaktinden abdest almak, avret yerini örtmek ve tahrim tekbirini almak için gereken bir sürenin kalması şarttır. El-Ayni: 'Bu hadis, ikindi namazından bir rek'at kıldıktan sonra vakit çıkarsa kişinin namazının bozulmayacağına ve namazına devam etmesinin gerekliliğine delalet eder. Bu husus icma ile sabittir. Sabah namazında ise Şafii, Malik ve Ahmed bin Hanbel'e göre hüküm aynıdır. Ebu Hanife'ye göre sabah namazı güneşin doğması ile bozulur. Şafiiler'e göre, hadis Ebu Hanife aleyhinde delildir, demiştir. BİR REK'ATE YETİŞMEK SABAH VE İKİNDİYE Mİ MAHSUSTUR? Vakit çıkmadan önce bir rek'ate yetişmek, sabah ve ikindi namazlarına mahsus değildir. Çünkü Buhari ve Müslim nezdinde sabit olan ve Ebu Hureyre (r.a.) tarafından merfu' olarak rivayet edilen hadiste Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem). şöyle buyurmuştur: "Namazdan bir rek'ate yetişen kişi, namaza yetişmiş olur.'' Bu hadis, 699 nolu hadisten daha umumidir. Bazı alimler: Sayısı yazılı hadis, ikindi ve sabah namazlarıyla kayıtlıdır. Buhari ve Müslim'in hadisi mutlaktır. Mutlak hadis, kayıtlı hadise yorumlamr, demişlerdir. Buna göre, mutlak olan hadisle sabah ve ikindi namazları kasdedilmiş olur. Lakin bu hadis, hükmün sabah ve ikindi namazına mahsus olduğuna, mefhumu itibariyle delalet eder. Halbuki Buhari ile Müslim'in hadisi, mantuk yani lafzın sarahati (açıklığı) itibariyle hükmün bütün namazlarda değişmediğine delalet eder. Hadis usulü ilminde belirtildiği gibi mantuk, mefhuma tercih edilerek hüküm çıkarılır. Bir de Buhari ve Müslim'in hadisinde diğer hadise zıt olmayan bir fazlalık vardır. Bu fazlalık geçerlidir. HADİSİN FIKIH YÖNÜ : 1- Vakit çıkmadan önce bir rek'atine yetişilen namazın tamamı eda sayılır. Nevevi: Namazı bu zamana kadar tehir etmenin caiz olmadığı hususunda alimler ittifak etmişlerdir, der. 2- Vaktin bitimine bir rek'atlık süre kaldığında özrü kalkan kişiye o namaz farzdır
İbn Mace
·Namaz (Salat)
·Hadis 699
· · ·
İbn-i Abbas (r.a.)'dan rivayet edildiğine göre Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve 5ellem) şöyie buyurmuştur : «Yahudiler havralarını yükselttikleri ve hristiyanlar kiliselerini yükselttikleri gibi sizlerin de benden sonra mescidlerinizi yükselteceğinizi biliyorum.» Not: Zevaid'de: İsnadı zayıftır. Çünkü senedde Cubare bin El-Muğalis bulunuyor ki o çok yalancıdır. Ebu Davud da bu hadisi başka bir ifade ile ve kendi senediyle İbn-i Abbas (r.a.)'den merfu' olarak rivayet etmiştir, denilmiştir. AÇIKLAMA : Notta belirtildiği gibi Ebu Davud da bu hadisi ibn-i Abbas (r.a.)'den şu lafızla rivayet etmiştir: "Ben mescidlerin teşyidi ile emrolunmadım. İbn-i Abbas dedi ki: Yahudiler ve hristiyanlar (mabedlerinil yaldızla süs!edikleri gibi sizler de muhakkak süsleyeceksiniz.'' Teşyid: Müellif bu bab'ın başlığında ve Ebu Davud da ibn-i Abbas (r.a.)'in hadisinde bu kelimeyi kulIanmışlardır EI-Menhel yazarının el-Bağavi'den naklen beyan ettiğine göre, mescidlerin teşyidin'den maksad, onları yüksek yapmaktır Teşyid'in sözlük manası, binayı yükseltmek, sağlam yapmak, inşaatında alçı ve kireç gibi malzemeleri kullanmak demektir. Ebu Davud'un rivayet ettiği İbn-i Abbas (r.a.)'in hadisinde: "Yahudiler ve hristiyanlar ... '' parçası mevkuf yani İbn-i Abbas'ın sözü olarak geçmektedir. İbn-i Hibban'ın rivayeti de böyledir. Bununla beraber merfu' hükmündedir. Çünkü bu gibi sözler, re'ye dayalı olamaz. Zuhrufe: Ebu Davud'un rivayetinde geçen fiilin masdarı olan bu kelimenin asıl manası süslemektir. Zuhruf: Kelimesi ise aslında altın demektir Bilahere altınla yapılan her türlü süslemeye denilmiştir. Nihaye'nin heyanına göre Zuhruf', altınla yapılan nakışlar ve resimlerdir. EI-Menhel yazarı, hadis'in açıklaması ile ilgili olarak aşağıdaki ma'lumatı vermiştir: Yahudiler ve hristiyanlar, kutsal kitabIarını tahrif ederek, bunlarla amel etmeyi bırakınca, mabedlerini altınla süslemeye girişmişlerdir. Hadis ile sanki şöyle uyarı yapılıyor: 'Sizler, amelde ihlası bıraktığınız ve mescidleri yüksek ve süslü yapmakla öğünerek birbirinize karşı iftihar ettiğiniz zaman, sizin haliniz yahudi ve hristiyanların haline dönecektir.' Mescidleri, ilk olarak sahabe devrinin sonlarında el-Velid bin Abdulmelik bin Mervan süslemiş ve ilim ehlinin çoğu, fitne korkusuyla, bunun karşısında susmuştur. el-Ayni: 'İbn-i Abbas (r.a.)'in hadisini delil gösteren arkadaşlarımız; Mescidleri süslemek mekruhtur. Hele vakıf malından masraf yaparak süslemek, caiz değildir. Bu masraf, harcama yapan mütevelli veya başkasından tanzim edilir, demişlerdir. Kişi, kendi malından süslemeyi yapınca niçin kerahet var? diye bir soru akla gelebilir. Bunun sebebi, ya namaz kılan kişinin süslemeye bakarak meşgul olmasıdır ya da parayı yersiz harcamasıdır,' demiştir. İbn-i Reslan: Bu hadis, açık bir mu'cizedir. Zira Nebi s.a.v., kendisinden sonra meydana gelecek olan durumu haber vermiştir Mescidleri süslemek ve bunu iftihar vesilesi yapmak, bugün Mısır, Şam ve Kudüs'te devlet adamları arasında yaygın bir hal almıştır. Buradaki devlet adamları, halkın malını cebren alarak mescidleri ve okulları modern bir şekilde yapmaktadırlar Allah'tan selamet ve afiyet dileriz, demiştir. Eş-Şevkani: Hadis, mescidlerin yüksek ve süslü yapılmasının bid'at olduğuna delalet eder Ebu Hanife'nin buna ruhsat verdiği rivayet olunmuştur, demiştir. el- Bedr bin el-Münir: Halkın evlerini yüksek ve süslü yapınca mescidleri de böyle yapmaları münasiptir. Ta ki mescidler hakir görünmekten korunsun, demiştir Mescidleri yüksek ve süslü yapmayı caiz görenlerin dayanağı, Selef'in böyle yapanlar karşısında susmasıdır. Bunlara göre bid'at-ı hasene sayılır, mescidlere rağbet edilmesini sağlar. Süslemenin, Nebi (s.a.v.)'in emrinden olmadığına, kıyametin alametlerinden sayıldığına ve yasaklanan iffihar çeşidinden olduğuna delalet eden hadisler müvacehesinde anılan dayanağın tutarsızlığı aşikardır Selef'in susması, kabul alameti sayılamaz. Çünkü yukarıda anlatıldığı gibi bu iş, devlet adamlarından başlamıştır. Selef, bir fitne çıkmasın diye susmayı tercih etmiştir. el- Hafız, el-Fetih'de şöyle demiştir: 'Bazı alimler, mescidleri yüksek ve süslü yapmaya ruhsat vermişlerdir" Ebu Hanife de: Bu iş, mescidlere ta'zim maksadıyla ve hazineden harcama yapmamak şartıyla caizdir, demiştir. Burada bir kaç önemli nokta vardır: 1. Mescidleri süslemek, namaz kılanların kalbini meşgul edecek durumda ise bunun mekruhluğuna alimler ittifak etmişlerdir. 2. Süslemek; övünmek, iftihar etmek, riyakarlık ve gösteriş için ise yine mekruhtur. Hatta değil süslemek, mescidleri böyle bozuk niyetlerle inşa etmek de mekruhtur. 3. Sağlam olsun diye mescid inşaatında alçı, kireç ve benzeri malzemeleri kullanmak mekruh değildir. Bunun delili Osman (r.a.)'ın halife iken Medine'deki Mescid-i Nebevi'yi yıktınp taş ve kireçle inşa etmiş olmasıdır. İbn-i Abbas (r.a.)'ın: " ... Mescidleri süsleyeceksiniz.'' sözü, süslemenin yasaklığına delil değildir, çünkü mevkuftur. Hükmen merfu' olduğu kabul edilse şöyle yorumlanır: Bundan maksad, namaz kılan kişiyi meşgul eden süslemedir. Veya riya ve gösteriş için yapılan süslemedir. 4. Halktan zorla para alıp mescid yapmak haramdır. 5. Mütevelli ve benzeri kişilerin vakıf malından harcama yaparak, mescidi süslemeleridir. Bu da haramdır. Hiç bir alim, buna ruhsat vermemiştir. Abdullah bin Zübeyr (r.a.), Ka'be'yi yeniden yaparken eskisinden daha fazla yükselterek muhkem yapmıştır. Kendisine muhalefet edenlerin elinde hiç bir delil yoktur. Bütün itirazları Ka'be'nin eskisinden fazla yükseltilmesinden ibaretti. Nitekim İbn-i Zübeyr (r.a.) Kabe'yi yıkarak duvarlarını yenilemek istediği zaman İbn-i Abbas (r.a.) Ka'be duvarlarından eğilmiş olan yerleri tamir etmekle yetinilerek duvarlara bir ilave yapılmamasına taraftar olduğuna işaret ederek İbn-i Zübeyr (r.a.)'e: Senden sonra gelen bir emir'in senin yaptığını değiştirmiyeceğinden emin değilim, demiştir. Halife Harun er-Reşid'in veya el-Mehdi'nin yahut da el-Mansur'un Kabe'yi yıktırarak İbn-i Zübeyr (r.a.)'in yaptırdığı şekilde yenilemesini istedikleri ve İmam Malik'in onları uyararak: Kabe'nin meliklerin oyuncağı haline dönüşmesinden korkarım, demesi üzerine bu işten vaz geçtikleri rivayet olunmuştur. Yukarıdan beri verilen izahtan anlaşıldığı gibi Şevkani'nin ve başkasının bir ayırım yapmadan: mescidIeri yükseltmek ve süslemek yasaktır, sözleri yerinde değildir. HADİSİN FIKlH YÖNÜ : 1. Mescidleri yüksek yapmak meşru değildir. Bundaki tafsilat yukarıda görüldü. 2. Altın, gümüş ve benzeri şeylerle mescidleri süslemek caiz değildir. Bu iş yahudilerin ve hristiyanların işidir. Bu sebeple, bundan uzak durmak gerekir
İbn Mace
·Mescitler ve Cemaat
·Hadis 740
· · ·
Enes bin Malik (r.a.)'den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir : Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ikindi namazını güneş henüz yüksek ve dipdiri iken kılardı. Namazdan sonra Avali'ye gitmek isteyen adam henüz güneş yüksek iken oraya giderdi. Diğer tahric: Buhari, Müslim, Nesai, Ebu Davud ve Beyhaki AÇIKLAMA : Bazı rivayetlerde hadisin son fıkrası şöyledir: ''Namazdan sonra Avali'ye gitmek isteyen kimse gider ve güneş henüz yüksek iken Avali'ye varırdı.'' Avali: Aliye'nin çoğuludur. Aliye yüksek demektir. Burada Avali'den maksad Medine-i Münevvere'nin yakınındaki yüksek yerlerdir. EI-Menhel yazarının ''İkindi namazı babındaki beyanına göre Avali Medine'nin doğu tarafında bulunan ve en yakını 2 MİL, en uzağı da 8 MİL mesafedeki köylere denirdi. EI-Feth yazarı: Avali Medine'nin çevresinde bulunan ve Necd istikametine düşen köylerdir. Tihame yönündeki köylere Safile denir, demiştir. İbnü'l-Esir; Avali denilen köylerden Medine'ye en yakın olanı 4 MİL ve en uzağı 8 MİL mesafededir, demiştir. 1 MİL 3500 ile 4000 adımlık mesafedir. EI-Menhel yazarı hadisin açıklaması ile ilgili olarak şöyle der; "Hadis ikindi namazının ilk vaktinde kılınması müstahablığına delalet eder. Çünkü her cismin istiva anındaki gölgesinden başka gölgesi onun bir boyu kadar uzadığı zaman bir kimse ikindi namazını kılıp yola çıkarsa güneş henüz yüksek ve sararmamış iken iki üç millik mesafeyi katetmesi mümkündür. Şayet cismin gölgesi iki boyu kadar uzadıktan sonra namaz kılıp yola çıkarsa anılan mesafeyi kat edinceye kadar Güneş bir hayli alçalmış ve sararmış olur. Demek oluyor ki cismin gölgesi istiva gölgesi müstesna bir boyu kadar uzadığı zaman Peygamber (s.a.v.) ikindi namazını kılarmış. Bu vakit ikindi namazının ilk vaktidir. Hadiste anılan ve üç - dört MİL mesafedeki Avali'ye varılırken Güneş'in henüz yüksekte oluşu ancak uzun günlerde olabilir. Ebu Davud'un Zühri'den bir senedIe rivayet ettiğine göre Zühri: Avali'nin 2 - 3 veya 4 millik mesafede olduğunu söylemiştir. Hadis, ikindi vaktinin her cismin istiva anındaki gölgesi hariç, bir boyu kadar gölgesi uzadığı zaman, ikindi vaktinin girdiğini söyleyen alimlerin cumhurunun mezhebine delildir. Hanefi alimlerinden Ebu Yusuf, Muhammed, El-Hasan, Züfer ve Tahavi cumhurun mezhebini benimsemişlerdir. El-Hasan'ın Ebu Hanife'den rivayeti de böyledir. Tutulan ve azhar olan kavil budur. Bununla fetva verilir. Bir çok haber ve eser buna delalet eder. Fakat Ebu Hanife'nin meşhur kavIine göre, cismin istiva zamanındaki gölgesi hariç, iki boyu kadar bölgesi uzamadıkça, ikindi namazının vakti girmez. Ebu Hanife'nin delili Peygamber (s.a.v.)'in; ''Öğle namazını serinliğe bırakınız.'' mealindeki hadisidir. Şöyle ki; Hadisin manası, sıcaklığın şiddeti azalınca öğle namazını kılın. Hicaz'da sıcağın şiddeti, cismin gölgesi istiva anındaki hariç, bir boyu kadar uzadığı zaman gerçekleşir. Ve iki boyu kadar uzadıktan sonra sıcaklık hafifler. Hadisler, birbirine muarız olunca, her hüküm eskisi gibi kalır. Öğle namazının vakti, kesinlikle sabittir. Şüpheyle değişmez. İkindi namazının kat'i olanı bellidir. Şüpheyle daha önce girmez, demek istemiştir. Ebu Hanife'ye göre, anılan cismin gölgesi, bir boyu kadar uzamadan öğle namazı kılınmalı ve iki boyu kadar uzadıktan sonra ikindi namazı kılınmalıdır. Bir boy ile iki boy arasındaki zaman zarfında ne öğle ne de ikindi namazı kılınmamalıdır. EI-Menhel yazarı daha sonra Ebu Hanife'nin, Hicaz'da sıcaklığın şiddetinin, cisimlerin gölgeleri istiva zamanındaki hariç, bir boyu kadar uzadığı zaman oluştuğu ve iki boyu kadar uzamadıkça gevşemediği, yolundaki sözünün kabul olunmayacağını beyanla şöyle der: Çünkü Ebu Zer r (r.a.) 'in hadisiyle sabit olduğu gibi öğle namazının ibrad sonucu tepeciklerin gölgesinin zuhur etmesidir. Cisimlerin gölgelerinin bir boyu kadar uzaması ölçüsü ibrad (serine bırakmak) için söz konusu değildir. İmam Ebu Hanife'nin delillerinden ikisi de şu mealdeki hadislerdir; 'Ali bin Şeyban: Biz Resulullah (s.a.v.)'in yanına varmak için Medine'ye gittik. O, güneş bembeyaz kaldığı müddetçe ikindi namazını geciktirirdi, demiştir: 'Cabir: Her cismin gölgesi, iki boyu kadar uzayınca, Peygamber (s.a.v.), bize ikindi namazını kıldırdı, demiştir: Bu iki hadisin delil gösterilmesi pek uygun değildir. Çünkü bunlar, gölge iki kat kadar uzadığı zaman ikindi namazını kılmanın caizliğine delalet ederler. Fakat bundan önce ikindi namazı valttinin girmediğine delalet etmezler. Kaldı ki bir çok sahih hadisler her şey'in gölgesi, istiva vaktindekinden başka onun boyu kadar uzadığı zaman ikindi vaktinin girdigine delalet ederler. Fıkıhçılardan bir cemaat, İmam-ı A'zam'ın iki boy gölge hükmünden bir boy hükmüne rücu' ettiğini anlatmıştır. Hadiste geçen ''....Güneş dipdiri iken ... '' tabiri ile, Güneş'in sıcaklığının şiddeti, renginin bembeyazlığı ve ışığının kalışı kasdedilmiştir. Beyhaki bu yorumu Hayseme'den bir senedIe nakletmiştir
İbn Mace
·Namaz (Salat)
·Hadis 682
· · ·
Cabir (r.a.)'den rivayet edildiğine göre; Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir : «Namaz kılan bir kimsenin imamı bulunursa, imamın kıraati, onun için kıraattir.» Not: Zevaid'de: Bu hadisin isnadında Cabir el-Cu'fi bulunur ki, O kezzab'tır. Bu hadis Kütüb•i Sitte sahiplerinin rivayet ettikleri Ubade (r.a.)'in hadisine muhaliftir, deniliniştlr. Diğer tahric: Darekutni ve Tahavi AÇIKLAMA : İmam'ın arkasında namaz kılan kimse kıraat etmez, diyen alimlerin gösterdikleri delillerden birisi de bu hadistir. Tuhfetü'I-Ahvezi yazarı, 'Cehri namazıarda imama uyan'ın, kıranti terketmesi babı'nda şöyle der: 'İmam'a uyan kimse kıraat etmez, diyen alimlerin delillerinden birisi de Cabir (r.a.)'in bu hadisidir. Ben derim ki ; Bu hadisi delil göstermek sahih değildir. Çünkü hadis bütün tarikleriyle zayıftır. Ei-Hafız da Fethu'I-Bari'de bu hadisin hadis hafızları yanında zayıf olduğunu söylemiş, Darekutni ve başkalarının da aynı şeyi söylediklerini nakletmiştir. Hadisin sahih olduğunu teslim etsek bile, bizim birkaç cevabımız vardır. Bunlardan birisi şudur: Bu hadis Fatiha'nın okunmayacağına kesin delil değildir, Buna muhtemel olduğu gibi, sure kıraatına da muhtemeldir. Öte yandan imama uyanın Fatiha okumasının vacibliğine veya müstahsen olduğuna açıkça delalet eden Ubade (r.a.)'in ve başkalarının sahih rivayetleri ortadadır, Şu halde bu rivayetleri t.akdim etmek gerekir.' ALİMLERİN, İMAMA UYANIN FATİHA OKUYUP OKUMAMASI HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ : EI-Menhel 'yazarının bu konuda verdigi malumat özetle şöyledir: 1- Ebu Hanife, Sevri, İbn-i Uyeyne ve Malikiler'den İbn-i Veheb ile alimlerden bir cemaat: Cehri ve gizli hiç bi'" namazda me'mum (imama uyan kişi) bir şey okumaz. Yani ne Fatiha ne ele sure. Delilleri ise: a) Darekutni'nin AbduIIah bin Şeddad'dan, mürsel olarak, rivayet ettigi şu mealdeki hadistir: ''Namaz kılan bir kimsenin imam'ı bulunursa. imam'ın kıraatı onun için kıraattir..'' İbnü'l-Humam: İlim ehlinin çoğunluğu yanında mürsel hadis, hüccet sayılır, Bunun hüccet olduğu kabul edilmese, Ebu Hanife sahih bir senedle rivayet ettiğine göre AbduIIah bin Şeddad, Cabir (r.a.) aracılığıyla merfu' olarak rivayet etmiştir. b) El-Hakim'in Cabir (r.a.)'den rivayet ettiğine göre, bir adam Nebi (s.a.v.)'in arkasında namaz kılarken kıraat etmiş, Ashab'dan birisi de namazda kıraat etmemesini kendisine işaret etmiş, adam namazdan çıkınca kendisini uyaran zat'a: Sen, beni Resulullah (s.a.v.)'in arkasında kıraattan men mi ediyorsun? demiş ve nida etmiş, nihayet konuyu Nebi (s.a.v.)'e intikal ettirmişler. Nebi (s.a.v.) de: ''Kim imam arkasında namaz kılarsa. şüphesiz ki imam'ın kıraatı onun için kıraattır.'' buyurmuştur. c) Tahavi'nin İbn-i Mes'ud (r.a.)'den rivayet ettiği şu mealdeki hadistir: "imam'ın kıraatı için sus. Çünkü namazda bir "meşguliyet vardır. imam'ın kıraatı sana kafidir. Keşke imam'ın arkasında okuyanın ağzı toprakla dolsaydı...'' d) Tahavi'nin rivayet ettiğine göre İbn-i Ömer (r.a.)'e: imam'ın arkasında bulunan kimse kıraat eder mi? diye sorulduğu zaman İbn-i Ömer (r.a.): 'Biriniz imam'ın arkasında namaz kıldığı zaman imam'ın kıraatı ona kafidir' demiştir. 2- İmam'a uyan kişi, gizli ve açık bütün namazların her rek'atinde Fatiha okumak mecburiyetindedir. Malik, Şafii , Ahmed ve ishak böyle demişlerdir. Evzai, Mekhul ve Ebu Sevr'in kavli de budur. Tirmizi: SahabileI'in ve tabiilerin alimlerinin ekserisinin kavli, imam'ın arkasındayken kıraat etmektir, demiştir. Bu görüşteki alimlerin delilleri 837 ile 843 nolu hadisler ve benzeri hadislerdir. Bunlar: Bu hadisler umumidir. imam'a uyan kişiyi bu hükümden müstesna kılacak açık bir delil yoktur. Bu sebeple. imama uyan kimse de hükme tabidir, demişlerdir. 3- Malik. İbnü'l-Mübarek. İshak ve Zühri'ye göre imam'a uyan kişi, gizli namazlarrla kıraat eder, cehri namazlarda etmez. Bunlar : ''Kur'an okunduğu zaman onu dinleyiniz ve susunuz.'' ayetini delil göstermişlerdir. İbn-i Abdi'l-Berr: Ayetin bu mamida indiği hususunda ihtiIaf yoktur. Bilindiği gibi bu durum, cehri namazda olur, Çünkü gizIi namazda imam'ın kıraatını dinlemek mümkün değildir. Bu nedenle ayet cehri namazlar hakkındadır. Nerede Kur'an okunursa, orada dinleyip susmanın kasdedilmediği hususunda alimler ittifak etmişlerdir. Ayette kasdedilen yer namazdır. Nebi (s.a.v.)'in imam hakkında; ..... hadisi, ayetin böyle yorumlanmasına şahadet eder, demiştir. Ayetin namaz hakkında varid olduğunu, Beyhaki'nin Mezahib'den rivayet ettiği şu mealdeki hadis de te'yid eder: 'Ensardan bir adam, Nebi (s.a.v.)'in arkasında namaz kılarken kıraat etmiş, bunun üzerine"nezkur ayet naziI olmuştur. Bunların delillerinden birisi Ebu Musa el-Eş'ari (r.a.)'in (847 nolu) hadisi ve Ebu Hureyre (r.a.)'in (848 nolu) hadisidir. 4- Hanbeliler'e göre imam'a uyan kişi, gizli namazlarda ve imam'ın kıraatını işitmediği açık namazıarda kıraat eder, imam'ın kıraatını işittiği açık namazlarda kıraat etmez. Yukarıda anlatılan görüşler gerek gizli ve gerekse açık namazlarda imam'ın arkasındakilerin Fatiha okumasının vacibliğine hükmeder. AIimlerin görüşü, delil bakımından açık olan görüştür. Çünkü Fatiha okumasına ait hadisler umumidir. Bunun, imam'a ve tek başına namaz kılana mahsus olduğunu söyleyenlerin elinde kuvvetli bir delil yoktur. ''Kim imam'ın arkasında namaz kılarsa. imam'ın kıraati onun için. de kıraattır.'' mealindeki hadis umumidir. fatiha'yı ve sureyi kapsar. Fatiha'nın gerekIiliğine delalet eder. Hadislerle hususileştirilmiş olur. Yani imam'ın Fatiha'dan başka kıraatı, kendisine uyanın kıraatı yerine geçer. Yukarıdaki ayet de umumidir. Fatiha'yı diger sure ve ayetlerini kapsar. O da Fatiha ve Kur'an'ı okumanın gerekliliği hakkındaki hadislerle hususileştirilir. İmama uyan kişi, imam'ın okuduğu sureyi dinler. Ayrıca sure okuması gerekmez. Kaldı ki cehri namazda imam Fatiha okurken, me'mum (uyan kişi) onu dinler. İmam Fatiha'dan sonraki sekteyi yapınca, me'mum, bu arada Fatiha okur. Şu da vardır ki: Alimlerin bir kısmı ayeti hutbe hakkında yorumlamıştır. Hutbede Kur'an okunduğu için, ona Kur'an adı verilmiştir. Bu yoruma göre, ayetin, namazdaki kıraatla ilgisi yoktur. Bir kısım alimler de ayeti, namazda iken konuşmanın terkedilmesi manasına yorumlamışleırdır. Beyhaki'nin Ebu Hureyre ve Muaviye (r.a.)'den rivayet ettiğine göre ilk zamanlarda halk, namaz içinde konuşurlardı. Bunun üzerine mezkur ayet inmiştir. Bu hadis; ayetin, namaz esnasında konuşmanın yasaklığı hakkında olduğuna delalet eder. İmama uyan kimsenin Fatiha okumasının vacib olduğunu söyleyenler, Fatiha'nın okunacağı yer hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bazıları: İmam, ayetler arasında sekte ederken; diğer bir kısım alimler de: İmam,.fatiha'dan sonra sekte ederken me'mum (uyan kişi) Fatiha okur demişlerdir. En-NeyI yazarı: Hadislerin zahirine göre imam kıraat ettiği zaman me'mum da Fatiha okur. Mümkün olursa, imam sükut ederken me'mum Fatiha okumalıdır. Böyle yapması, daha ihtiyatlıdır. Ve bu takdirde icmaı tutmuş olur. Yani bütün alimlerin görüşlerine uygun hareket etmiş olur, demiştir.'' DÖRT MEZHEBİN GÖRÜŞLERİ Yukarıda muhtelif mezhebIere mensub alimlerin görüşlerini ve görüşlerine mesned olan delilleri el-Menhel'den kısaca naklettik. Şimdi ise dört mezhebin görüşlerini çok kısa olarak el-Fıkıh Aletl-Mezahibi'l-Erbaa'dan naklen bilginize sunalım: 1- Hanefi mezhebine göre imam'ın arkasında namaz kılan kimsenin gizli ve açık namazlarda kıraat etmesi, tahrimen mekruhtur. Büyük sahabilerden 80 zattan me'mumun kıraat'tan men edilmesi nakledilmiştir . 2- Şafii mezhebine göre imam'a uyan kimsenin,bütün namazların her rek'atinde Fatiha okuması farzdır. Ancak mesbuk yani bir Fatiha okunacak zamandan daha az bir zaman kaldıktan sonra imam'a uyan ve taharrüm tekbirinden sonra Fatiha okumaya fırsat bulmadan, imam rüku'ya varınca mesbuk Fatiha'yı bitirmeden veya Fatiha'dan hiç bir şey okuyamadan imamla rüku'a varır ve o rekat'ın Fatihasından muaf tutulur. 3- Malikiler'e göre imama uyan kişinin gizli namazlarda kıraat etmesi mendubtur, cehri namazlarda mekruhtur. Ancak cehri namazlarda da okunmasını gerekli gören alimlere muhalefet etmekten sakınmak maksadıyla bu namazlarda da okumak mendubtur. Hanbeli mezhebine göre imama uyan kişinin gizli namazlarda kıraat etmesi müstehabtır. Cehri namazlarda, imam'ın sektelerinde okumak, yine müstehabtır ve cehri namazlarda imam kıraat ederken me'munun (imam'a tabi olan'ın) okuması mekruhtur. Dört ve üç rek'atlı farz namazların ilk iki rek'atında ve sabah namazının her iki rekatında Fatiha'dan sonra Kur'an'dan bir parça okumak, dört mezhebin ittifakıyla matlubtur. Maliki, Şafii ve Hanbeli mezhebIerine göre bunun hükmü sünnettir. Hanefi aliinleri muhalefet etmişlerdir. Onlara göre bir sure veya üç kısa ayet yahut uzunca bir ayet okumak vacibtir. Bu hüküm, İmam ve .münferid olarak namaz kılana aittir. Me'mum Fatiha okumadığı gibi sure de okumaz. Şafii mezhebine göre imam; münferid ve me'mumun, mezkur rek'atlerde en kısa bir ayet bile olsun Kur'an-ı Kerim'den bir şey Okumaları sünnettir. Bu konu, geniş izahat ister. Ayrıntılı bilgi isteyenlerin Fıkıh Kitablarına müracaat etmeleri gerekir
İbn Mace
·Namaz ve Sünneti
·Hadis 850
· · ·
Ebu Berze el-Eslemi (r.a.)'den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir : Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), yatsı namazını tehir etmeyi müstahab görürdü. Yatsı namazından önce uyumaktan ve yatsı namazından sonra konuşmaktan kerahet ederdi." Zevaid de: ‘’Bu hadis’in isnadı sahih, ravileri sikadır’’ deniyor. Tahric: Bu hadisi Kütüb-i Sitte sahipleri kısa ve uzun metinler halinde rivayet etmişlerdir. AÇIKLAMA : Tirmizi, Nebi (s.a.v.)'in yatsı namazından önce uyumaktan ve namazdan sonra konuşmaktan kerahet ettiğine dair Ebu Berze (r.a.) hadisini naklettikten sonra bunun hasen - sahih olduğunu söylemiştir. Oradaki rivayette yatsı namazının tehirinden bahsedilmiyor. Tirmizi, bu arada: İlim ehlinin ekserisi, yatsı namazını kılmadan önce uyumayı mekruh görmüşlerdir. Bazı alimler buna ruhsat vermişlerdir. Abdullah bin El-Mübarek, hadislerin ekserisinin kerahete delalet ettiğini ve bazı alimlerin Ramazan ayına mahsus olmak üzere yatsıdan önce uyumaya ruhsat verdiklerini söylemiştir, der. Ebu Davud'un rivayetinde yatsı namazının geciktirilmesi ile ilgili parça şnyledir ; ''o; yatsı namazını gecenin üçte birine kadar geciktirmeye iltifat etmezdi." EI-Menhel yazarı, hadisin açıklamasıyla ilgili olarak şöyle der: ''Nevevi: Yatsı namazını kaçırmak endişesi olmadığı takdirde uykusu fazla gelen kişinin yatsıyı kılmadan uyuması mekruh değildir, demiştir. İbn-i Seyyidin-Nas, Tirmizi şerhinde: Yatsı namazından önce uyumayı mekruh gören alimler, durumu ciddi göstermişlerdir. Ömer, oğlu AbduIlah ve İbn-i Abbas (r.anhum), bu görüşteki alimlerdendirler. Malik de bu yoldan gitmiştir. Ali ve Ebu Musa (r.a.)'nın dahil olduğu bir grup alim, uyumayı caiz görmüşlerdir, Kufelilerin mezhebi de budur. Bazı alimler de: Uyuyan kişinin yanında, kendisini namaz için uyandıracak birisinin bulunması halinde uyumakta kerahet yoktur, demişlerdir. İbn-i Ömer (r.a.)'den bu görüş de rivayet edilmiştir. Tahavi de bu yola gitmiştir. İbnü'l-Arabi: Yatsı vakti çıkmadan önce uyanacağını alışkanlığıyla bilen kişi, veyahut onu uyandıran bir kimse bulunduğu takdirde yatsı namazını kılmadan uyuyabilir, demiştir. Uyumanın kerahetine hükmedenler, bu babtaki hadisi delil göstermişlerdir. Mekruh olmadığına hükmedenler ise Buhari ve başkasının rivayet ettikleri Aişe (r.anha)'nın şu mealdeki hadisini delil göstermişlerdir: ''Nebi (s.a.v.), yatsı namazını geciktirdi. Hatta Ömer (r.a.), O'na seslenerek kadınların ve çocukların uyuduğunu haber verdi. Nebi (s.a.v.) uyuyanlara itiraz etmedi." Diğer bir delil de, İbn-i Ömer (r.a.)'in şu mealdeki hadisidir: ''Nebi (s.a.v.), bir gece meşgul olduğundan yatsı namazını geciktirdi. Hatta biz mescidde uyuduk. sonra uyandık. Daha sonra uyuduk. Sonra uyandık. Nebi. (s.a.v.) çıkıp yanımıza geldi. Nebi (s.a.v.) uyuyanlara itiraz etmedi." İbn-i Seyyidin-Nas: Ben, Sahabrlerin mescidde namazı beklerken uyuklamalarını yatsı namazından önce nehyedilen uyku şeklinden görmüyorum. O, uyku değil, bir uyuklamadır, demiştir. (Haddim olmayarak şöyle de denilebilir kanaatindeyim: Yatsı namazını kılmadan uyuma yasaklığının sebebi yatsı namazını kaçırma endişesi ise, bu endişe, yatsı namazını cemaatle kılmak için camide toplanmış olan bir cemaat için pek söz konusu olmasa gerek.) Yatsı namazından sonra konuşmaya gelince; Nebi (s.a.v.), yatsı namazı kılındıktan sonra Dünya ile ilgili şeyleri konuşmaktan kerahet ederdi. Fakat yatsı vakti girip de henüz yatsı namazı kılınmamışken, bu tür konuşmadan kerahet etmezdi. Namaz kılındıktan sonra konuşma kerahetinin sebebi, günlük işin sonucunun ibadetle kapanma arzusudur. Çünkü uyku, ölümün kardeşidir. Yatsı namazından sonra konuşmanın kerahetine hükmeden alimler arasında bulunan Said bin El-Müseyyeb: Yatsı namazını kılmadan uyumak, yatsıyı kılıp, arkasında boş laf etmekten bence daha sevimlidir, demiştir. Ömer bin El- Hattab (r.a.) yatsı namazından sonra Dünya ile ilgili konuşmalara dalan halkı döverek: Gecenin ilki konuşmakla ve sonu uykuyla mı? derdi. Sebebi de yatsı namazından sonra konuşmak, uykusuz kalmaya sebebiyet verebilir.. Bu takdirde geç uyuyan kişinin, gece namazını veya sabah namazını kaçırma endişesi doğar. Diğer taraftan gece uykusuz kalmak, gündüz din ve dünya ile ilgili işleri de aksatır. Nevevi: Yatsı namazından sonra Siretü'l-Battal, Antere ve benzeri uydurma hikayeleri okumak haram konuşma türündendir. Ama hayırlı bir iş hakkında konuşmak veya bir mazeret dolayısıyla söz söylemek mekruh değildir, demiştir. El-Hafız da: Bu kerahet, mutlak bir işe ait olmayan konuşmalara mahsustur, demiştir. Yukarıda yapılan nakillerden anlaşılıyor ki, yatsıdan sonra mekruh olan konuşma, yararlı olmayan şeylerle ilgili konuşmadır. Ama ilmi çalışma, salihlerin hikayelerini anlatmak, kişinin çoluk çocuğu ile konuşması, misafirlerle gerekli şeyleri görüşmek ve müslümanların masIahatları hakkında konuşmak mekruh değildir. Çünkü Tirmizi'nin rivayet ettiğine göre, Ömer (r.a.) : Nebi (s.a.v.), müslümanların işleri hakkında Ebu Bekr (r.a.) ile geceleyin görüşürdü. Ben de, Onlarla beraber bulunurdum, demiştir
İbn Mace
·Namaz (Salat)
·Hadis 701
· · ·
Aişe (r.anha)'dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir : Fatime binti Ebi Hubeyş, Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'e gelerek: Ya Resulallah! Ben müstehaza bir kadınım. Kan'dan temizlenemiyorum. Namazı terk edeyim mi? diye sordu. Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: «Hayır! O ancak bir damar kanıdır, hayz değildir. Hayz geldiği zaman namazı bırak ve hayz gittiği zaman kanını yıka ve namaz kıl.» Bu Veki' (rahimehumullah)'in hadisidir." Tahric: Bu hadisi Kütüb-i Sitte sahibIerinin hepsi rivayet etmişlerdir. AÇIKLAMA : EI-Menhel yazarı, bu hadisin açıklaması bahsinde şöyle der: ''Fatime binti Ebi Hubeyş (r.anha)'nın Ümmü Seleme (r.anha) aracılığıyla bu soruyu Nebi (s.a.v.)'e intikal ettirdiği bazı rivayetlerde belirtilmiştir. Başka bir rivayete göre Meymune (r.anha)'nın kardeşi olan Esma (r.anha), bu soruda aracılıketmiştir. Buradaki hadisin zahirine göre Fatime (r.anha) şahsen Nebi (s.a.v.)'e sormuştur. Rivayetler arasında bir ihtila! yoktur. Çünkü sorunun tekerrür etmesi muhtemeldir. Şöyle de denilebilir: Fatime (r.anha), sordurmuştur. Ravi, aracıyı zikretmemiştir. Hadisin: ''Hayız geldiği zaman ... " ve: ''Hayız gittiği zaman.... " ifadeleri iki şekilde yorumlanabilir: 1- 'Senin hayız günlerin geldiği ... ve gittiği zaman...' buna göre eski adete göre hayız günleri hesaplanacaktır. Hanefi alimlerinin ve Ahmed bin Hanbel'in meşhur görüşü budur. 2 - 'Hayzın belirtisi olan koyu renkli kan geldiği ... ve bu kan bitip hayzın bitim belirtisi olan açık renkli kan gelmeye başladığı.. . Bu takdirde hayız günlerinin hesaplanması, kanın kuvvet ve zaafına dayanır. 'Şafii alimleri ile Malik'in görüşü budur. Yukarıda belirtildiği gibi hayız adetinin başlangıç ve bitimi, eski adete göre hesaplanabildiği gibi, kanın kuvvet ve zaaf vasfına göre de hesaplanabilir. Bu nedenle hadis, mu'tade kadının hayız hesaplaması, adete göredir, diyen alimlerin, veya; adete göre değil de temyize (kanın rengini ayırabilmek) göredir, diyen alimlerin görüşüne müsaittir. (İki taraftan birisinin görüşünü te'yid eder durumda görülmemektedir.) Hadisin: ''Hayız gittiği zaman kanını yıka... '' fıkrası ile kadının ğusletmesi ve kanlı yerini yıkaması kasdedilmiştir. Nitekim Buhari'nin bir rivayetinde: ''Sonra ğuslet ve namaz kı!.'' buyurulmuş, kanlı yerin yıkanması zikredilmemiştir. Bu ihtilaf Hişam'ın arkadaşları arasındadır. Onların bir kısmı, kanı yıkamayı zikretmiş, ğusletmeyi zikretmemiştir. Diğer bir kısmı ğusletmeyi anlatmış, kanı yıkamayı zikretmemiştir. Hepsi sikadır. Hadisleri Buhari ve Müslim' de bulunur. Bu nedenle gerek kanı yıkama ve gerekse ğusletme gereği açık olduğu için, iki gurup rivayetlerinde kısaltma yapmıştır, diye yorum yapılır. HAYIZIN KESİLMESİNİN ALAMETİ : İmam Ebu Hanife ve arkadaşlarının görüşüne göre müstahaza kadının hayız süresinin bitimine alamet, onun eski adeti ve zamanıdır. Adetini unuttuğu takdirde, araştırma yapacak, kuvvetli sanısına göre hareket edecektir. Şayet, kuvvetli bir kanaati yoksa bildiği günlerin en azıyla amel eder. İmam Şafii ve arkadaşlarına göre hayızın bitimi eski adete göre değil, kanının renk değişikliğine göre tesbit edilir. Siyah kan kırmızıdan kuvvetlidir. Kırmızı kan, sarı kandan; sarı kan da bulanık kandan kuvvetlidir. Müstahaza kadının kuvvetli kanı, hayız sayılır. Zayıfı da istihaza kabul edilir. Kanını kuvvetli ve zayıf gören kadına mümeyyize denir. Temyizin geçerliliği için üç şart vardır: 1 - Kuvvetli kan onbeş günden fazla devam etmiyecek. 2 - Kuvvetli kan yirmidört saatten az olmayacak ki, hayız sayılabilsin. 3 - Zayıf kan, onbeş günden az olmayacak. Ta ki, iki hayız arasında bir temizlik süresi sayılabilsin. Malik ve Ahmed'in de bununla hükmettikleri El-Ayni tarafından ifade edilmiştir. El-Ayni daha sonra: 'Bu şartlara uygun olarak görülen kuvvetli kan kesilip, zayıf kan gelmeye başlayınca ve böylece hayız zamanı bitince kadının derhal ğuslünü yapıp namaza başlaması vacibtir. Bundan sonra, namaz veya orucu terketmesi caiz değildir. Müstahaza olan bu kadının hükmü temiz olan kadının hükmü gibidir. İstithare (hayız bitiminden itibaren, üç güne kadar ğusletmek) lüzum yoktur. Şafii'nin hükmü budur. Malik'ten üç rivayet vardır: 1 - Hayız bitiminden itibaren üç gün istithal' yapacak, ondan sonra istihaza başlamış olur. 2 - Kuvvetli kan kesilip, yerine zayıf kan gelmeye başlasa bile kadın, onbeş güne kadar namaz kılmayacak, çünkü hayızın en çok süresi onbeş gündür. 3 - Mezhebimizde olduğu gibidir; demiştir. El-Ayni'nin dediğine göre hayızın en az müddeti, İmam-ı Malik'in mezhebinde yirmidört saattir. Halbuki meşhur mezhebine göre, hayızın en az süresi ibadet bakımından bir lahzadır. İddet bakımından bir gün veya günün bir parçasıdır. HADİSİN FIKIH YÖNÜ : 1. Cahil adam, bilmediği şeyleri alimlere sormalıdır. 2. Gerektiğinde, kadın erkeklerle konuşabilir. (İslami örtünmeye riayet etmek şartıyla) 3. Utanılan hususları sormak caizdir. 4. İhtiyaç zamanı namahrem kadının sesini dinlemek caizdir. 5. Sorulan zat, büyük de olsa sorana cevap vermelidir. 6. Hayız halinde kadın, namazı bırakır. Sonra da kaza etmez. Hariciler müstesna, kimse bu hükme muhalefet etmemiştir. 7. Müstahaza kadın, hayız zamanında namaz kılmaktan men edilmiştir. Bu yasaklama haram kılmak içindir. Yani namaz kılması haram olup, kılsa bile fasittir. Yasaklık bakımından farz namaz ile nafile namaz eşittir. Ka'be'yi tavaf etmek, cenaze namazı, tilavet ve şükür secdeleri, Kur'an'a dokunmak ve camiye gitmek de namaz gibidir. 8. Hayız kanı necistir. Pislikleri gidermek gerekir. 9. Hayız kanı kesilir kesilmez, istithar yapmadan namaz kılmak caizdir.'' İİSTİTHAR: Kadının hayz süresi bittikten sonra, üç gün kadar her gün yıkanmasıdır
İbn Mace
·Taharet ve Sünneti
·Hadis 621
· · ·
İbni Abbas r.a.’den rivayet edildiğine göre şöyle söylemiştir: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in hanımlarından biri (Meymune) büyükçe bir çanakta(ki sudan bir miktarla) gusletti.Biraz sonra Resulullah s.a.v. gelerek (o sudan) gusletmek veya abdest almak istedi. Bunun üzerine hanım: Ya Resulullah! Şüphesiz ben cünüp idim. (Bu sudan guslettim) dedi. Resulullah s.a.v. de: '' Su necis olmaz '' buyurdu. AÇIKLAMA : Hadis'i, Tirmizi, Nesei, Ebu Davud, Ahmed ve Beyhaki de rivayet etmişlerdir. Ebu Davud. Taharet kitabının "SU NECİS OLMAZ'' başlığı ile açtığı babta, hadisi aynı senedie rivayet etmiştir. Yalnız burada son ravi Ebu Bekir bin Şeybe iken orada bunun yerine Müsedded var. EI-Menhel yazarı, hadisi açıklarken şöyle söyler: Hadiste ismi anılmayan hanım Meymune r.anha'dır. Çünkü Darekutni'nin İbn-i Abbas'tan aldığı rivayette bu olay Meymune'nin ağzından anlatılıyor. (İbn-i Maceh'in (372 nolu) hadisi de buna delalet ediyor. (Annemiz) Meymune (r.anha), büyükçe bir çanaktaki sudan bir miktarını avuçlamak suretiyle boy abdestini aldıktan sonra Resul-i Ekrem s.a.v. gelerek çanakta kalan su ile abdest veya boy abdestini almak istiyor. Meymune (r.anha) ise cünüp iken elini soktuğu çanaktan su almakla artan suyun artık abdest ve ğusülde kullanılamıyacağını sandığı için durumu Resul-i Ekrem'e haber veriyor. Resul-i Ekrem ise cünüp bir uzvun necis bir uzuv gibi suyu necis etmediğini bildiriyor. Hadisteki; الَمْاء لاَ يجنب (el mai la yucnibu.) cümlesinin lugat manası: "Su cünüp olmaz.'' demek ise de bu cümleyi: "Su necis olmaz'' şeklinde terceme etmek gerekir. Çünkü Nesei'nin rivayetinde bu cümle şöyledir: ............. "Şüphesiz bir şey (yani cünüp uzuv) suyu necis etmez.'' Resul-i Ekrem burada müşakele denilen edebi san'ata uygun olarak yani Meymune'nin kullanmış olduğu cünüplük tabirine uysun diye "La Yucnibu'' tabirini kullanmıştır. İmam Malik, Nehai, Hasan-ı Basri ve Sevri bu hadisi delil göstererek abdest ve ğusülde kullanılmış olan suyun, temizleyici olduğuna yani necasetin giderilmesinde ve abdest ile gusülde kullanılabildiğine hükmetmişlerdir. Fakat abdest ve ğusülde kullanılmış olan ve fıkıh lisanında «Müsta'mel» adını alan suyun temiz olmakla beraber temizleyici olmadığına hükmeden fıkıh alimleri bu hadisin delil gösterilemiyeceğini beyan etmişlerdir. Şöyle ki: Meymune, çanağın içinde ğusletmemiştir. Çanaktan su avuçlayıp çanak dışında yıkanmıştır. Çünkü çanak içinde yıkanması çok zor ve uzak bir ihtimaldir. Muhtemel olan bir şey ise delil olamaz. Kaldı ki Beğavi'nin Şerhu's-Sünne'de ve EI-Mesabih'teki İbn-i Abbas'ın rivayeti (37) açıkca belirtiyor ki Meymune çanaktaki suyun bir miktarını kullanmış ve bir miktar su artmıştır. Resul-i Ekrem de artan su ile ğusletmiştir. Ğusülden artmış olan suyun temizleyici oluşu ğusülde kullanılmış olan suyun temizleyici olduğuna delalet etmez. EI-Menhel yazarı, El-Mirkat' tan naklen yukardaki malümatı verdikten sonra hadisten alınan fıkhi hükmü şöyle beyan ediyor: Kadının abdest veya ğusülde tek başına kullandığı sudan artan kısım ile erkek abdest ve ğuslünü alabilir. Ebu Hanife, Malik, Şafii ve alimlerin cumhuru bu hükme katılmışlardır
İbn Mace
·Taharet ve Sünneti
·Hadis 370
· · ·
Muhammed (bin Sirin) (r.a.)'den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Ben Enes bin Malik (r.a.)'e (sabah namazındaki) Kunut durumunu sordum. Dedi ki: Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) rüku'dan sonra Kunut okumuştur. AÇIKLAMA (1182, 1183, 1184): Ubeyy (r.a.)'ın 1182 nolu hadisini Ebu Davud ve Nesai de rivayet etmişlerdir. Vitir namazında Kunut duasının rüku'dan önce okunduğuna hükmeden Hanefi alimleri, bu hadisi delil göstermişlerdir. Enes (r.a.)'in 1183 nolu hadisi Zevaid türündendir. Tahavi de rivayet etmiştir. İkinci hadisini Buhari, Müslim, Nesai, Ebu Davud ve Tahavi de rivayet etmişlerdir. Ebu Davud'un rivayeti mealen şöyledir: "Nebi (s.a.v.) sabah namazında Kunut okumuş mu? diye Enes (r.a.)'a sorulmuş, kendisi: Evet diye cevap vermiş. Bunun üzerine: rüku'dan önce mi, sonra mı? diye sorulmuş, kendisi: rüku'dan sonra diye cevap vermiştir. Ravi Müsedded: (Kunut okunması) az bir müddet (sürmüş)' kaydını ilave etmiştir ... Enes (r.a.)'in ilk (1183.) hadisi, sabah namazında Kunut'un rüku'dan önce de, sonra da okunabileceğine delildir. İkinci hadisi ise, Kunut'un rüku'dan sonra okunmasına delildir. Sabah namazında Kunut okunup okunmaması ihtilaflı bir mes'eledir. 117. bab'ta anlattığım gibi sahabilerden ve tabiilerden bir cemaat, sabah namazında Kunufun meşru olduğuna hükmetmişlerdir. Malik ve Şafii'nin kavli de budur. Yine sahabilerden ve tabiilerden bir cemaat: Bir bela olmadıkça sabah namazında Kunut okumak meşru değildir, demişlerdir. EI-Menhel yazarı, iki grubun delillerini uzunca nakletmiştir. Sabah namazında Kunut vardır, diyen alimlerin bir kısmı: rüku'dan sonra okunur, demişlerdir. Böyle hükmedenlerin başında Hulefa-i Raşidin, Ebu Kılabe, Şafii ve Malikiler'den İbn-i Habib bulunur. Rüku'dan öncıdir, diyen alimlerin başında İbn-i Abbas, Bera', Ömet bin Abdülaziz, İbn-i Ebi Leyla, Malik ve İshak (r.a.) bulunur. \ EI-Müdevvene'de beyan edildiğine göre sabah namazındaki Kunut hakkında Malik: Kunut, rüku'dan önce de, sonra da okunabilir. Ben şahsen: rüku'dan önce okumayı tercih: ederim, demiştir. El-Menhel yazarı; Kunut'un rüku'dan sonra okunması tercihe şayandır. Çünkü merfu' hadislerle sabittir, demiştir. El-Hakim'in rivayetine göre Hasen-i Basri: Ben Bedir ehlinden yirmisekiz zat'ın arkasında sabah namazını kıldım. Hepsi rüku'dan sonra Kunut okurdu, demiştir. Fakat El-Hafız, bu hadisin isnadının zayıf olduğunu söylemiştir. Dört mezhebin bu husustaki görüşlerini 1178 nolu hadisin izahında anlatmıştık
İbn Mace
·Namaz ve Sünneti
·Hadis 1184
· · ·
Sehl bin Hüneyf (r.a.)'den rivayet edildiğine göre şöyle söylemiştir: Ben, meziden dolayı meşakkat ve güçlüğe uğrayıp, çok boy ab-desti alırdım. Nihayet (durumu) Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem)'e sordum. Buyurdular ki: «Mezi'den dolayı yalnız abdest almak sana kafidir.» Ben: Ya Resulallah! Elbiseme dokunan mezi nasıl olacak? diye sordum. Buyurdular ki: «Sen'in elbisenden mezinin dokunduğunu gördüğün yere serpmen (yıkaman) için sana bir avuç su kafidir.» AÇIKLAMA : Tirmizi bu hadisi rivayet ederek hasen-sahih olduğunu belirtmiştir. Ebu Davud da rivayet etmiştir. EI-Menhel yazarı hadisin açıklamasıyla ilgili olarak şöyle der: Sehl bin Huneyf'in Resulullah (s.a.v.)'e müracaat etmeden önceki zamanda mezi'nin çıktığı her defa için boy abdestini alması, kendi içtihadına dayalı idi. Sık sık mezi görmesi ve her defası için boy abdesti alması onun güçlük ve meşakkat duymasına sebep olmuştur. Hadiste geçen Nadh, kelimesinin lügat manası su serpmektir. Nevevi: «Hadiste geçen bu kelimenin manası yıkamaktır. Çünkü diğer bir rivayette «Ğasl = yıkama kelimesi geçer. Nadh, kelimesi, lugatta yıkamak anlamını da taşır. Bu nedenle kelimeyi burada yıkamak manasına almak zorunludur, demiştir.' Tirmizi şöyle der: «Elbiseye dokunan mezi hakkında alimler ihtilaf etmiştirdir. Bazıları: Dokunulan yerin yıkanması gereklidir. Oraya su serpmek kafi değildir, demişlerdir. Şafii ve İshak'ın kavli budur. Diğer bir kısım alimler: Dokunulan yere Su serpmek kafidir, demişlerdir. Ahmed de: Oraya su serpmenin" kafi geldiğini umarım, demiştir." Menhel yazarı bu nakillerden sonra şöyle der: ''Hak, Cumhur'un dediği gibi 'Nadh'tan muradın yıkamak olması ve su serpmenin yeterli olmayışıdır.'' En-Neyi yazarı: «Alimler, mezinin necis sayıldığı hususunda ittifak etmişlerdir. İmamiye mezhebine mensub bazı şahıslar hariç kimse muhalefet etmemiştir," der. HADİSİN FIKIH YÖNÜ : 1)- Şer'i hükmü bilmeyen kişi, bilene baş vurmalıdır. 2)- Başvurulan kişi, bildiği takdirde şer'i hükmü açıklamalıdır. 3)- Mezi ğusül gerektirmeyip, abdesti gerektirir. 4)- Mezi'nin dokunduğu yeri yıkamak gerekir. Oraya az su serprnek yetmez
İbn Mace
·Taharet ve Sünneti
·Hadis 506
· · ·
Abdullah bin Ömer (Radiyallahu anh)'den: şöyle söylemiştir: Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), abdest alıp ökçelerine su değmediği görülen bir cemaat gördü. Bunun üzerine : «Ateşten azab olsun (abdestte yıkanmayan) ökçelere. Abdesti tam alınız.» buyurdu." Diğer tahric: Müslim ve Beyhaki, müteaddid yollarla Hadisi bu metinle tahric ettiler. Ayrıca Buhari ve Nesai de tahric ettiler. AÇIKLAMA : A'kaab: Akib'ın çoğuludur. Akib: Ökçe demektir. Veyl: Bu kelime muhtelif şekillerde manalandırılmıştır: Helak, en çetin azab, cehennemde kan ve irinden meydana gelen dağ, keder, yazık, maşakkat ve cehennemde bir dere olarak açıklanmıştır. El-Hafız İbn-i Hacer, El- Fetih'te Veyl kelimesinin manasında değişik sözler söylenmiştir. En kuvvetlisi, İbn-i Hibban'ın kendi sahihinde 'Ebu Said (r.a.)'den rivayet etliği şu mealddeki merfu' hadistir: »Veyl Cehennem'de bir deredir." Buna göre Veyl, özel isimdir. İsbağ: 45, babta izah edildiği gibi abdesti tam olarak almaktır. Hadis, Ebu Davud'un süneninde Abdestte İsbağ babında rivayet edilmiştir. Ravisi yine AbduIIah bin Ömer (r.a.)'dir. Resul-i Ekrem (s.a.v.)'e ait olan metin buranın aynısıdır. Abdullah'a ait metin İse mealen şöyledir: «Resulullah (s.a.v.) ökçelerine su değmediği görülen bir cemaat gördü ... » EI-Menhel yazarı Hadisin açıklaması ile ilgili olarak şu bilgiyi verir. «ResuI-i Ekrem, anılan cemaati, abdestlerini bitirdikleri zaman görüyor ve ökçelerine su değmediği besbelli olduğundan Hadis'teki tehdidi ferman buyuruyor. Cemaatin ökçelerini yıkamamalarının sebebi hususunda şöyle denilmiştir: Anılan cemaat yeni müslüman olmuştu. Dini hükümleri yeni öğreniyorlardı. Ayakların çcğunu yıkamanın kafi geldiğini sanıyorlardı. Yahut bunlar ikindi namazının vakti daraldığı için çarçabuk abdest aldıklarında ökçelerine su değmediğinin farkına varmamışlardı. Nitekim Müslim'in AbduIIah bin Amr bin El-As (r.a.)'dan tahric ettiği Hadis'in rivayetinae İbn-i Amr (r.a.) şöyle söylemiştir: «Biz ResululIah (s.a.v.)'in refakatında Mekke'den Medine'ye döndük. Yolda bir su başına vardığımız zaman bir cemaat ikindi namazı için acele etti. Çarçabuk abdest aldı. Biz onların yanına vardığımız zaman ökçeleri, kuru kaldığından bembeyaz görülüyordu ... " Hadiste, abdest alınırken yıkanmayan ökçelere azab olsun buyurulmuştur. Abdestin, diğer uzuvları da aynı durumdadır. Hangisi yıkanmazsa aynı beddua onun içinde geçerlidir. Hadisin buyurulmasına neden olan hadisede ökçeler kuru bırakıldığı ve genellikle ökçelerin yıkanması ihmal edildiği için hadiste ökçeler söz konusu edilmiştir. Bazı bid'at ehli, mezkur cemaatin ökçelerinde necaset bulunduğunu ve bu nedenle Hadiste tehdit edildiklerini sanmışlar ise de bu zan tamamen yersizdir. Hadiste buyurulan tehdit cümlesinden sonra abdestin İsbağı (tastamam alınması) na ait emir, cemaatin abdest uzuvlarını iyice yıkamadıklarının ve kusurlarının bu yönden olduğuna delalet eder. Hadis'te "Ökçelere azab ... " parçasını Sindi şöyle açıklar; Fıkradan maksad, abdest alırken ökçelerini yıkamayı ihmal eden ökçe sahibIerine azab olsun. Yahut bu kusuru işleyenlerin ökçelerine azab olsun. Bu takdirde iyi yıkanmayan ökçelerin ta'zib edileceği bildirilmiş oluyor. HADİSTEN ÇIKARILAN HÜKÜMLER : El-Menhel yazarı hadisten aşağıdaki hükümlerin çıkarıldığını ifade eder: 1. Yıkanması farz olan abdest uzuvlarının her tarafının yıkanması farzdır. 2. Yıkanması farz olan abdest uzuvlarından birisinin ufak bir yeri bile yıkanmamış olursa alınan abdest sahih değildir. 3. Kişi, kendisine yüklenen farzlardan bir şey ihmal ederse Cehennem azabına mustahak olur. 4. Cahil'i bilgilendirmek ve irşad etmek meşrüdur. 5. Alim'in, dine aykırı gördüğü şeyleri reddetmesi, hatta ağır söz söylemesi matlubtur. EI-Menhel'de bildirilen hükümlerden başka şunlar da çıkarılıyor: 6. Abdest alırken ayakları yıkamak farzdır. Çünkü eğer meshetmek kafi gelseydi ökçeden bir yerin yıkanmamasından dolayı tehdit buyurulmazdı. 7. Ruhla beraber cesed de azab edilir. EhI-i Sünnet'in mezhebi de budur. Mütercim olarak bir tereddüdüm Elimde müellifin süneninden üç nüsha vardır. Bunlardan Muhammed Fuad Abdulbaki'nin tahkiki ile basılan nüshada Hadis'in ravisi AbduIIah bin Ömer (r.a.) gösteriliyor, Sünen-i Ebi Davud'un "İsbağu'I-Vudu" babmdaki ravi yine İbn-i Ömer'dir. Kenarında Sindi haşiyesi bulunan nüshamızda yine AbduIIah bin Ömer'den rivayet yapılıyor. Sindi haşiyesinde ise AbduIlah bin Amr geçiyor. Kenarında Miftahu'l-Hace haşiyesi bulunan nüshada ve kenarındaki haşiyede AbduIIah bin Amr diye yazılıdır. «Ökçdere azab olsun» mealindeki,' Buhari ve 'Müslim'de bulunan rivayetler içinde Abdullah bin Ömer'e dayanan bir rivayete rastlamadım. Fakat AbduIIah bin Amr'e dayanan müteaddit rivayetler buldumi!'. Elimdeki Tirmizi nüshası da Buhari ve Müslim gibidir. Hadis'in Ebu Hureyre, AbduIIah bin Aı r, Aişe, Cabir bin AbdiIlah, Abdullah bin EI-Haris, Muaykib, Halid bin El-Velid, Amr bin El-'As, Şurahbil bin Hasan ve Yezid bin Ebi Süfyan (r.a.)'den rivayet edildiğini beyan ederken, AbduIIah bin Ömer (r.a.)'den bahsetmez. Ancak Tirmizi şerhi Tuhfe yazarı, İbn-i Ebi Şeybe'nin İbn-i Ömer'den Hadisi tahric ettiğini yazar. Acaba müellifimiz, İbn-i Amr'dan ve İbn-i Ömer'den de tahric etmiş, yoksa İbn-i Ömer'in yazılışı bir matbaa hatası mıdır? HADİSİ RİVAYET EDENLER Müslim ve Beyhaki, müteaddid yollarla Hadisi bu metinle, bir de (454 nolu) metin halinde tahric etmişlerdir. Buhari, Nesai ve bir rivayetinde Müslim, Yusuf bin Mahik'in Abdullah bin Amr'dan şu mealdeki metni rivayet etmişlerdir: «Bir yolculuğumuzda. Resulullah (s.a.v.) bizden geride kalmıştı. İkindi namazı vakti girdikten sonra bize yetiştiğinde abdes almakla meşgul idik Çarçabuk abdestimizi bitirelim diye ayaklarımızı meshetmeye giriştik. Bunun üzerine ResuluIlah (s.a.v.) ; , «Ateşten azab olsun (abdestte yıkanmayan) ökçelere.» buyurdu.» Tahavi de hadisi Ahmed bin Dallud EI-Mekki'den rivayet etmiştir
İbn Mace
·Taharet ve Sünneti
·Hadis 450